17. Akbank Caz Festivali’nin en çok heyecanla beklenen, en değerli konuklarından biri Ron Carter şüphesiz. Yaklaşık elli yıldır profesyonel olarak müzik yaşamını sürdüren müzisyen, efsanevi bir bas virtüözü olmasının yanı sıra, aynı zamanda başarılı bir besteci ve usta bir öğretmen. 18 Ekim Cumartesi akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahne alacak Carter; piyanoda Stephen Scott, perküsyonda Rolando Morales-Matos ve davulda Payton Crossley’le beraber Dear Miles projesini seslendirecek.

Ron Carter, kontrbasın konumunu geliştiren ve müzik topluluklarındaki önemini artıran bir müzisyen. Kontrbasın sadece ritmik anlamda davula eşlik eden ve kök sesleri veren bir enstrüman değil, armonik ve ritmik olarak topluluğu bir adım ileriye götüren, aynı zamanda melodik olarak da kullanılması gereken bir yapıya sahip olduğunu kanıtlayan Carter, özellikle 60’lı yıllardan beri birçok kontrbasçıyı yetiştirmiş ve onlara ilham vermiştir.

Carter’dan önce de çok büyük kontrbasçılar vardı: 20. yüzyılın başına damgasını vuran Jimmy Blanton, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki bop müzisyenlerinden Oscar Pettiford, ya da 1950’lerde kontrbas geleneğine çok büyük katkıda bulunan müzisyenler Ray Brown, Charles Mingus, Percy Heath, Paul Chambers, Scott LaFaro, Milt Hinton… Ron Carter, ismini bu üstatların yanına yazdırmakla kalmadı, enstrümanın topluluk içerisinde algısını ve konumunu yeniden yaratan müzisyenlerden birisi oldu.

Ron Carter

Ron Carter

2,000’i aşkın albümle, jazz tarihindeki en çok kayıt yapmış müzisyenlerden biri Ron Carter. Başarılı bir eşlik müzisyeni olmasının yanı sıra, üstün bir tekniğe ve müzikal deneyime sahip çok güçlü bir lider. Geçtiğimiz elli yıl içerisinde, yüzlerce farklı müzisyenin kayıtlarına katkıda bulunan Carter, aynı zamanda onlarca ödül kazandı. Oliver Nelson, Tommy Flanagan, Gil Evans, Lena Horne, James Brown, Coleman Hawkins, Bill Evans, Carlos Santana, Aretha Franklin, Sonny Rollins, Paul Simon, Bette Midler, Benny Goodman, George Benson, B.B. King, Johnny Hodges, Antonio Carlos Jobim, Astrud Gilberto, Dexter Gordon, J.J. Johnson, Benny Golson, Stan Getz, Miles Davis, Chick Corea, Herbie Hancock ve daha birçok müzisyenle çalan, kayıtlar yapan, dünya çapında turnelere çıkan kontrbas virtüözünün, ayrıca kendi üretmiş olduğu bir enstrümanı da var. Yoğun bir Klasik Batı Müziği eğitiminin ardından profesyonel olarak jazz çalmaya başlayan Carter, müzik kariyeri boyunca bu eğitiminin faydasını gördüğünü her fırsatta dile getiriyor. Tüm bu başarılarından sonra bile, hayatta en çok gurur duyduğu konu olarak öğretmenliğinden bahsediyor, gençleri yetiştirmenin kendisi için en büyük başarı olduğunu söylüyor.17. Akbank Caz Festivali’nin bu değerli konuğuyla Eylül ayının başında telefonla bir röportaj yapma fırsatımız oldu. Carter, röportaj süresince çok sıcak ve içtendi; kendisinden, müzik yaşamından, müzik eğitimine bakış açısından ve Dear Miles projesinden bahsetti. Henüz Japonya turnesinden yeni dönmüş olduğundan ötürü çok yorgundu; hatta yorgunluğu sesinden hissediliyordu, onunla kısa ama güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

1937 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Michigan eyaletinde, Ferndale şehrinde dünyaya gelen Carter, henüz 10 yaşındayken çello çalmaya başladı. Ancak, Detroit’te yaşadığı dönemde çellodan kontrbasa geçti. Detroit’te, Cass Techical High School’da eğitim alan Carter için, bu yıllar müzikal anlamda çok geliştiği dönemlerden biriydi. Dokuzuncu sınıftan itibaren öğrencilerin kendilerine bir dal seçebildiği ve mimari, müzik, görsel sanatlar, işletme ve kimya ve biyolojik bilimlerin son derece modern bir şekilde sunulduğu Cass Techical High School’da Klasik Batı Müziği eğitimine devam eden Carter, bir yandan da okulun orkestrasında sahne alıyordu.

1950’lerde, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir müzisyen için yaşanabilecek en iyi yerlerden biri New York’tu. Yüzlerce müzisyen, canlı müzik yapılan farklı mekanlar ve iyi müzik enstitüleriyle birlikte New York, genç müzisyenlerin hem teorik anlamda çok şey öğrenebileceği, hem bilgili izleyicilerin karşısında canlı performans sergileyebileceği, hem de en önemlisi, dönemin en büyük müzisyenlerinin yanında kendilerini geliştirebileceği, onların deneyimlerinden faydalanabilecekleri yegane şehirdi. Ron Carter da, New York Eyaleti’nin Rochester şehrindeki Eastman School of Music’te üniversite eğitimini aldı. Okuldaki en iyi kontrbasçılardan ve en iyi müzisyenlerden biri olan Carter, Eastman School of Music’in filarmoni orkestrasında da devamlı olarak çaldı.

Ancak Carter, bu kadar iyi bir müzisyen olmasına karşın, istediği seçmelere gidemiyor, dönemin iyi orkestralarıyla sahne almayı başaramıyordu. O dönemde, Avrupa geleneğini taşıyan Klasik Batı Müziği, Amerika’da beyazların egemen olduğu bir alandı. Okullar, orkestralar ve pek tabi ki bu orkestraları finansal anlamda destekleyen kuruluşlarda beyazların çok büyük bir hakimiyeti vardı. Özellikle ülkede yaygınlaşan ırk ayrımcılığı, müziğe de tesir etmişti ve siyah müzisyenlerin klasik müzik icra edilmesine iyi gözle bakılmıyordu.

Carter da bu olumsuz havadan ötürü, istediği ve hak ettiği topluluklara giremiyordu. Aslında kimse ona bu konuda net bir şekilde siyah olduğu için orkestraya alınmadığını söylememişti, ancak zaman içerisinde durumun farkına varan Carter için en iyi seçenek, jazz çalmaktı. Zaten New York’ta dönemin en iyi müzisyenleri her gece sahne alıyordu ve şimdiden bir kısmıyla tanışmıştı bile.

Ron Carter

Ron Carter

1959 yılında Eastman School of Music’ten mezun olduktan sonra da, New York’taki jazz kulüplerinde sahne alan müzisyen, bir yandan da prestijli müzik okulu Manhattan School of Music’te performans dalında yüksek lisans eğitimine devam ediyordu. Chico Hamilton’un beşlisinde düzenli olarak çalan Carter, Hamilton batıya taşındıktan sonra ise Don Ellis, Eric Dolphy, Thelonious Monk, Cannonball Adderley ve Bobby Timmons ile kayıtlar gerçekleştirdi ve çok kısa bir süre için Art Farmer’ın topluluğunda çaldı.

Carter, çok kısa zamanda ülke çapında birçok müzisyenin dikkatini çekti. Kendine has tekniği ve farklı sounduyla gerçekten orijinal bir müzisyen olduğunu kanıtladı. Belki de bunun en büyük sebeplerinden biri, en büyük ilham kaynağının bir kontrbasçı değil, bir saksafoncu ve bir tromboncu olmasıydı: Cecil Payne ve J.J.Johnson. Her iki müzisyen de, kendini diğerlerinden ayırt edebilmiş, özellikle orijinal sounndlar ve teknikler oluşturabilmişti. Aynı şekilde Ron Carter da, sürekli olarak çalışmalarına devam ederek, düzenli ve disiplinli bir şekilde çalışarak kendi tekniğini ve soundunu geliştirebilmişti.

Carter’ın jazz dünyasında ün kazanması, çığır açan bir toplulukta gerçekleşti: Miles Davis’in ikinci büyük beşlisi. Davis’le tanışmalarını Carter’dan dinleyelim:

Art Farmer’ın topluluğunda henüz yeni çalmaya başlamıştım. Zaten onunla çalmadan önce New York’ta farklı topluluklarda çalıyordum, bir yandan da Manhattan School of Music’teki yüksek lisans eğitimine devam ediyordum. O zamanlar New York Filarmoni Orkestrası’nda çalışan bir öğretmenim vardı, okulun dışında çalmamda hiçbir sorun çıkarmıyorlardı. Okulda zamanında olmam, derslere katılmam ve gerekli çalışmaları gerçekleştirmem yeterli oluyordu. Bir gece Art Farmer’la çalarken, kulübe Miles ve arkadaşları geldi. Daha önceden benim adımı duymuştu ve beni kendi topluluğuna dahil etmek istiyordu. Benim için heyecan verici bir gelişmeydi bu, ancak Art Farmer’ın izni olmadan ayrılmamın uygun olmayacağını belirttim. Bunun üzerine Davis, Art Farmer’dan izin aldı ve hemen California’ya 6 haftalık bir turneye çıktık.

Davis’in topluluğunda çalmak benim için çok büyük bir deneyim oldu. Bizim için büyük bir müzik laboratuarı gibiydi, hepimiz kendimizi çok hızlı bir şekilde geliştirebilme ve kendi seslerimizi bulabilme imkanına sahip olduk. Her gece birlikte çalıyorduk ve ben bu toplulukta, her gece aynı performansı göstermeyi, havanın, salonun, seyircinin durumundan ya da birçok başka faktörden bağımsız olarak her akşam aynı performansı sergilemeyi Davis’in ekibindeyken öğrendim.

Ron Carter, Patrao

Ron Carter, Patrao

1960’lı yılların ilk yarısına damga vuran Miles Davis’in beşlisindeki ritim seksiyonu çok güçlü ve yeniliklere açık bir ekipten oluşuyordu. Ron Carter’ın yanı sıra, davulda Tony Williams ve piyanoda Herbie Hancock, müziği hem armonik hem de melodik olarak çok ileri götürmüşlerdi. Ron Carter’ın kontrbasa bakış açısı da zaten bunu gerektiriyordu.

Topluluklarda kontrbas genellikle arkada kalan bir enstrüman oluyor. Müzisyenlerin yanı sıra, birçok prodüktör veya müzik eleştirmeni de maalesef bu enstrümanı gerektiği kadar önemsemiyor. Bu sebepten ötürü de kontrbas çalan müzisyenler genellikle kendilerini, diğer enstrümanları çalan müzisyenler kadar geliştirmiyorlar. Kendilerine has teknikler geliştirmek için, kendi soundlarını daha ileriye götürmek, ya da çaldıkları topluluğa daha fazla katkıda bulunmak için daha çok çalışmaları gerekiyor halbuki. İşte benim yaptığım da buydu, sadece düzenli ve tutarlı bir şekilde çalıştım. Her çaldığımda, çaldığım müziğe daha fazla katkıda bulunmaya, müziği daha da ileriye götürmeye, bir anlamda solist çalgıları zorlamaya ve onlara daha iyi eşlik etmeye çalıştım. Mümkün olduğunca çok çalıştım ve tüm kayıtlarımda ve konserlerimde aynı soundu yakalamaya çalıştım. Bazen çaldığınız salon, mikrofonunuz, ya da kayıt yaparken birlikte çalıştığınız teknisyen ya da müzisyen çok farklı olabiliyor, sizin beklentilerinizi karşılayamayabiliyor. Ancak, her koşulda aynı soundu yaratmaya, aynı şekilde çalmaya çalıştım.

Ron Carter

Ron Carter

E.S.P. ve Miles Smiles gibi mühim albümler kaydeden Miles Davis beşlisi, zaman içerisinde müziğe elektronik öğeler katmaya başladı. Ancak, Ron Carter için akustik basın henüz keşfedilecek çok alanı, bu alanda gidilecek daha çok yol vardı. Bu sebepten ötürü Carter’ın görüşleri, yavaş yavaş topluluktan farklılaşmaya başlamıştı. Topluluk, 5 yıllık yoğun çalışmanın ardından eski heyecanını kaybetmişti ve artık deneyim kazanmış olan ekip üyeleri kendi yollarına devam etmek istiyorlardı. 1968 yılında kaydettikleri Filles de Kilimanjaro albümünün ilk yarısının tamamlanmasının ardından, Hancock ve Carter, topluluktan ayrıldılar. Davis beşlisinde Hancock’ın yerini Chick Corea, Carter’ın yerini de Dave Holland almıştı. Chick Corea ve Dave Holland’la birlikte yeni ve aslında çok farklı bir yapıya bürünen Miles Davis liderliğindeki topluluk, sonraki yıllarda ise günümüz jazz ve popüler müziğine katkıda bulunan önemli eserler ortaya koydu.Carter, Davis topluluğundan ayrıldıktan sonra da 1969 ve 1970 yıllarında Davis’in birkaç stüdyo albümünde yer aldı, ancak bir daha Davis’in topluluğunda sürekli olarak yer almadı. 1960’lar boyunca Blue Note şirketinin diğer müzisyenlerinin albümlerinde de yer alan Carter, bu süre içerisinde Sam Rivers, Freddie Hubbard, Duke Pearson, Lee Morgan, Andrew Hill ve McCoy Tyner gibi müzisyenlerle birlikte çaldı.

1970’lerden sonra, jazz çok farklı yönlere ilerliyor, çok farklı soundlar ve bakış açıları ortaya çıkıyordu. Ancak, Carter akustik basına sadık kaldı, bu elektronikleşmeye ayak uydurmadı. Çok kısa bir süre bas gitar çaldıysa da, her zaman akustik bas onun odak noktasında oldu ve zamanının çoğunu ona harcadı.1970’li yıllarda Lena Horne, Hubert Laws ve George Benson’la çaldı, Art Farmer, Joe Henderson, Horace Silver’la da albümler kaydetti.

Miles Davis’in beşlisindeki ritim seksiyonu, daha sonra tekrar birleşerek VSOP adı altında konserler verdi. Tony Williams, Ron Carter ve Herbie Hancock’a Wayne Shorter ve Freddie Hubbard’ın eşlik ettiği bu topluluk 2 albüm kaydetti ve bir dünya turnesine çıktı. Aynı anda çok farklı müzisyenlerle birlikte çalan, düzenli olarak hem Blue Note’un sanatçılarının, hem de başkalarının albümleri için kayıtlar gerçekleştiren Carter’ın en önemli projelerinden biri de Sonny Rollins topluluğudur. Sonny Rollins’in topluluğunda uzunca bir süre yer alan Carter, burada müzikal anlamda en iyi anlaştığı piyanistlerden birini bulmuştu: McCoy Tyner. McCoy Tyner’ın komplike ve sert üslubu, Ron Carter ile birlikte apayrı bir boyuta ulaşmıştı. Elbette, bu topluluğun ritim seksiyonunda yer alan davulcu Al Foster da birçok bakımdan bu ikiliyi çok iyi tamamlıyordu.

Ron Carter

Ron Carter

Carter’la Davis topluluğunun diğer üyelerinin yolu bir kez daha 1981 yılında kesişti ve bu sefer de Herbie Hancock Quartet olarak konserler verdiler. Kısa sürede, genç yaşta kendini hem jazz, hem de Klasik Batı Müziği alanında kanıtlayan Wynton Marsalis de bu toplulukta yer alıyordu. Sadece bir albüm kaydeden bu ekip dağıldıktan sonra Carter, Wynton Marsalis’in kardeşi Branford Marsalis ile de çaldı.

Ron Carter, her ne kadar gençliğinde Klasik Batı Müziği çalmak için istediği fırsatı bulamadıysa da, 80’lerin sonunda bu alanda dikkat çekici eserler üretti. Yaylı orkestralar için besteler yapan müzisyen, uzun yıllar süren hazırlıkların ardından Blue Note şirketinden Ron Carter Meets Bach albümünü çıkarttı. Bu proje, öncesinde büyük Klasik Batı Müziği şirketleri tarafından reddedildi ve albüm çıktıktan sonra da bu çevreler tarafından benimsenmedi, ağır bir şekilde eleştirildi. Ancak, yenilikleri ve cesur işleri daha olumlu karşılayan jazz eleştirmenleri, Carter’ın bu projesi hakkında olumlu görüş bildirdiler.

Carter’ın ilginç çalışmaları arasında kendi liderliğini yaptığı bir dokuzlu bulunmaktadır. Yaylı çalgıların liderliğini kendi ürettiği piccolo basıyla yapan Ron Carter, Eight Plus albümüyle, yaylı çalgılarla, hiçbir ritim seksiyonu olmadan, çok güçlü bir swing ve blues hissi uyandırabileceğini kanıtladı. Carter, bu enstrümanı ilk defa kullanan müzisyendir. Piccolo basıyla farklı projeler de gerçekleştiren Ron Carter’ın bu albümü, 1990 yılında kaydedilmesine rağmen, yeterli ilgi görmedi ve Amerika Birleşik Devletleri’nde ancak 2003 yılında piyasaya çıkabildi.

Brezilya müziğine de özel bir ilgisi var Carter’ın; müzik yaşamı boyunca Antonio Carlos Jobim, Astrud Gilberto ve daha birçok Brezilyalı müzisyenlerin kayıtlarında yer aldı.

1969 yılında, biz New York’ta Birdland’de çalarken, hemen yanımızda bulunan Palladium’da sürekli olarak Latin müziği yapan gruplar olurdu. Brezilyalı ya da Kübalı topluluklar, gerçek Latin müziği çalardı. O zaman tanıştığım bu müziği daha detaylı inceleyebilmek için bir süre Brezilya’da bile yaşadım. Günümüzde Amerika’da yapılan Latin müziği, aslında gerçek Latin müziği değil; birçok Amerikalı müzisyen bu müziği jazzlaştırıyor, ya da Amerikanlaştırıyor. Davulların tonalitesi farklı, ya da ritimler baştan aşağı farklı. Ben bu müziği yaptığımda, elimden geldiğince orijinal duyguyu yaratmaya çalışıyorum.

Carter’ın kaydettiği albümler arasında, kendisi için en çok anlam ve değer taşıyan birkaç albümü saymasını istedik, ancak onun için tüm albümlerinin aslında çok önemli olduğunu ve her kaydettiği albüme kendisinden çok şey katmaya çalıştığını belirtti. Carter’ı, müzik dünyasında ve jazz tarihinde bu kadar önemli bir müzisyen haline getiren bakış açısı da tam olarak bu: Tutarlılık. Carter, kendine bir yol seçti ve hep bu yolda tutarlı olarak ilerledi; kendinden beklenmeyen maceralara atılmadı. Her kaydında, konserinde aynı üst seviyeyi tutturdu ve böylece aslında farklı bakış açılarına sahip ve çok farklı tarzlarda müzik icra eden müzisyenlerin dikkatini kolaylıkla çekmeyi başardı, onların birlikte çalmak istediği bir müzisyen oldu. Carter, enstrümanına çok şey kattı; kontrbası ve kontrbas konseptini çok geliştirdi. Tüm bunları, yeteneğe değil, çalışmaya bağlayan, başarılarını disiplinli olarak çalışmanın ve bu bakış açısını hayatı boyunca korumanın sonucu olarak gören bir müzisyen.

Carter’ın başarısı ve ustalığı, farklı yayınlar tarafından defalarca ödüllendirildi. Detroit News tarafından “Yüzyılın En İyi Basçısı “ olarak adlandırılan müzisyen, Amerika’nın en prestijli jazz dergisi olan Downbeat tarafından birkaç kez “Yılın En İyi Caz Basçısı” ödülüne layık görüldü. Carter’ın Miles Davis Tribute Band topluluğu ve ‘Round Midnight filmi için bestelemiş olduğu Sheet Blues şarkısıyla, 1993 ve 1998 yıllarında kazandığı iki Grammy Ödülü var.

Ron Carter

Ron Carter

Carter, aynı zamanda 140’ı aşkın besteye sahip. Hem Klasik Batı Müziği formatında, hem de jazz formatında yaptığı besteler, başka müzisyenler tarafından da çalınıp, kaydediliyor. “Başka müzisyenlerin benim bestelerimi çalıyor olması beni gururlandırıyor. Bu bana, bestelerimin gerçekten bir anlam taşıdığını gösteriyor.” diyor Carter, besteciliğiyle ilgili konuşurken. Müzisyen, aynı zamanda A Gathering of Old Men, The Passion of Beatrice ve Blind Faith gibi filmlerin de müziklerini besteledi.

Carter, onca çalışmanın, konserin, turnenin, albüm kaydının yanı sıra, aynı zamanda birçok üniversitede dersler verdi, akademik anlamda da jazzı yakından inceledi. Manhattan School of Music’ten mezun olduktan sonra da akademik yaşamla bağlarını koparmayan müzisyenin iki şeref doktorası var. Prestijli müzik okulları New England Conservatory of Music ve Manhattan School of Music tarafından onurlandırılan Carter, aynı zamanda 2002 yılında Eastman School of Music’in son derece prestijli Hutchinson Ödülü’nü kazandı. Yıllar boyunca, birçok genç müzisyene ders verdi, onlara yol gösterdi. Birçok üniversitede klinikler, workshoplar yönetti, jazz topluluklarına şeflik yaptı, genç yeteneklere özel dersler verdi. Boston’dayken Thelonious Monk Institute of Jazz Studies’in artistik direktörlüğünü yürüttü, 18 yıl boyunca da City College of New York’ta hem performans konusunda, hem de İkinci Dünya Savaşı sonrası jazz tarihi konusunda eğitim verdi. Hayatında en çok gurur duyduğu işin, eğitmenlik olduğunu belirten Carter, şu anda da City College of New York’ta profesörlük görevini yürütmekte.

Yoğun tempomun içerisinde benim için en önemlisi, öğrencilerime vakit ayırmak. Şu anda özel olarak birlikte çalıştığım 5 öğrencim var. Hem onlara, hem de üniversitede ders verdiğim öğrencilerime mümkün olduğunca çok vakit ayırmaya çalışıyorum. Öğrencilerimin arasında, gelecek vaat eden ve yetenekli olduğunu gösterenler de var, ancak asıl mezun olduktan sonra yapacakları onların kariyerlerini belirleyecek. 19 yıldır New York’ta City College’de ders veriyorum. Bu yüzden öğrencilerime ve derslere kendimi adamam gerekir. Okulun devam ettiği sürece hafta içinde seyahat içeren işleri kabul etmiyorum. Sadece haftasonları seyahat ediyorum, böylece pazar akşamları ya da pazartesi sabahları New York’ta olabiliyorum. Hatta bazen turnelerimin dönüşünde havalimanından sınıflara gittiğimi bile hatırlıyorum.

Tüm bunları yapmamın en büyük sebebi, öğrencilere derslerin devam ettiğini ve onları önemsediğimi hissettirmek. Başka birisiyle değil, benimle çalışmak için buradalar ve ben de onlara elimden gelen desteği verebilmeliyim. Her zaman genç müzisyenlere, daha deneyimli, daha uzun yıllardır müzik yapan başka müzisyenleri bulmalarını, onların tecrübelerinden faydalanmalarını öğütlerim. Armoniyle melodinin uyumunu her an duymaya çalışmalı, kendilerini kısıtlamadan, gelişebilecekleri yolları bulmalılar. Başkalarının onlar için yaptığı seçimleri değil, kendi seçimlerini yapmalılar.

Ron Carter

Ron Carter

Türkiye’deki genç müzisyenlere tavsiyelerini de sorduk, şöyle cevap verdi:

Genç müzisyenlerin kendilerini geliştirmeleri çok önemli, çok çalışmaları gerekiyor. Çalabilecekleri bütün fırsatları değerlendirsinler, mümkün olduğunca canlı performans sergilesinler. Dinleyebilecekleri bütün müzisyenleri dinlesinler, onlarla konuşsunlar, onlarla çalsınlar, ülkelerinde ya da şehirlerindeki tüm konserleri yakından takip etsinler. Pratik yaparken, teoriden uzaklaşmasınlar, ama sadece kitaptan çalmasınlar, özgün tarzlarını oluştursunlar.

18 Ekim Cumartesi günü gerçekleşecek konserde, Ron Carter ve ekibi 2007 yılında Blue Note şirketinden yayımladıkları Dear Miles albümünden eserleri seslendirecek. 5 yıl birlikte çaldığı Miles Davis topluluğundan ayrıldıktan sonra geçen 40 yılın ardından, Davis’in özellikle 1950’lerde ve 1960’larda özgün bir şekilde yorumlamış olduğu şarkıları yeniden yorumlayan Carter, bu albümde harikalar yaratıyor. Son derece cesur, zor bir proje aslında Dear Miles. Hem Miles Davis’in yorumladığı ve bir döneme damga vuran eserlerini yeniden ele almak, ve bunu çok büyük başarıyla gerçekleştirmek, ustalık, ustalığın yanında da büyük deneyim gerektiriyor. İşte bu ustalığa ve deneyime sahip olan Ron Carter, albümde eserlere yeni yorumlar katarken, aynı zamanda da kendi müzikal anlayışını ve olgunluğunu da sergiliyor.

Aslında Miles Davis’e adanmış bir albümün, sadece bir ritim seksiyonundan oluşması, yani trompetsiz bir çalışma olması insanın aklını karıştırıyor. Ancak, melodilerin ele alınışı, ekip içerisindeki uyum, Stephen Scott’un dönem dönem dikey, dönem dönem de yatay bir çalış üslubu benimsemesi, Carter’ın melodik eşliği ve Morales’in perküsyon desteğiyle birlikte getirilen yeni yorum, projenin olumlu eleştirileri hak ettiğini açıkça gösteriyor.

Albümde yer alan eserler, hem Miles Davis’in defalarca yorumladığı, hem de her yorumlayışında yeni bir soluk getirdiği standartlar. Seven Steps to Heaven, Bag’s Groove, My Funny Valentine, Someday My Prince Will Come, Stella by Starlight gibi parçalarda her müzisyen, farklı farklı yerlerde çok başarılı sololar gerçekleştirmiş. Özellikle Ron Carter’ın Stella By Starlight’taki lirik performansı muhteşem. Albümde, ayrıca Ron Carter’ın da iki bestesi bulunuyor: 595 ve Cut and Paste.

Carter’a, Miles Davis’e adadığı bu albümle ilgili düşüncelerini sorduk, şöyle cevap verdi:

Bence Miles Davis ölmedi. Onun ruhunun yaşadığını ve bizim yaptıklarımızı izleyebildiğini hissediyorum. Onunla birlikte çaldığımız zamanın üzerinden 40 yıl geçti, bu süre içerisinde o da çok değişmişti, ben de çok değiştim, dünyamız da müzik de çok değişti. Ama bu kadar zaman sonra, bu albümü, bu projeyi dinlediğinde Miles’ın bu yaptığımızı seveceğini biliyorum.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ekim 2008 tarihli 52. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar