2–16 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek olan 15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali, kuşkusuz son yılların en iyi festivallerinden. Son yıllarda jazza damgasını vurmuş, farklı projeleriyle kendinden sıklıkla söz ettiren, dünyaca ünlü birçok müzisyeni konuk edecek bu yaz İstanbul. Herbie Hancock’tan, Al Jarreau’ya, Dianne Reeves’den, Dee Dee Bridgewater, Stacey Kent, Raul Midon, Caetano Veloso, Carla Bley, Richard Galliano, Paolo Fresu, Yasmin Levy, Marcus Miller, Omara Portuondo ve Zakir Hussain’e onlarca isim Temmuz’da İstanbul’un dört bir yanında konserler verecek.

Festivalin başka bir önemli özelliği de, müzisyenlerin çoğunun festivale özel projelerle burada olacak olması. Örneğin Zakir Hussain’le birlikte sahne alacak Taksim Trio, ya da Nina Simone Tribute konserinde birlikte performans sergileyecek olan Dee Dee Bridgewater, Stacey Kent, Raul Midon, Sibel Köse ve Al Schackman, bizlere kendine has projeler sunacaklar. Herbie Hancock’u dinleyeceğimizi iki gece olacak; birinde Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde, bizlere Joni Mitchell şarkılarını yorumladığı ve Grammy ödüllü en son albümü “River: The Joni Letters” projesiyle seslenecek, diğer akşam ise Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda ise trio formatında performans sergileyecek. Birkaç yıl önce yine İstanbul Caz Festivali’nde izleme fırsatını bulduğumuz Marcus Miller, bu sefer farklı bir projeyle katılacak festivale. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde Carla Bley “The Lost Chords Find Paolo Fresu” projesiyle, kayıp akorları arayacak, belki de yüzlerce konsere ev sahipliği yapan Arkeoloji Müzesi bahçesi, yeni akorlar, yeni tınılar bulacak, şimdiye kadar hiç dinlemediği melodilere kulak verecek. Yasmin Levy’nin sesi, bir yaz gecesi yakamozların üzerinden karşı kıyılarda yansıyacak, Omara Portuondo bizi Küba’ya götürecek, Latin müziğiyle kanımız kaynayacak, İsmail Tunçbilek, Hüsnü Şenlendirici ve Aytaç Doğan’la sahne alan Zakir Hussain’i dinledikçe de, kendimizi müziğin ve ritmin büyüsüne kaptıracağız. Caetano Veloso, hüzünlü sesiyle gözlerimizi dolduracak, Tito Rodriguez Jr. ve Machiato Jr. ise hüznümüzü silip atacak, bir anda kendimizi dans ederken bulacağız. Ve daha birçok mekanda, onlarca müzisyen, onlarca konser verecek, İstanbul jazza doyacak. Şehrin dört bir yanı jazzla dolacak bu yıl, jazzın enerjisini, dinamikliğini, ruhunu, ateşini ve soğukluğunu tüm hücrelerimizde hissedeceğiz.

Lenny Kravitz’i de unutmamak lazım elbette. Kravitz, Caz Festivali’nin bitiminden yaklaşık iki hafta sonra, yine Uluslararası İstanbul Caz Festivali organizasyonuyla, Turkcell Kuruçeşme Arena’da, yeni albümünün turnesi kapsamında hayranlarıyla buluşacak.

15. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’ni, Türkiye’ye özgü, İstanbul’a özgü bir festival yapan en önemli faktör, bu sene birçok Türk müzisyenin sahne alacak olması. Sene içerisinde, Türkiye’de farklı festivallerde, konserlerde izleme fırsatı bulduğumuz, albümlerini alarak yeni projelerini dinlediğimiz, zaman zaman farklı kulüplerde canlı performanslarına denk geldiğimiz birçok Türk jazz müzisyeni, bu yıl Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nde sahne alacak, Avrupalı meslektaşlarıyla birlikte müzikseverlere çok keyifli anlar yaşatacak. Nardis Jazz Club’da, European Jazz Club konsepti altında dokuz konser gerçekleşecek; Avrupa’da yetenekleriyle ve yenilikçi bakışlarıyla adından söz ettiren müzisyenler, Türk topluluklarla birlikte sahne alacak. İşte gerçekten Türkiye’ye özgü, İstanbul’a özgü bir festival olacak bu yıl…

Jazz tarihine damgasını vuran, 20’nci yüzyılın müzik anlayışının akımı içerisinde, önemli mihenk taşları olan projeler gerçekleştiren ve günümüzün en iyi jazz piyanistlerinden ve bestecilerinden biri olan Herbie Hancock, bu yıl İstanbul Caz Festivali’nin onur konuğu olacak. Hancock, son albümüyle çok sevdiği dostu, müzisyen Joni Mitchell’ın eserlerini yorumladı ve Grammy koleksiyonuna bir Grammy ödülü daha kattı.

Herbie Hancock

Herbie Hancock

2 Temmuz akşamı Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde gerçekleşecek konserde, Herbie Hancock’a, onun gibi son derece deneyimli ve başarılı müzisyenler eşlik edecek. Davul üstadı Vinnie Colaiuta, bas virtüözü Dave Holland, jazz dünyasının yeni yıldızlarından trompetçi Chris Potter ve gitarist Lionel Loueke’nin yanı sıra, sıradışı sesleri ve yorumlarıyla dinleyicileri etkilemeyi başaran iki vokalist, Sonya Kitchell ve Amy Keys, Joni Michell’ı anlama ve anlatma yolculuğunda Herbie Hancock’un yanında olacaklar. Bizler de, bu büyük müzisyenin yaşamını, deneyimlerini ve müzikal yolculuğunu sizlerle paylaşmak, sizlere kendisini yakından tanıtmak istiyoruz.

Herbie Hancock, 1940 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Chicago eyaletinde dünyaya geldi. Birçok jazz piyanisti gibi, o da piyanoya ve müziğe Klasik Batı Müziğiyle birlikte adımını attı. 7 yaşında piyano dersleri almaya başlayan müzisyen, çok kısa zamanda yeteneğini kanıtladı. Henüz 11 yaşındayken Chicago Senfoni Orkestrası’yla Mozart’ın 5 Numaralı Piyano Konçertosu’nu sergilerken, heyecanı ve müziğe olan aşkı gözlerinden okunuyordu. Klasik müzik, küçük Hancock’u heyecanlandırmaktaydı, ama daha farklı duygular, daha farklı tınılar arıyordu.

İşte lise yıllarında Oscar Peterson ve George Shearing kayıtlarıyla buldu bu tınıları. Jazzla ilk karşılaşması bu olmamıştı belki, ama bu kayıtları deşifre etmesi, onları yeniden çalması, yeniden yorumlaması bir anda müzikal anlamda önünde ne kadar geniş bir derya olduğunu göstermişti Hancock’a. Bir süreçti aslında Hancock için bu; yeni armonik kalıplar duyuyor, onları deneyimliyordu:

Hi-Lo’s topluluğu benim için çok önemliydi. Onları duymaya başladığımda, kulağımın geliştiğini, bir şeyler duyduğumu anlıyordum ve çok sonra gençlik yıllarımdan kulağımda kalan o sesleri ve yapıları çok farklı eserlerimde kullandım. Onların yanı sıra, Bill Evans, Ravel ve Gil Evans da armoni algımın oluşmasındaki en önemli müzisyenlerdir. Çaldığım tüm armoni, bir bakıma onlardan, ya da onların esinlendiği kişilerden esinlenmiştir.

McCoy Tyner güçlü tuşesiyle ve swingiyle, Wynton Kelly ise melodi yapıları ve yeniliğe olan yatkınlığıyla, Hancock’u etkileyen iki piyanistti. Dönemin efsaneleri Miles Davis ve John Coltrane de kuşkusuz Hancock’un en çok etkilendiği müzisyenlerden ikisiydi.

Grinnell College’da mühendislik okumaya başlayan piyanist, iki yıl sonra hayatını müziğe adamaya karar verdi ve müzik okumaya başladı. Her ne kadar 1961 yılında mezun olmasına sadece bir ders kaldığında Grinnell College’dan ayrılıp Chicago’ya taşınsa da, okulu ona 1972 yılında şeref doktorası payesiyle onurlandırdı.

Chicago, en sakin dönemlerinde bile, jazz müzisyenlerinin uğrak şehri olmuş, jazz tarihi boyunca jazzın başkentlerinden biri olarak kalmıştır. İşte burada Donald Byrd ve Coleman Hawkins’le çalmaya başlayan Hancock, çok kısa sürede ismini duyurmayı başardı, iyi itibarı sayesinde Phil Woods’la da birlikte çaldı. 1962 yılında, henüz 22 yaşındayken Blue Note şirketinden Takin’ Off albümünü kaydetti. Müzisyenin ilk albümündeki birçok parça, onun gelecek vaat eden, yeniliklerden kaçınmayan; tam tersine yenilik arayışları içerisinde olan bir müzisyen olduğunu gösteriyordu ve belki de hayatının en önemli dönüm noktalarından biri olan karşılaşmalardan biri, bu albüm sayesinde gerçekleşti.

Herbie Hancock

Herbie Hancock

1963 yılında, Miles Davis’le birlikte uzun yıllardır çalan ritim seksiyonunun üyeleri Wynton Kelly, Paul Chambers ve Jimmy Cobb, ayrılarak farklı müzisyenlerle birlikte çalmaya başladılar. Bunun üzerine, Davis hemen yeni bir topluluk kurdu ve tenor saksafoncu George Coleman ve Ron Carter ile birlikte 1963 yılının ilkbaharında bir albüm kaydetmeye başladılar. İşte tam bu sırada Davis, Hancock’un Takin’ Off albümünü dinlemiş, onun tarzından son derece etkilenmişti. Henüz 17 yaşında olan davulcu Tony Williams aracılığıyla Hancock’la tanışan Miles Davis, bu iki müzisyeni iki hafta içerisinde topluluğuna kattı ve bu yeni ritim seksiyonuyla, yarıda kalan Seven Steps to Heaven albümünün kaydını tamamladılar.

Miles Davis’in, John Coltrane, Red Garland, Paul Chambers ve Philly Joe Jones’la birlikte oluşturduğu ilk büyük beşlisinin dağılmasından yaklaşık beş yıl sonra, yine çok iyi bir jenerasyon yakalamış, post-bop döneminin en iyi topluluklarından birini oluşturmuştu. Ritim seksiyonu son derece genç olan bu topluluk, son derece dinamik ve esnekti. George Coleman’ın yanı sıra, Sam Rivers da dönem dönem toplulukta çalıyordu. Ancak, o dönemde yine kendisi gibi genç olan Wayne Shorter’ın tenor saksafonuyla ekibe katılması, ekibin daha da gelişmesine ve çok iyi bir birliktelik oluşturmasına kolaylık sağladı.

Davis’in ikinci büyük beşlisinde bulunan Herbie Hancock, Davis’le birlikte çaldığı yıllar boyunca ondan çok şey öğrenecek, kendini geliştirmek ve yenilemek için fırsatlar yakalayacaktı. İşte burada, Hancock kendine has tonunu ve üslubunu tam olarak geliştirme fırsatını buldu. Armonik açıdan da çok gelişen müzisyen, sadece jazzda sıklıkla kullanılan akor dizilerini değil, hem klasik müzikte hem de jazzda pek nadir olarak başvurulan akor dizilerine de yer verdi. Williams ve Carter’la birlikte, mevcut melodilerin ve armonilerin üzerine karmaşık bir ağ örerler, beklenmedik armonik ve ritmik yapılar kullanırlardı. Beboptaki akor tabanlı yaklaşımın dışına çıkmışlar, modal bir yaklaşım benimsemişlerdi. Sağlam bir emprovizasyon kültürü oluşturmuşlardı ve tüm bunların yanında Miles Davis’in rahatça ve özgürce ifadelerini yansıtabilmesi için çok iyi bir altyapı oluşturuyorlardı.

Herbie Hancock, Miles Davis’in topluluğunda çalışmalarına devam ederken, Blue Note şirketiyle ilişkileri de gelişmişti. 1964 yılında Empyrean Isles ve 1965 yılında, daha sonra bir standart haline gelen Maiden Voygae albümlerini kaydeden müzisyen, bu sürede tanıştığı ve bir kısmıyla da yakın dost olduğu müzisyenler Wayne Shorter, Tony Williams, Bobby Hutcherson, Sam Rivers, Donald Byrd, Kenny Dorham, Lee Morgan ve Freddie Hubbard’la da kayıtlar gerçekleştirdi. Özellikle kaydettiği bu iki albüm, bir anda 1960’ların en etkileyici ve ilham verici kayıtlarından ikisi haline geldi. Ron Carter, Tony Williams, Freddie Hubbard ile birlikte kaydettikleri Empryean Isles albümünde bulunan Cantaloupe Island ve bu ekibe George Coleman’ın da eklenmesiyle kaydedilen Maiden Voyage albümündeki Maiden Voyage eseri, yıllar boyunca farklı toplulukların defalarca yorumladığı jazz standartları oldu. Bu iki albüm, post-bop üslubunun en iyi yansıtan kayıtlardandı.

Herbie Hancock

Herbie Hancock

Hancock’un, daha geniş ekiplerle kaydettiği My Point of View (1963), Speak Like a Child (1968) ve The Prisoner (1969) albümleriyse, Maiden Voyage ve Empyrean Isles kadar vurucu değildi, ancak onlar da yine çok iyi ve olumlu olarak değerlendirilen albümlerdi. Hancock’un emprovizasyona verdiği önem ve emprovizasyondan aldığı keyif, onun 1963 yılında Paul Chambers ve iki Latin perküsyoncu, Willie Bobo ve Osvaldo Martinez’le, neredeyse tamamı emprovizasyondan oluşan Inventions and Dimensions albümünü kaydetmesini sağladı.

Herbie Hancock, Miles Davis beşlisinde 1968 yılına kadar çıkarılan E.S.P (1965), Miles Smiles (1966), Sorcerer (1967), Nefertiti (1967), Miles in the Sky (1968) ve Filles de Kilimanjaro (1968) albümlerinde yer aldı. Topluluk, bu albümlerinde hem Miles Davis’in, hem de topluluğun diğer üyelerinin bestelerine yer verdi. Beşlinin, freebop olarak da adlandırılan emprovizasyon yaklaşımı, tüm bu albümlerde netlikle izlenebilmekteydi. Wayne Shorter’ın birçok bestesinin bulunduğu Nefertiti albümü, özellikle bu anlayışı çok yalın bir şekilde yansıtıyordu.

Davis beşlisi, zamanla akustik müziğe elektronik öğeler katmaya başladı, hatta bazı parçalarında akustik piyano yerine Fender Rhodes’a veya akustik bas yerine elektrik basa yer verdiler. Miles Davis tarafından geliştirilen ve tamamen yeni bir akım olarak ortaya çıkan fusionun ilk örneklerini işte bu ekip ortaya çıkardı. 1968 yılında kaydettikleri Filles de Kilimanjaro albümünün ilk yarısının tamamlanmasının ardından, Hancock ve Carter, topluluktan ayrılma kararı verdiler. Hancock, bu tarihten itibaren kendi liderliğini yürüttüğü çalışmalara daha da ağırlık verirken, toplulukta bu müzisyenlerin yerini Chick Corea ve Dave Holland aldı Miles Davis beşlisi yine çok güçlü bir şekilde çalışmalarına devam etti.

Hancock, yoluna kendi altılısını kurarak devam etti, ancak ileriki yıllarda Davis’in albümlerine katkıda bulunmayı sürdürecekti. Fusion öğelerinin yoğunlukla gözlemlendiği, artık yeni bir akımın yönlendiricisi olan In A Silent Way (1969), A Tribute to Jack Johnson (1970) ve On the Corner (1972) albümlerindeki bazı parçalarda Hancock’un piyanosundan tınılar duyabilmek mümkündür.

Hancock, Davis beşlisinde bulunduğu süre içerisinde, özellikle Miles Davis’in telkinleriyle birlikte, elektrikli aletler de kullanmaya başlamıştı. Özellikle Fender Rhodes’a karşı olan ilgisini gizlemeyen müzisyen, kısa süre içerisinde hem bu enstrümanı, hem de diğer elektrikli piyanoları ne kadar büyük bir uzmanlıkla çalabileceğini gösterdi. Tabi bu da, Hancock’un ileriki yıllarda gerçekleştirdiği elektrik denemeler ve günceli takip etmesini kolaylaştıran değerlerinden biriydi.

Herbie Hancock

Herbie Hancock

1960’larda post-bop ve freebop stillerinin en iyi yorumlayıcılarından olan Hancock, Davis’ten de aldığı vizyon ve ilhamla birlikte, 1970’lerde elektronik müzik çalışmalarına ağırlık verdi, hatta neredeyse tüm albümlerinde elektronik yapılar ve fusion öğelerine rastlamak mümkündü. Davis’in 1969 yılında kaydettiği ve 1970 yılında yayınlanan Bitches Brew albümü, zaten bu devrin başlangıcını açıkça müjdelemişti. 1969 yılında Blue Note’tan ayrılarak, Warner Bros. Studios ile anlaşan Hancock’un müzik tarzındaki değişikliğin sinyalleri daha bu geçişten de anlaşılıyordu. Jazz dünyasının en prestijli müzik prodüksiyon şirketlerinden birinden ayrılarak, tamamen yeni bir yolda denemeler yapmaya başlayan Hancock için, bu onun arayışların ne ilkiydi, ne de sonuncusu.

Gelişen müzik teknolojileri ve üretilen elektrikli müzik aletlerinin büyüsüne kapılan Hancock, kendisiyle aynı vizyona sahip, araştırmacı ve maceraperest bir ekip kurdu. Başta Buster Williams, davulda Billy Hart ve üflemelilerde Eddie Henderson, Julian Priester ve Bennie Maupin’den oluşan topluluktaki en önemli rollerden biri, müzikal programlama konusunda uzman olan Dr. Patrick Gleeson’a aitti. Gleeson, hem mixing işlerini, hem de müzikal programlamayı gerçekleştiriyordu.

Gleeson, toplulukta şimdiye kadar hiç kullanılmayan enstrümanları kullanıyordu. Moog ve Arp synthesizerlar, analog ve modüler cihazlar, jazzda şimdiye kadar hiç duyulmayan seslerin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Belki, çağın modern klasik müzik eserlerinde ve özellikle de John Cage gibi bestecilerde, çok farklı ve bazen de absürd olarak nitelendirilebilecek aletler ve sesler bulunuyordu. Ancak, Gleeson’ın varlığıyla birlikte Hancock altılısı (artık yedili olmuştu tabi) müzik ve jazz dünyası için büyük bir yenilik oluşturuyordu.

Ekip, 1971 yılında Mwandishi, 1972 yılında Crossings ve 1973 yılında da Sextant albümlerini kaydetti. Özellikle Crossings ve Sextant albümlerinde bulunan sesler içerisinde, hem alışık olduğumuz ses aralıklarına aykırı, hem de birtakım dünya dışı tınılar mevcuttu. Her ne kadar Hancock ve Davis, yeni müzik bestecisi Karlheinz Stockhausen’den birçok anlamda etkilenmiş olsalar da, Hancock’ın müziğinde Stockhausen’in tınılarını ve vurgularını gerçekleştirmek, ancak Dr. Gleeson’ın maharetiyle mümkündü. Gleeson, ilk kez bir jazz albümünde synthesizer çalan müzisyenlerden biriydi. Zaten o yıl içerisinde, bu tarzda kaydedilen sadece bir avuç albüm bulunuyordu.

Herbie Hancock

Herbie Hancock

Crossings’te synthesizer, tek başına bir müzikal enstrüman olarak değil, bir anlamda atmosferi yaratan ve doğaçlamaları bir araya getiren bir araç olarak kullanılıyordu. Tabi ki bu, Gleeson’ın güncel klasik müzikten ve yeni müzikten aldığı esinlemelerle ortaya çıkan bir teknik olarak da görülebilir. Ancak, Crossings’ten sonraki albümlerde, Hancock’un da synthesizerları çalmasıyla birlikte, artık synthesizer, diğer enstrümanlar gibi melodik bir şekilde kullanılmaya başlandı.

Tabi ki jazza bu soundları eklemek ve birleştirmek hem Gleeson, hem de Hancock için kolay olmadı. Crossings, başta Downbeat olmak üzere birçok yayın ve eleştirmen tarafından ağır bir şekilde eleştirildi, çıkan seslerle ilgili türlü türlü yorumlar yapıldı. Ancak Sextant, bu olumsuz görüşlerin birer birer olumlu yönde değişmesini, Gleeson ve Hancock’un getirdiği yeniliklerin ve taşıdıkları cesaretin takdir edilmesini sağladı. Hatta 1973 yılında Gleeson Downbeat Dergisi tarafından yılın en iyi yeni jazz sanatçısı adayı olarak gösterildi. Birkaç yıl sonra da Downbeat Dergisi’nin kapağında yer alan Dr. Gleeson, jazz içerisinde kullanılan elektronik sesler konusunda bir deha olarak tanıtılıyordu. Zaten o noktada da, funk ve jazz’da synthesizerlar ve türevleri daha yoğun olarak kullanılmaya, jazz dinleyicileri de onları kabullenmeye başlamıştı.

Cesurca gerçekleştirdiği bu çalışmalar, Hancock’un arayışını durdurmamış, aksine sadece yeni alanlara girmesi için onu teşvik etmişti adeta. Artık, bu kadar deneysel bir müzik yapmak yerine, ayakları daha yere basan, belki de çağın popüler müziğine daha yakın bir üslup geliştirmek istedi ve daha funky çalışmalar oluşturdu. Tabi bunun başka bir sebebi de, önceki üç albümünün satış rakamlarının istenen noktalara ulaşmaması ve hem dinleyicileri, hem de jazz eleştirmenleri tarafından çok da olumlu karşılanmamasıydı. 20. yüzyılda modern müziği benimseyen birçok besteci ve yorumcu gibi, Hancock da birçok insanın avant-garde müziği anlamamasından yakınıyordu. Ve sonunda, kendisinin de çok sevdiği bir tür olan funk yapmaya karar verdi.

Paul Jackson, Bill Summers, Harvey Mason ve Herbie Hancock’tan oluşan The Headhunters topluluğu, 1973 yılında yine aynı adı taşıyan albümü yayınladı. Albüm, her ne kadar jazz eleştirmenleri tarafından göklere çıkarılmasa da, dinleyicilerin büyük beğenisiyle karşılaştı; hatta jazz dinleyicilerinin yanı sıra pop dinleyicilerine de ulaşarak büyük gelir elde etti. Aslında, bu albümdeki müzik yapısını sadece funk, pop, jazz ya da hip-hop olarak değerlendirmek çok da doğru olmaz. Özellikle müzisyenlerin farklı geçmişleri ve güçlü müzik anlayışlarından ötürü, funktan ya da poptan çok daha derin olan, ancak aynı zamanda gereksiz karmaşıklığa mahal vermeyen ve yalın kalmayı başaran bir albümdü The Headhunters.

The Headhunters topluluğu, 1974 yılında da Thrust albümün kaydetti. Daha sonra Hancock olmadan yoluna aynı isimle devam eden grup, başka albümler de çıkardı, ancak bu albümlerin hiçbiri ilk albümleri kadar başarılı olmadı. Aynı zamanda, Hancock daha da geniş kitlelere yönelik çalışmalar gerçekleştiriyordu. Bu çalışmaların en büyük örnekleri de, Man-Child (1975) ve Secrets (1976) albümleriydi. Bu albümler, sanki Hancock’ın bir sonraki on yıllık süre içerisinde gerçekleştireceği çalışmaları önceden haber verir nitelikteydi.

Hancock, 1970’lerin sonuyla 1980’lerin başında, Miles Davis beşlisinde birlikte çaldığı arkadaşlarıyla tekrar bir araya gelip, turneye çıktı. Ancak, bu sefer toplulukta Miles Davis yerine Freddie Hubbard vardı. Hatta bir ara Miles Davis’in tekrar topluluğa katılacağı ve konserlerde yer alacağı söylentisi ortaya çıktı, ancak Davis hiçbir zaman tekrar bu topluluğa katılmadı. VSOP dörtlüsü, 1976 ve 1977 yıllarında VSOP ve VSOP: The Quintet adlı iki albüm kaydetti.

Herbie Hancock

Herbie Hancock

Herbie Hancock’un 1978 yılında, kendisinden daha sonra Miles Davis’in beşlisinde yer alan Chick Corea’yla kaydettiği düet albüm, özellikle jazz piyanistleri için dinlemesi gerçekten çok zevkli bir albümdü. Aynı yıl içerisinde bu sefer The Piano adlı solo bir albüm kaydetti Hancock.

Müzisyen, 1980’lerin başında ve neredeyse tamamında, daha mainstream işler yaptı, popüler müziğe daha yakın kayıtlar gerçekleştirdi. Hatta disko ve popüler müzik adına çıkardığı albümler, çok olumsuz eleştirilere maruz kaldı. Bu yıllarda kaydettiği albümlerde, şarkı bile söylüyordu. Sunlight (1978), Feets, Don’t Fail Me Now (1979), Monster (1980), Magic Windows (1981) ve Lite Me Up (1982), bu dönemde Hancock’ın kaydettiği albümlerden bazılarıydı. Tabi bu dönemde müzik pazarında, Hancock gibi popüler müzik yapan, ya da pop-jazz albümleri çıkaran birçok jazz müzisyeni de vardı, tıpkı Freddie Hubbard gibi. Hancock’ın belki de bu dönemde kaydettiği en iyi albüm 1980 yılındaki Mr. Hands idi. Özellikle Herbie Hancock hayranları tarafından en çok beğenilen bu albümde, nihayet vokal yoktu ve hatta bir parçada elektrik basçı Jaco Pastorius bile vardı. Ancak bu albümde de bir konsept eksikliği göze çarpıyordu. Bir disko şarkısının yanında, Latin-jazz parçası, onunla birlikte de Hancock’ın denemeler yaptığı ve türler dışına çıkan bir elektronik parça da bulunuyordu.

Hancock’ın müzikal dehası, aslında tam da bu dönemde popüler ve kendi janrının çok dışında albümler kaydederken ve prodüktörlüğünü üstlenirken, aynı zamanda çok renkli ve başarılı akustik jazz çalışmalarına imza atmasıyla gözlemlenebilir . Herbie Hancock Trio olarak eski dostlar Tony Williams ve Ron Carter’la turneye çıkan, Wynton Marsalis’le albüm kaydeden müzisyen, bir yandan da film müzikleri besteliyordu. Hatta Grammy kazanan Rockit adlı singleının, Godley ve Creme tarafından yönetilen müzik videosu, MTV tarafından yılın müzik videosu olarak seçildi. Tüm bunların yanında, elektronik müzik denemelerini de bir kenara bırakmayan müzisyen, Bill Laswell’in yapımcılığında Future Shock (1983), Sound-System (1984) ve Perfect Machine (1988) albümlerini kaydetti. Ancak sanatçının bu albümleri, daha önceki pop albümlerinden bile daha fazla eleştiriye maruz kaldı.

1986 yılında ünlü film ‘Round Midnight’ta da oynayan ve aynı zamanda filmin müziklerini de hazırlayan sanatçı, bu çalışmasıyla da En İyi Film Müziği dalında Oscar ödülünü kazandı. 1980’li yıllarda, film müziği çalışmalarının yanı sıra reklam müziği de yapan müzisyen, bestelediği birçok ünlü eserini (bunlardan biri de Maiden Voyage idi) bu jinglelarda kullandı.

Herbie Hancock Future 2 Future

Herbie Hancock Future 2 Future

Hancock, 1991 yılında Miles Davis’in ölümüyle büyük bir üzüntü yaşadı. Ron Carter, Tony Williams, Wayne Shorter ve Wallace Roney ile A Tribute to Miles albümünü kaydettiler ve bu albümle, En İyi Grup Performansı dalında Grammy Ödülü’nü kazandılar. Jack DeJohnette, Dave Holland ve Pat Metheny’le 1990 yılında turneye çıkan sanatçı, bu toplulukla birlikte 1990 yılındaki Montreux Jazz Festivali’nde efsanevi bir performans sergiledi.

1990’lı yıllarda, Hancock bir anlamda özüne dönüş sergiledi ve jazza daha yakın projeler gerçekleştirdi. 1994 yılında yayınlanan Dis Is Da Drum albümü onun acid jazza olan ilgisini sergilerken, The New Standard albümüyle, jazzdaki standartlar konseptini yeniden ele aldı. John Scofield, Jack DeJohnette ve Michael Brecker’la birlikte, Nirvana’dan Steve Wonder’a, Prince’ten Peter Gabriel’e kadar birçok popüler şarkıyı jazz üslubu içerisinde yorumladılar. Zaten yüzyılın başında çalınan jazz standartları da, o günlerin popüler müzik eserleri değil miydi?

Wayne Shorter’la birlikte 1997 yılında kaydettikleri düet albüm 1+1 de başarılıydı ve bu sefer de bu albümdeki Aung San Suu Kyi parçasıyla En İyi Enstrümantal Beste dalında Grammy Ödülü’nü kazandılar. Hancock’ın 1998 yılında kaydettiği ve Stevie Wonder, Joni Michell ve Wayne Shorter gibi, jazz dünyasının içinde yer alan onlarca büyük ismi konuk ettiği Gershwin’s World albümü de son derece başarılıydı. Bu albüm, Hancock’ın müzikal olgunluk çağında, yüzlerce farklı müzisyenin yüzlerce, belki de binlerce kez yorumladığı George ve Ira Gershwin bestelerini nasıl kendine özgü bir üslupla ve nasıl kendine özgü bir vizyonla yorumlayabildiğini gösteriyordu. Hatta bu albümdeki St. Louis Blues parçasıyla, Hancock 1998 yılında En İyi Jazz Düzenlemesi dalında ödül aldı.

Hancock’ın yine tüm müzikal geçmişini bir potada eritmeyi başardığı, çok ön plana çıkmadığı ancak yine de başarılı olan albümü Future2Future, daha önceki denemelerinde çok da büyük bir başarı elde edemeyen Bill Laswell yapımcılığında ortaya çıktı. Ayrıca, Michael Brecker ve Roy Hargrove ile birlikte, 2001 yılında bu sefer Miles Davis ile birlikte John Coltrane’e de atıfta bulundukları Directions in Music: Live at Massey Hall albümünü canlı olarak Toronto’da kaydettiler. Hatta 2002 yılında 9. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nde de Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde bu projeyi dinleme ve izleme imkanı bulmuştuk. Topluluktaki müzisyenler, hem bireysel olarak, hem de bütünsel olarak çok iyi bir performans sergilemişlerdi.

2005 yılında, Hancock bu sefer farklı müzisyenlerle ikili kayıtlar gerçekleştirdiği Possibilities albümünü yayınladı. Carlos Santana, Paul Simon, Annie Lennox, John Mayer, Christina Aguilera ve Sting gibi isimlerle düetler gerçekleştiren müzisyen bu sefer iki dalda Grammy Ödülü’ne aday gösterildi, ancak iki ödülü de alamadı.

2005 yılında, yetenekli gitarist Lionel Loueke’nin de dahil olduğu bir dörtlüyle Avrupa’da turneye çıkan müzisyen, bu turne süresince, jazz’dan Afrika müziğine kadar olan geniş bir yelpazede eserler icra etti. The Headhunters topluluğunun tekrar bir araya gelip konserler vermesi de bu yıla denk geldi. Ancak topluluğa Marcus Miller, Terri Lyne Carrington, Lionel Loueke ve John Mayer gibi müzisyenler de eklenmişti. Bu sefer, çok daha dinamik, çok daha renkli konserler verdiler.

Herbie Hancock River, The Joni Letters

Herbie Hancock River, The Joni Letters

Ve geliyoruz 2007 yılına. Uzun yıllardır yakın dost olan ve birlikte müzik yapma imkanı da bulduğu Joni Mitchell’a ithafen bir albüm yayınladı Hancock; River: The Joni Letters. Joni Mitchell’ın yanı sıra, Norah Jones, Tina Turner, Corinne Bailey Rae ve Leonard Cohen’in de farklı parçalarda yer aldığı bu albüm, Hancock’ın çizgisi içerisinde gerçekleştirdiği başarılı işlerden biriydi. Herbie Hancock, River: The Joni Letters albümüyle, 2008 yılında En İyi Albüm ve En İyi Modern Jazz Albümü kategorilerinde Grammy Ödülü’nü kazandı.

Herbie Hancock, müzik yaşamı içerisinde onlarca ödül aldı, kendi ismi altında toplam 51 albüm kaydetti. 2008 yılında Yılın En İyi Albümü dalında aldığı Grammy’nin dışında toplam 11 ödülü daha var. Grammy’lerin ve Oscar ödülünün yanı sıra, çok farklı kurumdan onlarca farklı ödül de alan müzisyen, tüm bu müzikal anlamdaki başarılarına rağmen hala son derece alçakgönüllü bir kişiliğe sahiptir.

Bu yıl, TIME Dergisi’nin, dünyaya yön veren 100 kişiyi sıraladığı listede yer alan Hancock’la ilgili Joni Mitchell ve Wayne Shorter, Hancock’ı işte şöyle tasvir ediyor:

Herbie Hancock 11 yaşında klasik müzik çalıyordu. Yıllar geçti, çalışmalarını sürdürdü ve tam olarak 68 yaşındayken En İyi Albüm dalında Grammy Ödülü’nü kazandı. Bu eğer açıksanız, herkesle rahatlıkla iletişim kurabileceğiniz anlamına geliyor. Herbie’yi anlatmak için bir kelime kullanmamız gerekiyorsa, o da onun “açık bir insan” olduğudur.

Müzikal anlamda, hala bir çocuk ruhuna ve doğasına sahiptir. Hala müziğin ruhunda olanları arar ve hepimizin içinde olduğunu yakalar. Birlikte çaldığı insanlara karşı çok açıktır, hiçbir zaman büyük isimlerden rahatsız olmaz ya da topluluğunda çaldığı birisi yeteri kadar iyi değil diye canını sıkmaz. Ayrıca, tutarlıdır, hayatında kimsenin kalbini kırmamıştır.

Herbie’nin açık oluşu, onu korkusuz kılar. Piyanoyu, sanki bir orkestraymış gibi çalar ve hiçbir zaman “bunu yapamam” ya da “bunu yapmayacağım” demez. Piyano, onun için bir palettir, ve hiçbir zaman anlaşılmak ihtiyacını duymaz. Hatta jazz piyanistleri onun popüler müziğe kaydığını gördüklerinde ve buna karşı çıktıklarında, kolaylıkla onları ikna edebilmişti, çünkü çok Herbie, sıcakkanlı bir insandır. Ne zaman Herbie’yle bir araya gelsek her zaman ortaya bir şeyler çıkarırız: Herbie hevesli bir kişidir ve keyifli sohbetleri çok sever.

Hancock, tıpkı Miles Davis gibi günceli takip eden, yeniliklerden çekinmeyen; dinleyicilerin nabzını tutan, hatta zaman zaman müziği onların isteklerine ya da muhtemel isteklerine göre yönlendirebilen bir müzisyen. Hancock, günceli takip etmenin ötesinde, müzikte yeni çığırlar açan ve yaratılarıyla peşinden birçok farklı müzisyeni getiren bir isim oldu.

45 yılı aşkın bir süredir jazz dünyasının içinde olan, müziğin gelişimini yönlendirenlerden biri olan piyanist ve besteci Herbie Hancock, işte bu son projesiyle konuk olacak İstanbul Caz Festivali’ne. Elbette, Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ndeki konserin yanı sıra, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleşecek olan akustik trio konseri de, son derece keyifli olacak. Tüm müzikal tecrübelerini ve geçmişini, olgunlukla eritmeyi başaran, özellikle 1970’lerden sonra birçok genç jazz müzisyenine ve piyanistine esin kaynağı olan müzisyenden, ismine yakışan, son derece etkileyici performanslar izleyeceğimize eminiz.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Nisan 2008 tarihli 50. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar