Soğuk bir başlangıç yaptık 2010’a. Ancak, soğuk, kar ve buzun hayatımızı derinden etkilediği bu günlerde, Batı Akdeniz’den sıcak esintilerle geldi kalbimizi ısıtacak iki bambaşka müzisyen: Mariza ve Diego El Cigala.

İş Sanat’ın ev sahipliği yaptığı konserler, kelimenin tam anlamıyla tıklım tıklımdı. Türkiye’de çok popüler olan bu sanatçıların

Mariza

Mariza

biletleri haftalar öncesinden bitmiş, konser günü geldikçe henüz bilet alamamış olan müzikseverler yoğun bir davetiye arayışına girmişti.

“Eu canto um país sem fim / O mar, a terra, o meu fado” (*)

Portekiz’in efsanevi divası Amalia Rodrigues’in dünyaya tanıttığı fado’nun günümüzdeki temsilcisi Mariza, kendine has sesi ve yorumuyla bizi bambaşka bir aleme götürdü. Atlantik kıyılarından gelen tuzlu deniz kokusunu, Afrika’nın sıcak rüzgarlarını, Mağriplilerin yanık tenini,  aşkın ve tutkunun acısını ve kaderin kendisini anlattı.

Müzisyen, geçtiğimiz yıllar boyunca dünyayı gezerken gördüklerini, hissettiklerini, çeşitli kültürlerle olan tanışıklıklarını müziğine yansıtmış, fado’nun ruhunu taşıyan, ancak fado’nun ötesine geçen bir müzik dili oluşturmuş.

Mariza, bambaşka bir coşku taşıyor içinde. Sadece canlı dinlerken anlaşılabilecek, hissedilebilecek türden bir coşku bu. En hareketli şarkının içinde bile, sesindeki ufak nüanslarla müziğin temelindeki acıyı hissettiriyor kolaylıkla. Buna karşın, en romantik ballad’ın ortasındaki çıkışıyla, haykırışıyla, kadere başkaldırıyor, dinleyicilerini de kendi kaderlerine baş kaldırmaları, kendi kaderlerini kendileri yaratmaları için kışkırtıyor.

2

Mariza

Kendine eşlik eden müzisyenlerin de akıllarını başlarından alan bir hakimiyeti var müziğinin üzerinde.  Bir el hareketiyle şarkının gidişatını bir anda değiştirebiliyor, melodiyi hızlandırıp, yavaşlatabiliyor; ya da ustaca bir şekilde tempoyu artırırken bir anda heyecanla dans etmeye başlayabiliyor. Geleneksel gitar kombinasyonuna bu sefer epey gürültülü bir perküsyon ve bir de piyano ekleyen Mariza’nın müziğinde, her an doğaçlamaya yer var. Müziğin bu dinamik doğasına son derece kolaylıkla ayak uyduran, hatta onu yönlendirebilecek derecede ustalığa sahip olan bir ekibe sahip. Şarkının başından sonuna onu yaşıyor, her biri sözü, her bir kelimeyi o kadar yaşayarak söylüyor ki, Portekizce bilmeyenler bile şarkının söylediklerini anlıyor, Portekizce bilen birisi gibi o eşsiz duyguları yaşayabiliyor.

“Sınırları olmayan bir ülkenin şarkısını söylüyorum / Denizi, toprağı, fado’mu söylüyorum” (*) diyor Mariza. Lizbon’da büyüyen sanatçı, çocukluğundan bu yana fado’yla iç içe olmuş. Küçük bir taverna işleten ailesi, henüz ilkokul çağındayken hafta sonları akşamları birkaç şarkı söylemesine izin verirken, onun günün birinde dünyanın en büyük fado sanatçılarından biri olacağını bilemezdi belki. Ancak, babası onu yatırdıktan sonra yatağından kalkıp, kalın kadife perdenin arkasından gizlice tavernayı gözlemleyen, orada yaşananları, söylenen şarkıları kulağına, zihnine, yüreğine kazıyan Mariza, hayatının fado olacağını, fado’nun hayatı olacağını o günlerden beri biliyor, hissediyormuş.

Türkiye’ye kaçıncı kez geldiğini benim de sayamadığım Mariza, her konserinin sonunda sizi Lizbon’a götürüyor; Fado’nun söylendiği, gözyaşlarıyla, şarapla yıkanan tavernaları tasvir ediyor. Çıplak sesiyle ve kendisine eşlik eden iki gitarla son şarkılarını söyleyen sanatçı, son bir kez daha aşkla yoğrulmuş, acıyla tatlandırılmış yaşamları anlatıyor. Gözlerinizi kapatınca, okyanusun esintisini, havadaki rutubeti, taş duvarları, tahta sandalyeleri hissedebiliyor, bir anlığına fado’nun anavatanında olduğunuzu düşünüyorsunuz. Yanınızda oturan güzel kızın elini tutmak, onu dansa kaldırmak, fado’nun coşkusunu, tutkusunu, heyecanını birlikte yaşamak istiyorsunuz. Ancak alkışlarla birlikte tekrar dünyaya döndüğünüzde, İş Sanat’ın kapılarından hayatın gerçekliğine adım atmaktan başka bir şansınız kalmıyor.

Siyah gözyaşları

Diego El Cigala

Diego El Cigala

2004 yılında Bebo Valdes ile yayınladıkları Lagrimas Negras albümünden sonra dünya çapında bir başarı ve ün kazanan Diego El Cigala ise, Mariza’dan yaklaşık iki hafta sonra yine İş Sanat’ta bizlerle birlikteydi. El Cigala, Lagrimas Negras’ta, unutulmaz Küba klasiklerini flamenko tavrıyla seslendirerek, Atlantik Okyanusu’nun iki farklı kıyısının ortak müzik geçmişi ve geleneği çerçevesinde buluşturmuş, ortaya yepyeni bir ruh çıkarabileceğini göstermişti. Valdes ile El Cigala, albümde bambaşka bir uyum yakalamıştı: Flamenko’nun doğaçlama ruhuyla, Küba piyano stilinin kendine has eşlik özellikleri birleşerek, ortaya son derece heyecan verici bir iş çıkarmıştı.

Lagrimas Negras’ı, bu derece çekici ve şaşırtıcı bir yapıt haline getiren önemli öğelerden diğerleri ise, ikilinin seslendirdiği besteler ve albümde yer alan konuk sanatçılardı. Jazz, Afro-Küba, flamenko tarzlarını bir araya getiren bir üslupla yorumlamışlardı Lolita de la Colina, Virgilio ve Homero Exposito, Ramon Perello, Tom Jobim ve Caetano Veloso’nun bestelerini. Farklı şarkılarda ikiliye eşlik eden müzisyenler arasında da Caetano Veloso, Paquito D’Rivera, Pancho Terry, Tata Güines, El Nino Josele gibi Latin ve İspanyol müziğinin efsaneleri yer alıyordu.

Aynı zamanda Kübalı piyanist Chuco Valdes’in babası olan 1918 doğumlu Bebo Valdes, 1950’li yıllarda ilk Afro-Küba kayıtlarını gerçekleştiren, 20. Yüzyıl Küba müziğinin gelişimini bire bir yaşamış bir müzisyen. Özellikle aksanlı ve senkoplu eşliğinin başarısı, sol eli üzerindeki hakimiyetinden kaynaklanmakta; genel Küba müziğine göre daha nüanslı çalıyor; ayrıca hem sololarında hem de eşliklerinde de son derece tutarlı ve yerinde.

Diego El Cigala

Diego El Cigala

El Cigala, İş Sanat konserinde, ekibiyle birlikte genellikle Lagrimas Negras albümünden eserler seslendirdi. Lagrimas Negras’tan sonra başka albümler çıkarmış olmasına rağmen, 8 yıl önce kaydettiği ve 6 yıl önce çıkardığı albümdeki eserleri, albümde çalınan şekilde yorumlaması biraz düşündürücüydü. Elbette, en çok bilinen yapıtı bu albüm olduğu ve bu albüm El Cigala’yı İstanbul dinleyicisiyle tanıştırdığı için, bir anlamda doğaldı bu sunuş şekli. Ancak, her ne kadar sahnedeki piyanist teknik ve yaratıcılık anlamında çok iyi olsa da, Bebo Valdes olmadan, onun heyecan verici eşlikleri ve sololarını dinlemeden Lagrimas Negras projesini oluşturan eserleri dinlemek biraz da hayal kırıklığı olmuştu kimileri için.

El Cigala’nın flamenko konusunda doğal bir yeteneği, sesi üzerinde inanılmaz bir hakimiyeti var. Ritimleri ve melodileri parçanın gidişatı boyunca istediği şekilde kıvırması, eğip bükmesi ve bunu son derece doğallıkla yapması, farklı ritimler kullanarak eşlik eden piyano ve gitara kontrpuan bir şekilde söylemesi; tüm bunları gerçekleştirirken parçanın duygusunu apaçık bir şekilde yansıtarak, dinleyenleri bu duygularla baş başa bırakması El Cigala’nın ustalığının farklı göstergeleri.

İçinde son derece yüksek enerji barındıran bu projeyi seslendirirken, izleyicilerle yakın temasta bulunmayan, ancak sahnedeki enerjisiyle kendisinin de son derece keyifli olduğu her halinden anlaşılan El Cigala, Türk izleyicilerinin ilgisine çok sevinmişti. Çok adeti olmasa da, konserden sonra bis yaptı, kendisine eşlik eden kontrbasçısı, gitaristi, perküsyonisti ve piyanistiyle birlikte kısacık bir şarkı daha söyledi.

Son bir dilek

2010’a aşkı ve yaşamı en güzel anlatan müziklerle; Latin müziğiyle, flamenko’nun güçlü, vurucu üslubuyla, fado’nun içli ama bir o kadar de kuvvetli tonuyla başladık. Küçük bir tur yaptık, birbirinden usta müzisyenlerin notalarının, birbirinden duygusal şairlerinin sözleri arasında, kendi aşkımızı aradık, kendi kaderimizi sorguladık. 2010’un geri kalanında aradıklarımızı bulmak dileğiyle…

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Nisan 2010 tarihli 58. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar