17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nin başka bir ilgi çekici etkinliği de Stanley Clarke topluluğunun,  Hiromi’yle birlikte 8 Temmuz akşamı Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde vereceği konser olacak. Elektrik bas üslubunu kendine has tarzıyla yenileyen, aynı zamanda birçok genç basçıya ilham kaynağı olan, özellikle 1970’lerdeki fusion döneminden bu yana önemli müzikal projelerde yer alan Stanley Clark ve topluluğuna, bu konserde son dönemlerin en yenilikçi müzisyenlerinden, genç piyanist Hiromi eşlik edecek.

stanleyclarke_

Stanley Clarke

Stanley Clarke da, Hiromi de, festival takipçilerinin aşina olduğu isimler: Stanley Clarke, kendisinden sonraki jenerasyondaki en büyük elektrik bas üstadları olan Marcus Miler ve Victor Wooten ile birlikte, geçtiğimiz yıl 16. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nde SMV projesini çalmıştı. Hiromi ise 2005 yılında 12. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nde, kendi triosuyla birlikte bir konser vermişti.

Clarke ve Hiromi’nin 2009 yılında Heads Up etiketiyle çıkardıkları Jazz in the Garden, Stanley Clarke’ın çok uzun bir aradan sonra tamamında akustik bas çaldığı ilk albüm olma özelliğini taşırken, piyano triosu kavramını da temel anlamıyla yaşatan bir projeydi. Yani hem piyano, hem bas, hem de davul arasında gerçek bir uyum ve denge izlenirken, enstrümanların ayrı ayrı ve topluluğun tamamen sınırlarının zorlandığı bir sonuç ortaya çıkmıştı. Bu albümle birlikte iki çok farklı müzisyenin bir araya gelmesi mümkün oldu. Clarke ile Hiromi hem albümlerini tanıtmak, hem de birbirleriyle müzik yaparak kendilerini tanımak amacıyla uzun bir dünya turnesine çıktı. Bu turnede, kendilerine farklı müzisyenler eşlik etti; zaman zaman trio formatında konserler verdiler, zaman zaman da daha kalabalık formasyonlarda performans sergilediler.

Jazz in the Garden’da, trioyu Stanley Clarke’ın uzun yıllar yoldaşlığını yapan Lenny White tamamlıyor. Clarke’ın tecrübesi, White

Stanley Clarke

Stanley Clarke

ile uyumunun üzerine, Hiromi’nin sıradışı üslubu da birleşince, bu albüm  özellikle piyano trio formatını takip eden jazz severlerin arşivinde mutlaka bulundurması gereken kayıtlardan biri haline geliyor.

Bu kayıttaki uyumun, enerjinin, karşılıklı dinlemenin, canlı performansın sadece göstergeleri, işaretleri olduğu düşünülürse – kimsenin beklentisini boş yere artırmak istemem, ancak yine de bunu söyleyeceğim  – festivalde karşılaşacağımız performansın, hayal gücümüzün sınırlarını zorlayacağını öngörebiliriz. Ancak herşeyden önce, Hiromi’yle Clarke’ın bugüne nasıl geldiklerini ve birbirileri için müzikal anlamda nasıl özel olabileceklerini araştıralım.

1979 doğumlu Hiromi – tam adıyla Hiromi Uehara – henüz çocukken keşfedilmiş bir müzik dehası. Japonya’nın Shizuoka kentinde dünyaya gelen müzisyen, 5 yaşında piyano, 8 yaşında da jazz çalmaya başladı. Piyano öğretmeni tarafından farklı metotlarla emprovizasyon yapmaya yönlendirilen piyanist, 12 yaşında Yamaha School of Music’e katıldı. Müzisyen, 14 yaşında kolay kolay her genç müzisyenin bulamayacağı bir fırsat yakalayarak, Çek Cumhuriyeti’ne gitti ve burada Çek Filarmoni Orkestrası’yla bir konser verdi.

Hiromi

Hiromi

Hiromi için onun ilk piyano öğretmeni çok önemliydi, çünkü “Onun enerjisi her zaman çok yüksekti ve aynı zamanda çok da duygusaldı. Benim belli bir şekilde çalmamı istediğinde, bunu teknik terimler kullanarak yapmazdı. Eğer parça tutkuluysa, o zaman benden kırmızı çalmamı, ya da eğer biraz daha hüzünlüyse benden mavi çalmamı isterdi. Bu şekilde sadece kulaklarımı kullanarak değil, kalbimden gelerek çalabilmeyi öğrenmiştim.”

17 yaşında Japonya’da, Yamaha fabrikasında son derece tesadüfi bir şekilde Chick Corea’yla kaşılaşan Hiromi için, o karşılaşma müzik kariyeri açısından da çok büyük bir önem taşıyordu.

“O zamanlar Chick Corea’nın Yamaha’da işleri varmış, ben de aynı dönemde bazı derslere katılmak için Tokyo’daydım.  Onun şehirde olduğunu duyduğumda, öğretmenlerimle görüşerek kendisine ulaşmaya çalıştım. Sonunda buluştuk ve bana ‘Bir şey çal’ dedi önce; ben çaldıktan sonra da ‘Emprovizasyon yapabilir misin?’ diye sordu. Önce biraz ben çaldım, ardından da iki piyano şeklinde birlikte çaldık.”

Hiromi’den etkilenen Chick Corea, ertesi gün Tokyo’da vereceği konsere onu da çağırdı, konserin sonunda sahneye davet etti ve birlikte dört el emprovizasyon yaptılar.

Yamaha School of Music’ten mezun olduktan sonra Japonya’da birkaç yıl boyunca reklam müziği besteleyen Hiromi, müzik vizyonunu genişletmek ve eğitimini bir sonraki seviyeye taşımak amacıyla Berklee School of Music’e katıldı. Berklee’de okurken Ahmad Jamal’le tanışan ve onun da ilgisini çeken Hiromi’nin ilk albümü Another Mind, Ahmad Jamal’in ön ayak olmasıyla 2003 yılında Telarc firmasından çıktı.

2003 yılında, 24 yaşındayken,  basta Mitch Cohn ve davulda Dave DiCenso ile kaydettiği piyano trio formatındaki ilk albümü hakkında birçok ülkede olumlu eleştiriler aldı, Japonya’da 100 binin üzerinde satış gerçekleştirdi ve Japonya Kayıt Endüstrisi Birliği’nin Yılın Jazz Albümü ödülünü kazandı.

4

Hiromi

2004 yılında çıkardığı ikinci albümü Brain’i ise, Berklee’den tanıdığı Tony Grey ve Martin Valihora’yla kaydetti Hiromi. Brain ile birlikte Hiromi uluslararası platformlarda da ödüller almaya başladı. Swing Journal’in Yeni Yıldız Ödülü’nü, Jazz Life’ın Altın Albüm ve HMV’nin En İyi Japon Jazz Albümü ödüllerini alan Hiromi, 2006 yılında ise Spiral isimli albümünü yayınladı.

Albüm kayıtları ve öncesindeki çalışmalar boyunca Hiromi’yle olan arkadaşlıklarını müziklerine yansıtmayı başaran ve çok iyi uyum yakaladıkları albümden de rahatlıkla hissedilen Grey ve Valihora 2004 yılından bu yana Hiromi’ye eşlik etmeye devam ediyor. Bu üçlüye Berklee’deki profesörleri gitarist David Fiuczynski’nin katılmasıyla birlikte Hiromi’s Sonic Bloom oluştu, Hiromi’s Sonic B  loom olarak da Time Control (2007) ve Beyond Standard (2008) albümlerini kaydettiler. Hiromi, 2009 yılında ise Place to Be isimli ilk solo albümünü kaydetti.

Müzik kariyeri boyunca karşılaştığı en önemli mentorlarından biri olan Chick Corea’yla da bir albüm kaydetti Hiromi. Tokyo’daki dünyaca ünlü Blue Note’ta kaydettikleri Duet isimli düet albümleri önce 2008 yılında Japonya’da yayınlandı, gördüğü ilgi karşısında da 2009 yılında çok daha geniş bir coğrafyada yayınlandı.

Hiromi’nin müzik anlayışında janrlara, tarzlara, daha doğrusu kalıplara yer yok. “Bazı insanlar jazz seviyor, bazıları klasik müzik, diğerleriyse rock. Herkes kimi dinlemeyi sevdiği konusunda çok endişeli. Her zaman ‘Bu müzisyen çok en iyisi’, ‘Hayır bu müzisyen en iyisi’ diyorlar. Ancak bence hepsi çok iyi. Müzik tarzları konusunda bariyerlerim yok. Metalden, klasik müziğe ve hatta diğer bütün türlere kadar herşeyi dinleyebilirim.”

Hiromi’nin etkilendiği müzisyenler, sanat insanları da müzik anlayışıyla son derece paralel: “Bach’ı çok severim, Oscar Peterson’ı, Franz Liszt’i, Ahmad Jamal’i çok severim. Ayrıca Sly ve Family Stone, Dream Theater ve King Crimson gibi toplulukları da çok severim. Ayrıca, Carl Lewis ve Michael Jordan gibi sporculardan da etkilenir ve enerji alırım. Temel olarak, yüksek bir enerjiye sahip olan herkesten etkilenebilirim. Onlar doğrudan kalbime hitap ederler.”

“Müziğimi adlandırmak da istemiyorum. Başka insanlar benim yaptıklarıma isimler verebilir. Ancak, yaptığım müzik neler dinlediğimin ve neler öğrenmekte olduğumun bir sonucu, bir bütünü sadece. Klasik müzik, rock veya jazz öğeleri taşıyor, ancak yine de müziğime bir isim vermek istemiyorum.”

Özellikle son bir yılda birçok dünyaca ünlü prestijli jazz dergisine kapak olan Hiromi, hem yaptıklarıyla, hem de müziğe olan bakış açısıyla önümüzdeki yıllar için dinleyenlerini heyecanlandırıyor. Kuşkusuz bunun çok iyi örneklerinden biri de Stanley Clarke ile gerçekleştirdikleri bu proje.

Stanley Clarke ise, özellikle elektrik bas ve akustik basın çalınması konusunda yenilikler getirmiş, kendi çağdaşı Jaco Pastorius ile birlikte, gençlere büyük bir ilham kaynağı olmuş bir isim. Yorumculuğunun yanı sıra, özellikle film müzikleri konusunda da başarılı bir bestecilik kariyerine sahip olan müzisyen, en büyük çıkışını Chick Corea’nın liderliğini üstlendiği ünlü fusion topluluğu Return to Forever’da gerçekleştirmişti.

Philadelphia doğumlu Stanley Clarke, henüz lisedeyken akustik bas çalmaya başladı, kısa bir süre içinde müzikte kariyer yapmak istediğini fark etti ve Philadelphia Music Academy’den başarıyla mezun oldu. 1971 yılında New York’a taşınan müzisyen, kısa sürede New York müzik camiasına kabul edildi ve Joe Henderson, Pharoah Sanders, Stan Getz, Art Blakey, Horace Silver, Dexter Gordon ve Gato Barbieri gibi isimlerle çaldı. Her biri birer jazz dehası olan bu müzisyenler, çok kısa süre içinde Clarke’ın kendine has tekniğini takdir etti, bas üzerindeki hızını ve müzikalitesine hayran kaldı.

Clarke, sadece enstrümanının geleneksel rolü olan ritim elemanı olma işlemini son derece başarılı bir şekilde sürdürmüyor, aynı zamanda basın bir melodi enstrümanı olduğunu da gösteriyordu. Lirik üslubunda Charles Mingus ve Scott LaFaro gibi, bası bir solist enstrüman gibi kullanan müzisyenlerin özellikleri görülüyor, ancak onun da ötesinde Coltrane gibi başka enstrümanların üstadlarından da edinimler hissediliyordu. Clarke’a göre bas, arkada kalmaması gereken, müziğe sadece eşlik etmeyen, onun da ötesinde önde olan, melodi çalan bir solo enstrümanı olmalıydı. Müzisyen, bunu da, özellikle kendi yetenekleri sayesinde başardı.

Clarke ve Chick Corea’nın birlikte kurduğu Return to Forever topluluğunda Clarke’ın bu vizyonu daha da bariz bir şekilde gerçekleşmişti. Return to Forever’da yaptıkları müzik, topluluğun her üyesinin zaman zaman öne çıkabileceği bir nitelikteydi; müzisyenlerin enstrümanının özellikleri ne olursa olsun, hepsinin birer solist olduğu bir yapı taşıyordu. Return to Forever, Return to Forever (1972), Light as a Feather (1972), Hymn of the Seventh Galaxy (1973), Where Have I Known You Before (1974), No Mystery (1975), Romantic Warrior (1976), Musicmagic (1977) ve Return to Forever Live (1979) isimli sekiz albüm kaydetti, çok uzun süre boyunca konserler verdi; ayrıca No Mystery ile de bir Grammy Ödülü kazandı.

Clarke’ın tekniği, 1970’lerde basın yeniden yorumlanması ve tanımlanmasını sağlayan bir devrim yarattı. 1974 yılında kaydettiği Stanley Clarke albümü de bunun ilk adımıydı. School Days (1976) ise, özellikle solo çaldığı School Days parçasıyla, özellikle elektrik bastaki slap tekniklerinin ilk defa bu kadar yoğun kullanılması dolayısıyla bir anlamda çok geniş bir kitleye hitap etmeye başladı. Larry Graham’ın ortaya çıkardığı bu tekniği jazz armonisine uygulaması ve çok daha kompleks dokular ve akor değişimleriyle kullanması, onun bu konudaki virtüözitesini kanıtlıyordu. Bu konuda, Jaco Pastorius ile birlikte önde gelen iki müzisyenden biriydi.

Stanley Clarke, jazz tarihinde kendi liderliğinde bu kadar konser verip, bu konserlerde başarı sağlayan ilk basçı oldu. 25 yaşındayken, fusion janrının en önde gelen müzisyenlerinden biri olarak kabul ediliyordu ve hem elektrik bas, hem de akustik bası aynı seviyede bu kadar iyi çalan sayılı müzisyenlerden biriydi. Basın limitlerini zorlamaya çalışan Clarke, hem piccolo bası, hem de tenor bası geliştirdi ve kullandı. Bu iki enstrüman da, Clarke’ın melodik özgürlüğünü artıran ve bambaşka tonlara uzanmasını sağlayan araçlar olmuştu.

Clarke, 1981 yılında George Duke ile bir araya gelerek Clarke/Duke Project projesini oluşturdu. Birlikte 1981, 1983 ve 1990

Stanley Clarke

Stanley Clarke

yıllarında üç albüm kaydettiler ve hala da konserler vermeye devam ediyorlar. Ayrıca, Jeff Beck, Keith Richards, Stuart Copeland ve Lenny White ile birlikte farklı ortak projeler gerçekleştiren Clarke’ın en önemli projelerinden diğer ikisi de Larry Carlton, Billy Cobham, Najee ve Deron Johnson ile birlikte oluşturduğu Superband ve Jean-Luc Ponty ve Al Di Meola ile birlikte çaldıkları The Rite of Strings’di.

Clarke’ın başarısı, sadece albüm satışlarında, ya da iyi eleştirilerde yer almadı. Aynı zamanda Grammy Ödülü, Emmy Ödülü gibi prestijli ödülleri aldı, jazz dünyasında bulunan sayısız okuyucu anketinde yer alma başarısını gösterdi ve Rolling Stone Dergisi’nin ilk Yılın Jazz İnsanı ödülünü kazandı.

1980’lerin ortalarından bu yana film müziği de besteleyen Clarke, bu süre içinde Boyz ‘N the Hood, What’s Love Got To Do With It?, Little Big League, Passenger 57, Poetic Justice, The Five Heartbeats, Romeo Must Die, The Transporter ve Roll and Bounce gibi filmlerin müziklerini besteledi, düzenledi ve çaldı. Film müziği yapmak, Clarke için yepyeni bir alandı. Orkestra için eserler yazması ve düzenlemesi, şimdiye kadar yapmadığı bir işti ve bunları yapması, kendi müziğine de olumlu bir şekilde etkide bulunmuştu. Clarke, bu tecrübenin onu daha tam bir müzisyen haline getirdiğini ve kendi yeteneklerine odaklanmasını sağladığını da söyler.

Clarke’ın müzisyenliğinin dışında kendine özgü bir de politik bir duruşu vardır. Savaş karşıtı olan sanatçı, politik fikirlerini ve görüşlerini müziği aracılığıyla topluma aktarmayı sever. 2007 yılında, 5 yıldan sonra kaydettiği ilk albüm olan The Toys of Men, savaş karşıtı bir projeydi. Esperanza Spalding, Paulinho da Costa ve Mads Tolling gibi müzisyenlerin de katkısıyla gerçekleştirilen kayıtlar, verilen politik mesajlar kadar müziğin içeriği açısından da son derece kuvvetliydi. Son yıllara kadar akustik bastan çok elektrik bası kullanan sanatçı, hem Toys of Men’de, hem de Jazz in the Garden’da akustik basa daha çok yer verdi. Bu da, sanatçının kendini yenilemesinin ve farklılık arayışının göstergeleri olarak kabul edilebilir elbette.

Hem Hiromi’nin, hem de Clarke’ın geçmişine yaptığımız kısa yolculuk sonunda, her iki sanatçının da kendine özgü bir yol seçtiğini, bu yol üzerinde de kendini yenilemekten, yeni maceralara girmekten ve müziğin sınırlamalarını mümkün olduğu kadar ortadan kaldırmaktan çekinmediğini görebiliriz. İşte bu açıdan birbiriyle çok iyi uyum sağlayan bu iki müzisyenin liderliğini üstleneceği konserin son derece heyecan verici olmasını beklemek son derece doğal. Tıpkı birlikte çalan çok iyi iki müzisyenin, birbirlerini dinlediklerinde ve müziğin temeline inerek kendilerini korkusuzca ortaya koymadan çekindiklerinde ortaya çıkan müziğin doğallığı gibi…

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Temmuz 2010 tarihli 59. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar