Niels-Henning Orsted Pedersen…Jazz çevrelerince bilinen adıyla; NHOP…

Henüz iki yıl önce aramızdan ayrılan müzisyen, aslında akustik bası jazz içerisinde farklı bir noktaya taşıyan sanatçılardan biri. Bir eşlik ve ritm enstrümanı olmaktan çıkıp, kontr melodiler çalan, hatta zaman zaman solist enstrüman olan kontrbasın bu gelişimi, hem Pedersen’in kariyerinin oluşması açısından önem taşımaktadır, hem de Pedersen kendi stiliyle bu gelişime yenilik ve renk katmıştır. Döneminin en yetenekli müzisyenlerinden biri olan NOHP, eşine az bulunur bir tekniğe ve melodik anlayışa sahipti. Bir gitarist gibi, elinin bütün enstrümanının tellerini çekerken sağ ellerinin dört parmağını birden kullanırdı; bu sayede de bas üzerinde yüksek bir hakimiyete sahipti.

NHOP

NHOP

Gerçekleştirdiği eşliklerde de, soloları ve önde olduğu projeler kadar başarılı olan Pedersen, bu alanda gerçekten birlikte çalması son derece zor ve aynı zamanda kendisi de çok zorlayıcı bir müzisyen olan Oscar Peterson’la harika bir uyum sergiliyordu.

Müzik kariyeri boyunca çok iyi müzisyenlerle birlikte çalma fırsatını yakalayan Pedersen, 1946 yılında Danimarka’nın Osted kentinde dünyaya geldi. Babasının kilise orgu çalmasından ötürü öncelikle piyano çalmaya başlayan müzisyen, 13 yaşında ise akustik bas çalmaya başladı. Kopenhag’da bulunan Montrmartre Jazzhaus’ta ilk konserini verdiğinde sadece 15 yaşındaydı. Birkaç yıl sonra da yine burada çok ünlü müzisyenlerle çalışacak; hatta üstün yeteneği sayesinde henüz 16 yaşındayken Count Basie Orkestrası’na davet edilecekti.

Orsted Pedersen, gelişmiş melodik yeteneği, ruhu, dinleyebilme yeteneğinin yanı sıra, zengin ve kendine has tınısıyla çok iyi bir müzisyen olduğunu çok genç yaşlarda kanıtlamıştı. Ancak bunların yanı sıra, akor değişimlerini dinlemesi, güçlü swing’i ve yeniliklere açıklığıyla birlikte, klasik jazz çalmanın yanı sıra Archie Shepp ve Albert Ayler gibi, dönemin daha liberal, daha modern müzisyenlerine de eşlik etmekteydi.

Pedersen, aktif bir şekilde müzik hayatını sürdürdüğü yıllar boyunca, Avrupa jazz arenasında yer alan Tete Montoliu, Palle Mikkelborg, Allan Botschinsky, Maria Joao, Philip Catherine, Ulf Wakenius, Michel Petrucciani ve Kenneth Knudsen gibi önemli isimlerle düzenli olarak çalışmalar yürüttü, 1960’lardan 1980’lerin sonuna kadar 400’e yakın albümün kayıtlarında yer aldı.

Niels-Henning Orsted Pedersen’in çalışmaları ve özellikle This Is All I Ask adlı albümüyle ilgili 1998 yılında gerçekleştirilen röportajı sizlere sunarken, Pedersen’i bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Yeni albümünüzün adı This Is All I Ask (Tek İstediğim Bu). Albümünüzde yer alan Oscar Peterson, Monica Zetterlund ve Phil Woods’u içeren güçlü kadroya baktığımda, gerçekten de daha fazlasını isteyebileceğinizi düşünemiyorum – Gerçekten çok çok iyi müzisyenlerle çalışmışsınız! Lütfen bana bu müzisyenleri seçmenizin sebeplerini anlatınız.

Oscar Peteron, Monica Zetterlund ve Phil Woods gibi farklı müzisyenleri seçmemin sebebi aslında çok basit. Onlarla, hayatım boyunca zaman zaman birlikte çaldım ve onlar gerçekten de olağanüstü insanlar ve müzisyenler; hepsi de kendine has kişiliklere sahip. Oscar Peterson’la çaldığım parçayı, yıllar önce başka bir arkadaşımla çalıyordum. Bu parçayı tekrar albüme koymaya karar verdiğimde, Oscar’la çalarsam nasıl olur diye düşündüm. Bence günümüzde, en iyi tuşesi olan, piyanodan en iyi sound’u yakalayan müzisyen Oscar; ve bu parça da bunu kanıtlar nitelikte. Monica Zetterlund’a gelirsek de; bence çok iyi müzisyenlerle birlikte çalıştığınız zaman, ortamda fark edilir bir sihir oluşuyor. Monica da, benim için kesinlikle büyülü. Onu, Bill Evans’la bir albüm kaydettiği zamandan hatırlıyorum ve kendi albümümde de bu büyüyü yaratmak istedim Monica sayesinde. Phil Woods’la ilk çalışmamız 1960’ların sonunda birlikte bir big band için yapmış olduğumuz kayda uzanıyor. Onunla da, bu albümün adını taşıyan This Is All I Ask şarkısını kaydettik. Onun benim üzerimde bıraktığı etkiyi de hiçbir zaman unutamam; sound’u, müzikteki olgunluğu ve kendini, kimsenin yapamadığı gibi dışavurabilmesi onu bu albümdeki değerli müzisyenlerden biri haline getirdi.

NHOP

NHOP

Oscar Peterson’la hayatınız boyunca çok yakın çalıştınız. Peterson, sizin kariyerinizi ne şekilde etkiledi?

Oscar Peterson’la uzun süren bir ortaklığım olduğu doğru. Uzun yıllar boyunca hep birlikte çaldık. Onun benim kariyerim üzerindeki etkisi de aslında son derece pragmatik. Çünkü, sosyal demokrat bir ülkede, Danimarka’da doğan birisi olarak, yaşamda ilk farkına vardığım sosyal öğe ‘bize bakıldığı’ydı. Bu aslında bir anlamda iyi bir şey, bütün hayata sirayet edebiliyor, kendinizi rahat hissedebiliyorsunuz. Yaşama dört elle sarılmanıza gerek kalmıyor, çünkü garantide olduğunuzu biliyorsunuz. Ancak bazen de, her zaman kendimizin yapabildiğinin en iyisini yapmamızı, hatta çalabildiğimizin en iyisini çalmamızı engelleyebiliyor. Oscar’la tanıştığımda ise fark ettim ki, Oscar kendi en iyisini çalmamak için hiçbir mazeret kabul etmiyordu. Birlikte çalmaya başladığımızda henüz 25 yaşındaydım; Oscar’ın bana öğrettiği en önemli ve en gerçek ders de buydu; her zaman kendi performansımın üzerine çıkmaya çalışmak, kendi yapabildiğimin en iyisini, hatta daha fazlasını yapmak…

NHOP

NHOP

Bu trionuzla birlikte dünya çapında bir ün kazanmadan önce Sony Rollins, Ben Webster, Bill Evans ve Dexter Gordon gibi çok büyük yıldız sanatçılarla çalıştınız. Bu bir nevi sizin için ‘okul’ gibi değil miydi?

Evet, aslında benim uluslararası müzik kariyerim, Oscar’ın triosuna katıldığımdan daha da erken bir zamanda başladı. 1965 yılında Newport Festivali’nde Sonny Rollins ve Alan Dowson’la birlikte çaldım; hatta daha sonra Alan Dowson’la beraber Bill Evans ve Lee Konitz’e eşlik ettik. Ayrıca, aynı dönemlerde Danimarka’da son derece aktif bir jazz ortamı bulunuyordu. Genellikle, Club Monmartre’da neredeyse herkesle birlikte çalma fırsatını yaşıyorduk; Dexter Gordon, Kenny Drew, Ben Webster, Don Byas, Freddie Hubbard, Wayne Shorter, Scott Smith…

Siz daha 16 yaşındayken, yeteneğinizle ilgili söylentiler Count Basie’ye kadar ulaşmıştı ki o da o zamanlar sizi kendi orkestrasına davet etti. Bu nasıl oldu, biraz anlatabilir misiniz?

Count Basie’den bir teklif aldığım doğru, ancak o zaman 16 değil, 17 yaşındaydım. Bunun en büyük sebebi İsveç’te yer aldığım bir konserdi ve aynı festivalde Basie de kendi topluluğuyla birlikte oradaydı. Quincy beni çağırdı ve beni Basie’nin topluluğuna katılmam için davet etti. Ben de bu görüşmenin ardından Basie’yle buluştum ve o da bana bu teklifi yineledi. Ben bu fırsata son derece sıcak baktım ve hemen ailemle paylaştım. Ancak kararı ben vermedim, karar benim için verilmiş oldu. 18 yaşımdan küçük olduğum için Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışma izni alamadım. Bir sonraki yıl tekrar aynı teklifi aldım, ancak bu sefer de Amerika, Vietnam Savaşı’ndaydı ve o sıralarda ABD’de sürekli oturma izni alırsam bu yaşta askere çağrılabileceğimi belirttiler. Bütün bu sebeplerden ötürü de Count Basie’nin topluluğuna katılma fırsatını yakalayamamış oldum.

“In The Deep Stillness of The Forest” bu albümün en iyi parçalarından biri kesinlikle. Bu şarkının hikayesi nedir – anladığım kadarıyla bu bir Danimarka halk şarkısı…

Evet bu bir Danimarka halk şarkısı. Bu şarkıyı seçmemin en büyük sebebi de benim çocukluğumun böyle bir ortamda geçmiş olması. Yöresel kültürlere özel önem veren bir lisede okudum, sabahtan ve öğleden sonra ve bulabildiğimiz her fırsatta halk şarkıları söylüyorduk. Bu bir gelenek haline gelmişti. Ayrıca, bu şarkının birkaç yıl önce aramızdan ayrılan bir arkadaşımın, Kenny Drew’un anısına olduğunu da söyleyebilirim. Onunla bu şarkıyı sanırım 1972 yılında kaydetmiştik. Bu şarkı özellikle Japonya’da çok beğenildi, ama her şeyin ötesinde ben de bu şarkıyı çok güzel buluyorum.

Müzikal cümleleriniz için ve kendinize has tınınız için çok iyi yorumlar almaktasınız. Afro-Amerikan etkileşiminin yanı sıra, müzisyenliğiniz ve sound’unuzu etkileyen en önemli etkinin Kuzey Avrupa mirası olduğunu söyleyebilir misiniz?

Aslında ben de Kuzey Avrupalı olduğum için, bazı insanlar benim sound’umun Kuzey Avrupalı olduğunu söyleyebilir. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse bunun tam olarak ne demek olduğunu henüz anlayamadım. Eğer bu, benim çocukluğumun ve yaşantımın müziğime yansıması anlamına geliyorsa, o zaman kesinlikle Kuzey Avrupalıyım, kesinlikle Danimarkalıyım. Aslında kendimi hiçbir zaman bir kontrbasçı olarak görmedim; kendimi bir müzisyen olarak gördüm, sadece bas çalıyordum. Eğer benim tınımda ya da phrasing’imde bir farklılık varsa, bu benim bir basçı gibi değil, bir müzisyen gibi düşünmemden ve enstrümanımı bu şekilde çalmamdan kaynaklanıyor olabilir.

Harika performanslarınızın yanı sıra, trionuz da çok güçlü bir şekilde çalıyor. Bazen gitarist Ulf Wakenius’la aranızda bir telepatik bağlantı olduğunu bile düşünebiliyoruz. Ne zamandır bu trioyla birlikte çalıyorsunuz?

Bu trioyu, güçlü bir birliktelik olarak gördüğünüze ve aramızda bir telepati olduğunu duyabilmenize sevindim. Aslında bu, bilebileceğiniz bir şey değil. Ulf’la ilk kez birlikte çalışmaya başladığımızda, böyle bir şey olduğunu bilmiyordum. Ama hemen birçok konuda ortak görüşlere sahip olduğumuzu, müzikal anlamda birbirimizi anlamak için birbirimize bir şey söylememizin gerekli olmadığını anladım. Bu durum, yıllar geçtikçe benim için daha da belirgin bir hale geldi ve yaklaşık 10 yıldır birlikte çalıyoruz.

Michel Petrucciani ve NHOP

Michel Petrucciani ve NHOP

Bu trio, kalıcı bir buluşma mı?

Evet, bu topluluk kalıcı bir çalışma. Bir kayıt yapma vaktiniz geldiğinde, insanlar size son derece cazip sorular sorar. Her seferinde size farklı müzisyenlerle birlikte çalışmak için teklifler gelir. Özellikle bu isimler de hep büyük sanatçılar olduğu için gelen teklifleri reddetmeniz çok zordur, sonuç olarak ben de herkesle birlikte kayıt yapmak isterim. Çünkü farklı müzisyenlerle birlikte çalışmak da ayrı bir zevk ve heyecan veriyor. Biz, trio olarak yılda 60 ila 80 arasında konser veriyoruz. Sonuç olarak bu kadar çok çalmamız da, bizi birbirimize daha da yakınlaştırıyor. O zaman da, bu trioyu bozmak yerine, konuk solistler çağırmayı tercih ediyoruz, Oscar Peterson, Monica Zetterlund veya Phil Woods gibi. Kalıcı bir topluluğunuz olduğunda, üç dört farklı müzisyenin ilk defa stüdyoda bir araya gelmesinden çok daha öte bir birliktelik yakalayabiliyorsunuz. Bence bu albümümüzde, bunu rahatlıkla duyabilirsiniz.

Kendinizi önümüzdeki beş yıl içerisinde nerede görüyorsunuz – hedefleriniz nelerdir?

Önümüzdeki beş yıl içerisinde, en azından bir kez daha This Is All I Ask gibi, memnun kalacağım bir albüm kaydetmek istiyorum. Geçmişimi değiştiremeyeceğimi düşünüyorum, ancak kesinlikle önümüzdeki beş, on hatta umarım yirmi yıl boyunca mutlu olmak istiyorum. Bir kez daha ‘tek isteğim bu’ diyebilirim.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ocak 2008 tarihli 49. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar