Çağımızın en yetenekli saksafoncularından olan James Carter, 17 Ekim Cuma akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda beşlisiyle birlikte sahne alacak. Daha 23 yaşındayken Japonya’da, bir yıl sonra ise Amerika’da yayınlanan JC on the Set’le dünya çapında bir müzisyen olduğunu ve üstün yeteneğini kanıtlayan müzisyen, geçtiğimiz yirmi yıl içerisinde, jazz dünyasında çok sağlam bir yer edindi. Yenilikler peşinde koşan ve jazzın sınırlarını zorlamaktan çekinmeyen Carter’a, İstanbul’daki konserde yine kendisi gibi yetenekli ve cesur müzisyenler Curtis Taylor (tp), Gerard Gibbs (p), Ralphe Armstrong (b) ve Leonard King (d) eşlik edecek.

1969, Detroit doğumlu Carter, henüz 17 yaşındayken, 1986 yılında Wynton Marsalis’le turneye çıktı. İki yıl sonra New York’a tamamen yerleşen sanatçı, 1988 yılında da Lester Bowie’nin New York Organ Ensemble adlı topluluğunun üyesi oldu. 1991 yılında Tim Warfield, Walter Blanding ve Todd Williams’la birlikte Tough Young Tenors Group’u kurdu. 1995 yılında ise Jon Hendricks ve Cassandra Wilson’la birlikte, Wynton Marsalis’in Pulitzer Ödüllü albümü Blood on the Fields’ta yer aldı.

Carter, JC on the Set’ten sonra 1994 yılındaki The Real Quite Storm ve 1995 yılında kaydettiği Conversin’ With the Elders albümleriyle jazz eleştirmenlerinden çok olumlu geri dönüşler aldı. Atlantic Jazz firmasıyla yoluna devam eden müzisyen, 1998 yılında Carterian Fashion albümünü, 2000 yılında ise Chasin’ the Gypsy ile elektronik ve funk öğeleri yoğun olarak hissedilen Layin’ the Cut albümlerini kaydetti.

Carter’ın 2000 yılı sonrasındaki albümleri, daha da yerleşmiş, Carter bu albümlerde bir anlamda sesini daha da çok bulmuştur. Billie Holiday’e adanmış olan 2003 yılındaki Gardenias for Lady Day, Carter için çok değerli bir kayıttır. New York’ta yaşadığı süre içerisinde de dönem dönem Detroit’te çalan Carter, 2004 yılında sahne aldığı ilk yer ve aynı zamanda şehrin en eski jazz kulübü olan Baker’s Keyboard Lounge’da bir albüm kaydetti. David Murray ve Johnny Griffin’in de katıldığı bir canlı kayıt olan Live at Baker’s Keyboard Lounge, Carter’ın canlı performansının ve anlık doğaçlamalarının da son derece başarılı olduğunu sergiler.

James Carter

James Carter

2005 yılında bu sefer de New York’ta, Leonard King ve Gerard Gibbs’ten oluşan org üçlüsüyle Blue Note şirketinden Out of Nowhere adlı albümü kaydetti Carter. Bu albümdeki konuk sanatçılar ise, bariton saksafonda Hamiett Bluiett ve gitarda James “Blood” Ulmer idi.

Carter müziği sınırlandırmak, kısıtlamak istemez. Bu anlayışı gereği, elektronik, funk ya da indie-rock çalışmalar yaptığı olmuştur. 2005 yılında Cyrus Chestnut, Reginald Veal ve Ali Jackson’la birlikte Gold Sounds albümünü kaydettiler, ancak bu albüm jazz çevrelerinden çok rock çevrelerine hitap ediyordu.

Marsalis’in yönettiği Lincoln Jazz Center Orchestra’nın yanı sıra, Cyrus Chesnut, Rodney Whitaker, Frank Lowe, Julius Hemphill, Madeleine Peyroux, Ronald Shannon Jackson ile birlikte çalan, aynı zamanda Charles Mingus Big Band’le de turneye çıkan müzisyen, 2008 yılında Universal Jazz şirketinden Present Tense albümünü yayınladı. Bu albümde Dwight Adams (tp), James Genus (b), Victor Lewis (d), D.D. Jackson (p), Rodney Jones (g) ve Eli Fountain (perc), Carter’a eşlik etti.

Akbank Caz Festivali’nde izleyeceğimiz müzisyenle, festivalden bir süre önce görüştük, kendisi sorularımıza içtenlikle yanıt verdi.

İlk kez saksafonla tanıştığınız zamana geri dönelim. Saksafon çalmak istediğinize nasıl karar verdiniz?

Geçmişe baktığım zaman, aslında benim saksafonu seçmediğimi, saksafonun beni seçtiğini düşünüyorum. Kader beni yönlendirdi ve henüz kişiliğimin geliştiği yıllarda saksafonla tanıştım. Uzun lafın kısası: Öncelikle saksafonun sesine vuruldum, sonra da şekline. Ve hiç unutamadığım an ise, saksafonu James Green adında bir müzisyenin sayesinde ilk kez elime aldığım zamandı. Ve o günden bu yana tutkuyla bağlıyım…

Detroit’ten New York’a taşınana kadar kiminle çaldınız?

Jazz çalmamdaki ve saksafonu canlı tutmayı başarmamdaki en büyük pay Donald Washington’a aittir. Kendileri de müzisyen olan kardeşlerim ve onun sayesinde hem geleneksel, hem de avant garde çalan müzisyenlerle tanıştım. Onlar beni etraftaki R&B müzisyenleriyle ve Top 40 müzisyenlerle tanıştırdı.

James Carter

James Carter

Donald Washington, müzik kariyerinizin gelişmesine ne gibi katkılarda bulundu?

Saksafon çalmaya başladığım ilk yıl, okuldaki topluluğumuzun şefine, jazz çalmayı sevdiğimi söyledim. Aslında bu adam, tam olarak kitaptan öğreten ve kesinlikle ders dışı etkinliklerden hiç hoşlanmayan bir tipti. Yaşadığımız birkaç olayda, onun jazza karşı olan ilgimi hiç desteklemediğini ve bundan hoşlanmadığını gördüm. Hem onunla olan ilişkim, hem de aslında dinlediğim insanların albümlerindeki fotoğrafları, benim de artık büyümem gerektiğini gösteriyordu.

Bu durumdan elbette ki hoşnut değildim, müziği bırakma noktasına gelmiştim. Ağabeyim bana sadece birkaç hafta önce birlikte çaldığı Donald Washington’ı önerdi ve onunla telefonda konuşmamı sağladı. Donald hakkında konuşurken sesindeki heyecan ve sıcaklığı duymak, okulda yaşadığım sıkıntılı dönemin üzerine bir set çekmem için yeterli olmuştu. Sonra, Donald’la bana kendimi nasıl geliştirebileceğimle ilgili bir reçete yazabilmesi için bir değerlendirme yaptık. Onun evine gittim ve kapıyı açar açmaz çok heyecanlandım. Benim için sanki paralel bir evrendi. Ailesi çeşitli çalgılar çalarmış ve müzik onun ailesi için de çok önemliymiş. Evinin bodrumu, benim için cennet gibiydi. Sehpanın üzerinde bulunan alto, tenor ve bariton saksafon, bir flüt, klarnet ve bas klarnet piyano, davul ve diğer enstrümanlarla birlikte çalınmayı bekliyordu. Hemen saksafonumu aldım ve çalmaya başladım. Çalmayı bitirdikten sonra “Saksafon çalmakla ilgili bir giriş kitabı ve kesinlikle saksafonun tüm dünyada kullanılan metodunu almalısın.” dedi ve Oliver Nelson’ın Patterns for Jazz kitabından bazı notaları kopyaladı.

Donald’ın evine haftada birkaç kez gelirdim. Bana önce alıştırmaları öğretti; uzun notalar, mümkün olduğunca uzun ve düzenli. Kromatik dizileri çok çalıştık, tüm bunlar enstrümanı ısıtmak, ıslatmak içindi ve bugün bile baktığımda bu egzersizlerin benim için çok önemli olduğunu görüyorum. Aslında her ders 5 saat sürüyordu; hem de ders başına sadece 5 Dolar! Ayrıca, kendi albüm koleksiyonunu bana kiralıyordu, hatta kendi enstrümanlarını bile bana verdiği oluyordu. Gerçekten kendi enstrümanlarını, başkasına çalması için veren kimseyi ben tanımıyorum! İşte bu benim müziğe gerçekten başladığım zamandı…

Sizin orda bulunduğunuz zamanlarda Detroit, özellikle endüstrinin azalmasıyla birlikte, ekonomik anlamda daha zayıf bir şehir haline gelmişti. Sizin bulunduğunuz yıllar içerisinde orada çalmak zor muydu?

Aslında zor olan kısım orada müzik çalmak değil jazz çalmaktı. Elbette Detroit’in New York gibi müzikle ve sanatla dolup taşan bir yer olmasını bekleyemezsiniz.

1980’lerde yetişen bir müzisyen olarak, en azından haftada bir, bir yerlerde çalma şansım oluyordu. Bir jam session’a katılabiliyor, başka birisinin konserinde çalıyor, ya da kendi konserimi veriyordum. Her zaman için çalabileceğiniz ya da seçmelerine katılabileceğiniz bir topluluk, bir fırsat bulabiliyordunuz. Özellikle ulusal radyolar bu konuda biz müzisyenlere olanak sağlıyordu. Ben bu yıllarda hem çalmak için, hem çalışmak, hem de radyolarda, kayıtlarda öğrendiklerimi uygulamak için kendime gerekli fırsatları oluşturdum.

James Carter

James Carter

Daha sonra Detroit’ten New York’a taşındınız. New York gibi zor bir şehirde, müzik kariyerinize yeniden başlamak zor değil miydi?

Hayır, çünkü 1988 yılında Detroit Institute of Art’ın düzenlemiş olduğu Creative Series konserlerinde, konuk sanatçı olarak trompetçi Lester Bowie ile birlikte çalmıştım. Konserden sonra bir araya geldik ve daha sonra The New York Organ Ensemble olacak olan topluluk hakkında tekrar benimle bağlantıya geçeceğini söyledi. Aynı yılın Kasım ayında, birlikte çalmak için beni New York’a çağırdı. New York her zaman hayal ettiğim yerdi ve artık geri dönemezdim. Ayrıca, New York’a bir yıl içerisinde tamamiyle taşınabilecek kadar da şanslıydım. Orada amcamlarla birlikte kalıyordum ve bu da nerede kalacağımla ilgili endişe etmememi sağlıyordu.

Jazz eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce jazz nasıl öğretilmeli?

Jazz eğitiminin kesinlikle çok gerekli ve zaruri olduğunu düşünüyorum. Ama dikkat edilmesi gereken çok önemli başka bir nokta var. Çok fazla çalışmak, bazen tehlikeli olabiliyor. Çok çalışmış olmak bazen insanı mekanik olmaya itiyor ve kişinin kendi stilini oluşturması için gereken insani faktörleri ortadan kaldırabiliyor. Eğitim hakkında da şöyle düşünüyorum; temel bilgiler verilmeli, akor dizileri, soloların çalışılması, soloların bulunduğu kayıtların tekrardan gözden geçirilmesi önemli. Ama bunların hepsinden önemlisi bire bir iletişim ve usta-çırak ilişkisi. Tüm bu bilgilerin aktarılmasında ve öğrencinin zamanı geldiğinde özgür bir şekilde kendi yolunu bulmasının desteklenmesinde eğitmenin rolü çok önemli. Kesinlikle çalışmak gerekli, eğitim almak gerekli, en azından enstrümanı öğrenmek, onu yakından tanımak için çok önemli. Eğer enstrümanınızla bir olursanız, o zaman müziğinize kendi imzanızı atabilir, kendi tarzınızı yaratabilirsiniz. Kulaklarınızı, gözlerinizi ve diğer tüm duyularınızı açmalısınız, o zaman her şey mümkün olabilir.

Hali hazırda ders veriyor musunuz, öğrencileriniz var mı?

Şu anda yok. Turneler başladığında, durum açık ve net bir şekilde belirdi. Hafta boyunca öğrencilerimle gerekli olan yakın ilişkiyi sürdüremeyeceğimi, onlarla yeteri kadar ilgilenemeyeceğimi gördüm. Öğrenciye bir aylık ağır bir iş, yoğun bir ödev verip, bir ay kendisiyle ilgilenmedikten sonra ondan büyük gelişme beklemek haksızlık olurdu. Bu süre içerisinde yeterli yönlendirmeyi sağlayamadıktan sonra, istenmeyen alışkanlıklar da ortaya çıkabilir. Tüm bunları düşündüğümde, daha fazla ders vermememin uygun olacağına karar verdim.

James Carter

James Carter

Tanıdığınız başarılı, genç, yetenekli müzisyenler var mı?

Curtis Taylor çok iyi bir trompetçi olma yolunda ilerliyor, özellikle yumuşak soundu ve onun  yanında insana tatlı gelen bir küstah üslubu var. Vincent Chandler, çok güçlü ve düşünceli bir tromboncu ve besteci. Bilmediği, yeni alanlara girmek ve yeni keşifler yapmaktan çekinmeyen bir vokalist olan Erika Johnson, en iyi müzisyenlerle birlikte söyleyebilen, çok iyi scat yapabilen ve her söylediğinde ruhunu müziğe katan bir sanatçı.

1980’lerde Detroit’te yaşayan, gençlik günlerimizi birlikte geçirdiğimiz tenor saksafoncu J.D. Allen’ın yeri de benim için çok özel. Allen’ın çaldığı notaların, herhangi bir kitaptan değil, tamamen dürüst ve açık bir yerden geldiğini hissedebilirsiniz.

Wynton Marsalis de, kariyerinizin başlangıcında birlikte çaldığınız müzisyenlerden biri. Onunla çalmaktan ve çalışmaktan ne öğrendiniz? Bugünlerde bir araya gelip hala çalıyor musunuz?

1985 yılında henüz 16 yaşındayken ve henüz kardeşi Branford, Sting’le çalmaya başladığında birlikte çaldık Wynton’la. Daha önce senfoni orkestrasıyla birlikte çalmak için Detroit’e gelmişti ve katıldığı soru cevap toplantısında tanışmıştık. Ama New York’tayken onun topluluğunda uzun süre çalmadım. Belki bir haftasonu orada ya da burada birlikte çaldık, ancak hiç bir zaman tam bir hafta boyunca ya da daha uzun bir süre boyunca çalmadık. Birlikte hiç albüm kaydı gerçekleştiremedik. Branford’dan boşalan yerde, Wynton’la çalmak benim için çok iyi bir deneyimdi. En son onunla 2004 yılında, New York Lincoln Center’ın yeni yerinin açılışında konuşmuştum.

Geçtiğimiz yıl Wynton Marsalis Lincoln Jazz Center Orchestra’yla birlikte Türkiye’ye geldiğinde, jazz hakkındaki görüşlerini dinleme fırsatını buldum. Marsalis’in jazz hakkında çok net bir tanımı ve görüşü var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bence jazz bir gelişim ve süreçtir ve jazz çalmanın en iyi yanlarından biri, her akşam çalabilmek, her akşam birbirinden farklı bir şekilde çalabilmektir. İnsanın değişken olmasını sağlar. “Tamam, şimdi hazırız, bu gece swing çalacağız.” ya da “Bu gece bebop çalacağız”ın ötesinde bir şey. Jazz çalmak, gerçek anlamıyla bunların hepsini yapabilmek ve kendi ufkunuzu genişletebilmekle ilgilidir. Kulaklarınızı ve gözlerinizi açın çünkü insanların size empoze etmeye çalıştığı fikirler, sizi bir yere getirmez. Sizi bir yere getirecek olan tek şey vardır, o da kendinizdir ve jazzla ilgili bence tüm görüşler geçerlidir.

James Carter

James Carter

Zaman içerisinde, çok yetenekli ve çok iyi jazz müzisyenleriyle birlikte çaldınız. En çok kiminle çalmaktan zevk aldınız?

Lester Bowie. Çünkü o her zaman müziğe yeni bir şeyler eklemek peşindedir. Her zaman bir besteyle ilgili insanlarla konuşmaya hazırdır, müziğe korkusuzca yaklaşır. Tabi eğer onunla çalıyorsanız, sizin de onun cesaretini taşıyarak çalmanız gerekir.

Tabi ayrıca Eartha Kitt ve Nancy Wilson’la da çalmayı çok severim. Vokalistlerle birlikte çalmak, her müzisyenin ihtiyacı olan bir tecrübedir. İnsani yeteneklerin vokal olarak nasıl ortaya çıktığını anlamak çok önemli. Ben de bunu zaman zaman yapmaya çalışıyorum. Ayrıca, Marcus Miller’la ve Herbie Hancock topluluğundan Bennie Maupin’le çalmaktan da çok büyük zevk aldım. Onlarla uzun süre önce konuşmuştuk, üç bas klarnetle bir albüm yapacağımıza dair. Bu konuyu tekrar gündeme getirmemiz gerekiyor sanırım…

Org üçlünüzle uzun süredir çalıyorsunuz. Aynı ekiple uzun süre birlikte çalmanın size ya da müziğinize ne kattığını düşünüyorsunuz?

Evet, geçtiğimiz Haziran’da yedinci yılımızı doldurduk. Bu kadar uzun süre birlikte çalmak çok iyi bir duygu. Leonard’la birlikte, ilk kez tanıştığımızda R&B ve Top 50 müzisyenlerinden biri olan Gerard’ın gelişimini izledik. Artık onun ana odak noktası çok değişti. Aslında ilk kez daha yeni turneye çıkıyoruz. Turneye çıktığınızda ekipteki müzisyenlerle daha da yakın ilişkiler kuruyorsunuz. Çünkü sadece sahnede bir araya gelmek değil, sahne dışında da bir arada vakit geçirmek, karşınızdakini tanımanıza yardımcı oluyor. Yani sadece çalmak değil, müziğinizin daha da olgunlaşması için müziğin dışında yaşamak ve paylaşmak da gerekli.

Jazz tarihini incelediğimizde farklı janrlar, kategoriler görüyoruz, hem tarihçiler, hem de eleştirmenler müzisyenleri ve yapılan müziği farklı şekillerde sınıflandırabiliyor. Örneğin, bebop, post bop, cool, ya da fusion, avant-garde gibi sıfatlar kullanabiliyor, dönem dönem müzisyenlerin belli akımları takip ettiğini görebiliyoruz. Ancak günümüzde, jazzı tanımlamak ya da çalınan müzikleri kategorize etmek daha zor. Sizce jazz nereye gidiyor, siz nereye gitmek istiyorsunuz?

Geçmiş önemlidir. Bir ayağımın eski, bir ayağımın yenide olduğunu düşünürüm hep ve gelenekle moderni bir araya getirmeye çalışırım. Geçmiş hakkında bilgi sahibi olmak, hem deneyimli olmayı, hem de daha dolu olmayı sağlar.

Aslında şu anda bir yanda müziğin daha sınırlandırıldığı, net bir çerçeve içerisine yerleştirildiği Lincoln Center olgusunu görebiliyorum. Ancak aynı zamanda müziğimiz hala güncel. İşte bu yüzden müziği tanımlamak zor geliyor. Geleneği taşıyarak, geleneğe bağlı kalarak çok yeni şeyler deneyebiliyoruz. Bence her şeyi bir araya getirmelisiniz, her şeyi içeren bir fikir oluşturmalısınız. Ancak böyle jazz yapabilirsiniz.

Bir yüzyıl sonra müzik eleştirmenlerinin sizin ve müziğinizle ilgili ne söylemesini isterdiniz?

İsmimi doğru yazsınlar yeter.

Eskiden jazz toplumsal bir başkaldırıydı, sokaklarda çalınan bir müzikti. Ancak zamanla belli bir grup insanın ilgilendiği komplike bir sanat oldu, sokaklardan konser salonlarına taşındı. Siz bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Evet, bu bir gerçek. Jazzın bir sanat formu olarak algılanması bir anlamda güzel, çünkü bu aslında insanların kalbine ve ruhuna hitap edebilecek bir müzik. Sonuçta hepimizin asıl amacı bir hikaye anlatmak. Eğer hikayenizi istediğiniz şekilde anlatabiliyorsanız, onu nerede anlattığınızın bir önemi yok, bu yer bir gardırop da olabilir Wembley Stadyumu da…

Peki, büyük konser salonlarında mı çalmayı tercih edersiniz, yoksa daha küçük jazz kulüplerinde mi?

Belli bir itibarı olduğu takdirde, her iki tarz mekanda çalabilirim. Her yerde, dinleyicilerimle iletişim kurmak, bağlantı kurmak isterim. Genellikle baştan çalacağımız şarkılarla ilgili bilgi vermek isterim, yaptıklarımızı bir de sözle anlatmayı, tanıtmayı tercih ederim. Genel olarak izleyicilerimle iyi iletişim kurduğuma da inanıyorum.

Hip hop kültürüyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Rap müzisyenleriyle birlikte çaldınız mı?

Aslında müziği sınıflandırmayı sevmiyorum, ne zaman karşıma gerçekten iyi bir fırsat çıkarsa, değerlendirmek isterim. Hepsi benim için bir deneyimdir. Her an her şey olabilir. Bunun gibi karşılaşmalar benim için çok önemlidir. Bunlar, değişimi tetikler. Kesinlikle her türlü proje içerisinde yer almak, farklı deneyimler kazanmak isterim.

Jazz, Amerika Birleşik Devletleri’nden yola çıktı ve Avrupa’ya yayıldı. Avrupa’da günümüzde farklı bir jazz var. Çok yetenekli, yaratıcı ve yenilikçi müzisyenler çok değişik denemeler yapıyorlar. Siz bu açıdan Avrupa’yı nasıl görüyorsunuz?

Aslında bu konuyla ilgili 1920’lere ve 1930’lara gitmemiz gerekiyor. Aslında bu o dönemde Avrupa’da yaşanan rönesansla ilgili; tabi bir de savaş var, İkinci Dünya Savaşı. Bu dönemlerde Fransa’da Hot Club gibi mekanlarda Louis Armstrong ve onun gibi müzisyenler çalmaya geliyordu. İşte o zaman Avrupalılar bu müziği sevdi ve onu tuttular, çünkü jazz size kendinizi özgür bir şekilde ifade edebilmeniz için olanak tanır. Ancak, Avrupa’daki genel fazlasıyla gururlu bakış açısı ve onların kendi kültürlerinden gelen etkileşimlerle birlikte artık jazz Avrupa’da daha farklı oldu. Avrupa’da jazz çok daha sakin, yavaş, cool…

Jazz ve müzik hakkındaki felsefeniz nedir? Ne söylemek istiyorsunuz?

Uzun bir zaman önce bir öğretmenim, müziğin ve hayatın birbirinden ayrılamayacağını söylemişti. Eğer gerçekten müzikle bağlantıdaysanız, hayata ve kendinize karşı dürüst olduğunuzu hissedersiniz. İşte bunu da kitaplara bağlı kalmayıp, gerçekten müziğin derinlerine, kaynağına inerek gerçekleştirebilirsiniz. Bedeniniz, zihniniz, ruhunuz ve kendinizi nasıl hissettiğiniz başkalarına iletilecek ve böylece sizi dinleyenlerle iletişim kurabileceksiniz.

Müziğinizin ve müzikal üslubunuzun en büyük ilham kaynağı kimdir?

Özellikle sound olgusundan ötürü bu konu eskilere, Donald Washington’a uzanır. Onunla ilgili konuşurken hep bahsetmiş olduğu uzun sesler, benim çalışımı etkiledi. O beni hem sound olarak, hem de fikir olarak çok etkiledi. Benim için çok büyük bir ilham kaynağı.

Besteleriniz için ilham kaynağınız nedir?

Bestelemek, yaratmak farklı bir olgu: Bazen birileri bana bir şey veriyor, belki de bir iki ölçü, bazen rüyamda görüyorum ve onun üzerinde çalışmaya başlıyorum. Bazen aklıma bir melodi takılıyor ve kendi kendime mırıldanırken bir anda onu yazıyorum. Aslında o zihnin bir yeteneği, başka bir şey değil… Benim için ise insanlar, hatıralarım, belki de kelimeler…

James Carter

James Carter

Size, hayatınızda müzikal anlamda önemli yerleri olan iki kişi hakkındaki görüşlerinizi sormak istiyorum: Billie Holiday ve Django Reinhardt. Onların müziği ve kendi müziğiniz hakkındaki görüşlerinizi detaylandırabilir misiniz?

Evet, Billie Holiday, Django Reinhardt. Gerçekten bununla ilgili tüm akşam konuşabiliriz. Sadece beni stil anlamında, sosyal anlamda ve müzikal anlamda besleyen en büyük kaynakların onlar olduğunu söyleyebilirim.

Birçok enstrüman çalıyorsunuz ve tüm bu enstrümanlarda kendi üslubunuzu oluşturuyorsunuz. Çok enstrüman çalmak zor olmuyor mu, tüm bu enstrümanlara nasıl vakit ayırabiliyorsunuz?

Bazen tam olarak hakkını veremediğimi düşünüyorum, çalarken zaman zaman oto pilot konumuna geçiyorum. Bazen uzun zamandır çalmadığım enstrümanları çalıyorum. Bu his, insanın evinde olmasına benziyor. Daha önce müzik enstrümanlarıyla ilgili söylediğim bir şey: eğer enstrümanınız sizi tutuyor, aranızda gerçek bir elektrik oluşturuyorsa, sürecin belki de dörtte üçünü aşmış oluyorsunuz. Enstrümanınızla gerçekten rahat, çok rahat olmanız gerekli.

Müzikte sound ve melodinin arasındaki ilişki sizin için nasıldır?

Aslında son zamanlarda melodinin ötesine geçtiğimi hissediyorum. Bazen uzun süren duraklamalar, esler veriyorum ve tüm müziği bir konuşma haline getirmeye çalışıyorum. Sanki birisiyle karşılıklı oturmuşuz bir konuşuyormuşuz gibi… Soundu melodinin bir parçası, ayrılamaz bir parçası olarak görüyorum. Daha da önemli ve kritik olan konu da, diğer müzisyenlerle birlikte oluşturduğumuz ekip soundu. Ritmik, melodik, ya da armonik uyum kadar önemli tüm soundun üzerindeki etkiniz ve ortak olarak oluşturduğunuz dinamik.

Önümüzdeki dönemlerdeki projelerinizden bahseder misiniz?

Sonbaharda en son albümüm olan Present Tense’i sunmak üzere Avrupa’da beşlimle birlikte turnede olacağız. Ayrıca 2009 Mart’ta ise Berlin’de World Sax Quartet olarak çalacağız. Ayırca, şu anda Roberto Sierra ve Detroit Senfoni Orkestrası tarafından hazırlanan Concerto for Saxophones’u da içeren bir proje üzerinde çalışıyorum, bu projenin bir de albümünü kaydedeceğiz. Çok heyecan duyduğum projede ayrıca Regina Carter, Roberto Sierra ve benim için özel olarak bestelenmiş bir eser de bulunuyor.

Son bir soru, İstanbul’daki konserinizle ilgili beklentileriniz nedir?

Kapalı çarşıya gitmek istiyorum, İstanbul’daki enstrümanları görmek istiyorum. Ayrıca, yemek, İstanbul’un yemekleri harikaydı!

Müzikle insan öğesi iç içe geçtiğinde, insanlarla ilgili düşünmeyi bırakıyor, insanlıkla ilgili düşünmeye başlıyoruz. İnsanların hangi sınıftan olduğu, ne kadar parası olduğu ya da hangi ırktan olduğu bir önem taşımamaya başlıyor. İşte bu yüzden müzik, insan olmadan anlam taşımaz. İstanbul’da çok iyi bir izleyici kitlesiyle karşılaşacağımı düşünüyorum.

Vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz. İstanbul’da keyifli vakit geçirmenizi diliyorum.

Ben teşekkür ederim, İstanbul’da görüşmek üzere.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ekim 2008 tarihli 52. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar