Tuluğ Tırpan

Tuluğ Tırpan

“Tüm bunları nasıl yazacaksın?” dedi Tuluğ Tırpan ayağa kalktığımızda. Ben de, “Merak etmeyin, ucundan tutarım elbette, ortaya çok güzel bir yazı çıkacak” derken bir an için düşündüm: “Hakikaten, o kadar çok şey konuştuk ki… Çok güzel bir sohbet oldu, gerçekten çok derin konulara değindik. Bu süre boyunca sadece müzik yapan birisiyle değil, aynı zamanda düşünen ve gerçek anlamıyla kendi felsefesi olan birisiyle konuştum. Ama yine de, yine de nereden başlayacağım yazmaya?”

Sohbetimizin en etkileyici hikayelerinden biriyle başlamak, oradan başa dönmek, sonra da aralıklarla Tırpan’ın etkileyici düşüncelerine yer vermek, müziği yeniden yorumlamak, müzikle, jazzla ilgili bildiklerinizi sorgulatmak, sizleri düşündürmek ve daha çok düşündürmek istiyorum. Önce Tırpan’dan kısa bir anekdot…

Hayat, jazz gibidir

Hayat, aynı jazz gibidir. Hayatın, ne zaman ne getireceğini bilemezsiniz ve zaman zaman emprovizasyon yapmanız gerekir.

Yıllar önce, Fransa’ya, Orlianne’a 20th Century Piano Competition isimli bir piyano yarışmasına katılmak için gittim. Paris’ten Orlianne’a trenle geçecektim, ancak ilk treni kaçırmıştım. Tren istasyonunda bir sonraki trenin gelmesi için beklemeye başladım, iki saat kadar vakit geçirmem gerekiyordu.

Sigara içiyorum o zamanlar…Yaktım bir sigara bekliyorum. Elimde de James Joyce’un Portrait of the Artist as a Young Man kitabı var, onu okuyorum. 23 yaşında falanım. O dönemler seyahat etmeyi çok severdim, adeta bütün dünya benimdi…

Tuluğ Tırpan

Tuluğ Tırpan

Yanıma, elinde bir şişe şarapla yaşlı bir adam geldi. “Ne güzel sigara içiyorsun, bir tane verir misin?” dedi. Ben de “Tabi, ama sen de bana şarabından biraz vereceksin.” diye karşılık verdim. Ardından gittim bir plastik bardak aldım, o bana şarap ikram etti, ben de ona bir sigara uzattım. Adam keyifle sigara içerken, kendini tanıttı. Kolombiyalıymış, hatta Gabriel Garcia Marquez’in kuzeniymiş. Başta inanmadım, palavra atıyor sandım, ama bana birlikte çekildikleri fotoğrafları gösterdi. Gerçekten de kuzeniymiş. Bir dönem Fransa’da, İsviçre’de yaşamış, yıllarca simültane tercümanlık yapmış.

“Paris’te ne yapmaya geldin?” dedim. O da bana hiç unutamayacağım şu cevabı verdi:

“Geçmişin ayak izlerini bulmaya çalışıyorum. İlk aşık olduğum kızın evine gideceğim.”

Meğerse adam pankreas kanseriymiş. Zamanında Paris’te en güzel zamanları geçmiş, gençliğini burada yaşamış. Şimdi de o günleri yeniden yaşarcasına hatırlamak istiyormuş.

Yaşlanınca, hele de ömrünün sonuna geldiğinin farkındayken, geçmişi hatırlamak kadar kalp parçalayan bir şey yok. Benim de kalbim parçalandı… Ben anlattım, o anlattı, iki saati boyunca konuştuk ve ben de trenim gelince Orlianne’a doğru yola çıktım.

İlk treni kaçırmasam, ya da o adamdan korksam, çekinsem belki de dünyanın en keyifli sohbetlerin birini kaçıracaktım. Ama şöyle bir şey de var; gençken insan, hem kendine, hem de diğer insanlara karşı çok daha açık oluyor. Ancak büyüdükçe, yaşlandıkça tuhaf bir koruma mekanizması geliştiriyor. Bir alışkanlık haline geliyor insanlardan uzaklaşmak, araya bir mesafe koymak. Bir kişiyle yaşanan sorunlardan dolayı, bu sefer başka insanlarla kurulan ilişkiler soğuklaşıyor, donuklaşıyor. İnsan daha da güvensizleşiyor zamanla.

Evet, hayat gerçekten jazz gibidir. Zaman zaman doğaçlama yapmanız gerekir.

My Green Color

İlk jazz albümü My Red Color’dan sonra kaydettiği My Green Color, çoğunlukla Tırpan’ın bestelerinden oluşuyor. Ancak, müzik yolculuğunda kendisine ilham veren bestecilerin eserlerini de kendi üslubuyla, kendi anlayışıyla yeniden yorumlamış. Tüm parçalarda ciddi bir dinamizm göze çarpıyor; güçlü bir ekip ruhu, orijinal besteler ve gerçek bir virtüözite saklı. Albümdeki sürprizlerden bir diğeriyse, şahane vokaliyle iki parçada yer alan Sertab Erener.

Tekrar Tuluğ Tırpan’ a kulak verelim, bize albümün hikayesini anlatsın.

My Green Color’daki tüm parçaları evliliğimin ilk yılında yazdım. O yüzden albümün adı My Green Color oldu. Çünkü yeşil, benim için kök salmayı da ifade ediyor.

Türkiye’ye yeni taşındığım dönemlerdi; yaklaşık üç yıl önce… Gelir gelmez yüzlerce CD aldım; sürekli Türk müziği dinliyordum. O yüzden ister istemez My Green Color’da doğu etkisi açıkça hissediliyor. Aslında albümdeki Türk ezgileriyle dokunmuş eserleri yazarken, albümü yurtdışındaki festivallere gönderdiğim zaman, beni nereye konumlandıracaklarını da bilsinler istedim. Ben de o yerden mutlu oldum ve belki de bu yolda devam edebilir, daha sonra prepared piyano’yla bile ilgilenebilirim. Yani Erkan Oğur’un gitarda girmiş olduğu dünyalara piyanoyla girmeye çalışabilirim. Bunu da ancak zaman gösterecek.

Bu albümün fikrinin oluşmasında, Trilok Gurtu’yla çalışmaya başlamam çok önemli bir rol oynadı. Kariyerim boyunca çok iyi hocalarım oldu, Trilok da bu hocalarımın en iyilerinden biri kesinlikle. Onun bir şekilde ders vermesine gerek yok; sadece birlikte çalmanız fazlasıyla yeterli.

Trilok’la duo konseri çaldıktan sonra, bambaşka bir dünyaya girdim. Çünkü o, birlikte çaldığı müzisyeni öyle bir yere konumlandırıyor ki, bir daha aşağıya inmek çok zor oluyor. Enerji seviyesi çok yukarılarda, yaratıcılık bambaşka bir yerde… Sonra da başka şey çalmak istemiyorsunuz, hep onu çalmak istiyorsunuz. Ağzınıza bir parmak bal çalıyor, sizden başka da bir şey istemiyor. Chick Corea’yı, Herbie Hancock’ı, ya da John McLaughlin’i artık çok daha iyi anlayabiliyorum. Onlar öyle bir ligdeler ki, bir daha oradan inemezler. Bu enerji, bu yaratıcılık, bağımlılık yapıyor resmen. Gerçek anlamıyla kariyer de o ligde kalabilmek, o ligde var olabilmek. Ancak, orada süper star olmanıza gerek de yok, o dürüstlükle, o enerjiyle kendi dilinizi yaratabilmeniz yeterli. O da bu işin son noktası…

Tuluğ Tırpan

Tuluğ Tırpan

İşte böyle bir müzisyenden aldığım enerji, ilham bu albümün fikrini geliştiren güçtü. Juan ile Antonio turnelerinin arasında Berlin’den geldi, ben de İstanbul’dan gittim; kaydı Viyana’da gerçekleştirdik. Geldiğimiz gün stüdyoya girdik, yalnızca soundcheck yaptık. Davula, basa baktık; piyanonun da akordu yapıldı. Sonra o kadar yorulmuşuz ki, provayı enstrümanlar olmadan, sadece elimizde notalarla, solfej yaparak tamamladık.

Ertesi gün, bütün albümü kaydettik ve çıktık. Antonio Sanchez ile çalmak bambaşka bir duygu. Antonio’nun albümde bulunmasının en büyük avantajı, ikinci ya da üçüncü take’ten sonra bir kez daha çalmak istediğinizde, sizi durdurması ve “Bu tamamdır, bundan daha fazla bir şey çıkmaz.” demesi. Yani, sizi yoracak ve başka parçaları daha kötü çalmanıza sebep olabilecek anlamsız, gereksiz çabalar içine girmenize kesinlikle izin vermiyor.

Antonio, gerçek bir Robin Hood, elmayı bir atışta vuruyor. Bir solo çalıyor, başka çalmıyor. Çok iyi bir davulcu; çok farklı bir çevreden, biraz önce bahsettiğim şampiyonlar liginden geliyor. Pat Metheny, Steve Swallow gibi müzisyenlerle çalmış. Aynı zamanda çok da iyi bir piyanist ve bu da davulu çalmasına sirayet etmiş. Davulu da vurmalı çalgı gibi değil, adeta piyano gibi çalıyor.

Antonio’nun etkileyici bir tutarlılığı var. Parçanın sonuna kadar sizi getiriyor, ana fikirden hiç bir zaman kopmuyor, ortalığı dağıtmıyor. Özellikle böyle bir müzikte, böyle bir davulcuyla çalışmak çok doğru olmuş benim için. Sizi hep o çanağın içinde tutuyor ve otoritesiyle müziğin doğru yerden uzaklaşmasına izin vermiyor. Mesela bir snare çalmasıyla hemen hizaya geliyorsunuz.

Juan da son derece melodik müzisyen. Hepimiz birbirimizi dinleyen, dinledikçe anlayan insanlarız ve zamanla, çaldıkça aramızda acayip bir dinleme oluştu. O yüzden de bu yaptığımız, jazz trio’dan başka bir noktaya, oda müziği boyutuna geldi.

Tuluğ Tırpan, şimdiye kadar Avrupa’da yayınlanan ve büyük ilgi gören albümler kaydetti. Liszt ve Mozart kayıtları, Klasik Batı Müziği alanındaki virtüözitesini açıkça yansıtır nitelikteydi. Orijinal fikri tüm spektrumdaki renkleri kaydetmek olan sanatçı, My Red Color ve My Green Color ile başladığı yolculuğa, şimdilik bir albüm daha eklemek istiyor.

Onu da bu sene kaydedeceğim: My Blue Color. Şimdiye kadar herkese Purple diyordum, ancak şu anda Blue olacağını düşünüyorum.

Tuluğ Tırpan

Tuluğ Tırpan ve Burhan Öçal

Viyana’dayken, eski ev sahibimle birlikte Albertina Müzesi’ne, bir empresyonistler sergisine gitmiştik. Son derece ilgi çekici olan bu sergide, empresyonizmin yükseldiği dönemde Paris’te yaşamış, ancak meşhur olmamış, başka milletlere mensup, Japon, Hintli, Amerikalı sanatçıların eserleri yer alıyordu. Bu sanatçılar, bambaşka geleneklerden gelmiş, ancak oradaki kültürü ve hissi absorbe etmiş insanlardı ve bu hissiyatlarını eserlerine kendilerine has bir şekilde yansıtmışlardı. Oradaki bu eserleri görünce, birden bire o gri hava, benim için güneşli, harika bir hava haline geldi. Resmin de böyle bir gücü var işte.

Bu sergide, renk teorisiyle ilgili bir şey dikkatimi çekti: Kırmızı, yeşil ve maviyi hızla çevirdiğiniz zaman bu renk yumağını beyaz olarak görmeye başlarsınız. Ben de böyle bir renk teorisini izlediğime göre, o zaman bir sonraki albümünün mavi temalı olması gerektiğini düşünmeye başladım.

My Green Color, çok iyi bir albüm. Birbirinden dinamik, ilham verici eserlerden oluşuyor. Tüm parçaların hikayesine değinmemiz mümkün değil, ancak benim en çok dikkatimi çeken birkaçından bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu parçalardan biri Diba, Tuluğ Tırpan’ın yeğenine ithaf ettiği ballad.

Her ailede, zamanla yaprak dökümleri başlıyor ve bu yaprak dökümleriyle beraber, sonbahar mevsimi, kış ayları tuhaf bir hal alıyor. Hava karardığında, soğuduğunda insan kendini ayrı bir hüzün aleminde hissediyor. Ancak böyle bir dönemde, bir bebeğin doğumu kadar mucizevi bir şeyin olmadığını idrak etmek mümkün olabiliyor.

Aileye gelen yeni bir çocuk, inanılmaz bir yenilenme, inanılmaz bir taze hava getiriyor. Sanki sizlere öbür taraftan bir mesajla geliyor. O çocuğu gördüğünüzde, yeniden mucizelere inanmaya başlıyorsunuz. Bu mucizevi anı kutlamak için de, elbette ona şarkı yazmak gerekiyor.

Bir sürü insanı kaybettik, onlar da bize onu gönderdi; elbette onun için şarkı yazacağım. Harika bir enerji, harika bir duygu bu…

Kendi bestelerinin yanı sıra, Türk Sanat Müziği formunda iki esere de yer vermiş Tuluğ Tırpan My Green Color’da: Bozlak ve Amed Nesim-i. Bir Atilla Özdemiroğlu bestesi olan Bozlak, Demir Demirkan’ın yazdığı, yalın ve derin melodilerle bezenmiş bir intronun ardından Sertab Erener’in vokaliyle Nihavend makamında devam ediyor.

Amed Nesim-i ise, Abdülkadir Meragi tarafından yazılan, benim çok sevdiğim bir Klasik Türk Müziği eseri.

Sertab Erener’in vokali Rast makamındaki bu eserde de tek kelimeyle büyüleyici. Türk Müziği’ne özel tavırla, Batı soundunu bir potada eriterek bu parçayı yorumlayan Erener’in vokallerinin daha da anlam kazanması ve parçanın hakkıyla yorumlanabilmesi için eser orijinalinden daha ağır bir tempoda yorumlanmış.

Aslında bu parçalar, Türk Müziği dağarcığı içinde piyanoya daha rahat uygulanabilinen eserler arasında. Ama yine de bazı mikrotonları piyanoda çalmak imkansız; bunu başarabilmek için de Sertab bizimle birlikteydi. Ben de özellikle sert eşlikler kullanarak çarpışmalar üretmeye çalıştım ki, Türk Müziğinin ruhunu farklı bir görüşle ortaya çıkarabilelim.

Bizim müziğimiz bambaşka bir anlama sahip. Batı müziğine baktığımızda, Klasik Müziğin de, jazzın da bir temayı alıp varyasyonlarla, ters çevrimlerle, armonik modülasyonlarla, sekanslarla, ayna teknikleriyle çeşitlendirdiğini görebiliyoruz. Yani küçük bir temayı alıp, onu geliştirip, başka bir yere götürüp, ardından da bir çözüme ulaştırıyor batı anlayışındaki müzik. Aynı bir film senaryosu gibi formu, hikayesi olan bir şey. Bizim müziğimiz ise hep küçük hikayelerden oluşuyor. Belki de bu toprakların müziğinin eleştirilebilecek noktası da bu.

Küçük hikayeler, ama derin. Bizim müziğimiz aslında yatay anlamda çok geniş değil, ancak derinlemesine indiğiniz zaman o kısa hikayelerin duygusal boyutu da bambaşka ve bize özgü. Bu yüzden de, Türk müziği batı üslubuyla yeniden ele alındığında, ortaya hem çok derin ve anlamlı melodilerin olduğu, hem de ince düşünülmüş ve farklı tekniklerle çeşitlendirilerek zenginleştirilmiş yapıtlar ortaya çıkabiliyor.

Aynı Velasquez’in dediği gibi “Kısa hikaye yazmak, nakavt ile maçı kazanmaktır. Romanla ise maçı puanla kazanırsınız.” Aynen öyle bir şey…

Müzik, asla sadece müzik değildir.

Tuluğ Tırpan, Bilkent Üniversitesi Konservatuarı’nda aldığı eğitimin ardından gittiği Viyana Konservatuarı’nda bambaşka müzikal boyutlarla tanıştı, müzik kariyerini uzun yıllar Avrupa’da sürdürdü. Ve bugün burada, İstanbul’da yaşıyor. Birlikte geçmişe kısa bir seyahat gerçekleştirdik; Tırpan öğrencilik yıllarından, Avrupa’daki anılarından ve müzik kariyerinden bahsetti.

Tuluğ Tırpan

Tuluğ Tırpan

Bilkent’teki eğitim stili beni çok etkilemişti. O zamanlar İstanbul’da durum bambaşkaydı: Jazz çalanı okuldan atarlardı. Genel anlamda müzik enstitülerinde tuhaf, despot bir tavır vardı. Hiçbir zaman bu tavrı anlayamadım. Halbuki, o  kadar çok etkileşim var ki Klasik Batı Müziği ile jazz arasında. Stravinsky jazz kulüplerine gidermiş, Horowitz’in en sevdiği piyanist ise Art Tatum’mış. Mesela Shostakovich jazz süiti… John Coltrane’in Tokyo konserini yeni müzikle ilgilenen, ancak çalanın Coltrane olduğunu bilmeyen birisine, Pierre Boulez’in solo tenor saksafon için yazdığı fantazi diye çalsam, ya da herhangi bir Pharaoah Sanders, Cecil Taylor kaydını dinletsem, son derece beğenerek, duyduklarının modern müziğin en şaşırtıcı ve büyüleyici yapıtları olduğunu bile söyleyebilir.

İnsan, müzikle ne kadar iç içe olursa, ama müziğin yanında başka sanat dallarıyla ilgili okur, araştırır, düşünürse üslubu da, müziği de, her şeyden ötesi dünyaya bakış açısı da değişiyor. Bu değişimin sonucunda, müzik, sadece müzik olmaktan çıkıyor.

İlk aldığım eğitim, Klasik Batı Müziği alanındaydı fakat hocam modern müziği çok severdi. Çok erken yaşta bana “Bela Bartok, Mikrokozmos” dedi, beni o dünyalarla tanıştırdı ve kulaklarım disonans, konsonans dilini öğrendi.

John Coltrane’in A Love Supreme’iyse beni çok etkileyen bir albümdür. O zamanlar açıkça hayrete düşmüş, kendi kendime “Bu nasıl bir şey” demiştim. Tabi ki Türkiye’de birçok genç gibi ben de bir zamanlar AC/DC, Pink Floyd, Jethro Tull, Emerson Lake and Palmer, Frank Zappa dinliyordum. Bunu yapmazsan ayıp olurdu zaten, değil mi?

Liseden sonra Mimar Sinan Konservatuarı’nda bestecilik okumaya başladım. O zamanlar Bilkent Üniversitesi yeni açılmıştı, orada çok esnek bir ortam vardı. Mesela Janusz Szprot yıllar boyunca Bilkent’te Klasik Batı Müziği öğrencilerine jazz doğaçlama dersi verdi. Ben de babamın yönlendirmesiyle Mimar Sinan’dan Bilkent’e geçtim.

En konservatif olması gereken yerlerden biri olarak düşünülebilen, Klasik Batı Müziği’nin Mekkesi olarak bile görülebilen Viyana Konservatuarı’nda da sözünü ettiğim son derece esnek ve özgür ortam mevcuttu. Burası jazz ile doğaçlamayla, etnik müzikle, farklı ritimler ve fikirlerle son derece barışık bir kurumdu. Benim hocam da bana bir kez olsun “Onu çalma, bunu çalma” demedi.

Müziğin standartlarını belirleyen insanın beyni ve ruhu. Sadece müziğin değil, hayatın standartlarını belirleyen de onlar zaten. Müzik aslında sadece çerçeve işlevi görüyor, onu sadece bir şeyleri yansıtmak, bir şeyler anlatmak için kullanıyorsunuz. O yüzden de benim hiç bir zaman yaşamımın odak noktası bu olmadı. Her zaman bir müzisyen olmaktan çok, bir düşünür olmayı tercih ettim.

Bilkent’teki hocam Martin Berkowski’yle çalışmaya başlayınca anladım ki, temelde hiçbir stil arasında fark yok. Liszt, Mozart, Beethoven, ya da Miles Davis… Açıkçası böyle bir usta ile çalışmak benim için çok büyük bir şans oldu. Viyana’daki zorlu ortamda da çok şanslıydım; beyni, algısı son derece açık insanlara denk geldim ve bu yüzden de hiçbir zaman kendimi bir şeyleri bırakmak ve yeni bir şeylere başlamak zorunda hissetmedim. Mesela bitirme tezimi, Franz Liszt ve John Coltrane üzerine yazdım. Birbirleriyle hiç alakaları olmayan, birbirlerini hiç duymamış ve duymayacak müzisyenlerin, son derece farklı gezegenlerde aslında ne kadar çok benzerlik taşıdıklarını, müziklerinin zamanla virtüöziteden spiritüeliteye değiştiğini, o değişimin müzikal yansımalarının nasıl birbirine benzediğini yazdım. Liszt’in de, Coltrane gibi dindarlaştıkça döneminin en agresif ve modern kişiliklerinden biri olduğunu anlattım. Ses halılarının, her ikisinde de aynı dönemde çığlıklarla, ton merkezinden uzaklaşmalarla kaplandığını gördüm. Elbette tüm bunları bilimsel bir düzleme oturtmak kolay olmadı, ancak son derece ilginç bir çalışma ortaya çıktı. Hatta ileride bir yarıda Liszt, diğer yarıda Coltrane çalacağım bir konser vermek istiyorum.

Benim için jazz esasında ortaya atılmış bir kavram. Nasıl felsefede Marx’in tarihsel materyalizmi, Hegel’in idealizmi, Foucault’nun güç kavramı vardır; Jazz doğaçlamada Levi Strauss’un bricolage kavramında olduğu gibi yorumcu -bricoleur– o anda etkileşim içinde olduğu müzikal fikirleri jazz yapısında  yeniden üretiyor.

Piyanist de olma, müzisyen de

Bunların tümünü, My Red Color’da bulabilirsiniz. Mozart’ın en sevdiğim aryalarından birinin trio için aranjmanı da var; Malcolm X için yazmış olduğum X de var; Nihavend Longa da var; Turco Latino da var.

Bu etkileşimlerin hiçbirini dışlamadım, bir noktadan sonra “Bir şey olmalıyım” diye uğraşmayı bırakıp, bir şeyler yapmak

Tuluğ Tırpan

Tuluğ Tırpan

gerekiyor. Mesela Nisan’da Eskişehir’de Beethoven’ın Triple Concerto’larını çaldım. Şubat’ta Shostakovich çaldım, önümüzdeki yıl ise Bach’ın Goldberg Varyasyonları’nı kaydetmek istiyorum.

Sonuç olarak her şeyi çalabilmek için iyi bir tekniğe ihtiyacınız var, bu kesin. O sistemli çalışma disiplini de bir tek genç yaşlarda oluşuyor ve klasik müzik eğitimi de size bunu sağlıyor. Kasların gerçek gelişimi, parmakların sınırlarının zorlanması, beyin – parmak koordinasyonu, iki elin koordinasyonu ancak böyle gelişiyor. Bunları kotardıktan sonra da teknik olarak rahatlıyor, ne isterseniz çalabiliyorsunuz.

Çok doğru. İnsan ne kadar yetenekli olursa olsun, tekniğini geliştirmesi şart ve teknik de çalışma olmadan, uzun saatler boyunca çalışmadan da gelişmiyor. Thomas Edison bunu çok güzel bir sözle ifade etmiş: “Deha yüzde bir ilham ve yüzde doksan dokuz terdir.” Ama yine de önemli olan tekniği oturtup geliştirdikten sonra, ilerleme kaydetmek, bir sonraki boyuta geçmek.

Önce piyanist oluyorsunuz. Ancak sonra iyi bir hocaya denk gelirseniz, size “Aman, piyanist olma, müzisyen ol.” diyor. Piyanoyu çalarken sadece piyano olarak değil, her notayı ayrı ayrı algılamanız gerektiğini, bir orkestra gibi görmeniz gerektiğini anlıyorsunuz. Onu da geçince, “Aman, müziği de unut, yalnızca resimlerle ilgilen.” diyor. Ve sonraki boyut en zoru: “Aman, resmi de unut, müziği de unut, kendini de unut…”

Artık o noktadan sonra müzik de bambaşka bir algılama haline geliyor. Kendinizi bırakıyorsunuz, müzik akıyor. Kendinizi bir köşeye bırakıyorsunuz, ‘ben’ fikrinden uzaklaşıyorsunuz. Ben henüz o noktaya gelmedim, gelip gelemeyeceğimi de bilemiyorum.

Gerçek gurular böyle var oluyor. Sohbetimiz hep dönüp dolaşıp Coltrane’e geliyor ama buna Pharoah Sanders, Ornette Coleman, ya da Sonny Rollins’i de ekleyebilirsiniz. Özellikle Coltrane gerçek bir guru. Hiç bir zaman güzel çalmaya çalışmamış, hatta kötü bir tonu var. Ama artık öyle bir noktaya gelmiş ki, ‘ben’ fikrinden uzaklaştığı için, dinlediğinizde çok daha zorlayıcı, çok daha öte bir şey duyuyorsunuz. Ve bu da kelimenin tam anlamıyla paha biçilmez.

Coltrane’i dinledikten sonra teşekkür edeceksiniz ve daha iyi bir insan olma yolunda bir adım daha attığınız için mutlu olacaksınız.

Müziğin iyileştirici bir boyutu var, jazz çalmak insanı rahatlatıyor, doğaçlama yapmak da insanı özgürleştiriyor. Ancak beni jazz çalmak, klasik çalmaktan ziyade müzik üretme fikrine getiren de biraz önce bahsettiğim boyut. Beni heyecanlandıran, müzikteki spiritüellik ve teslimiyet.

Gözlerinle duyacaksın, kulaklarınla göreceksin

Martin Berkowski derdi ki: “Gözlerinle duyacaksın, kulaklarınla göreceksin.” Bunu ilk duyduğumda tam olarak ne demek istediğini anlamamıştım. Meğerse bana iki bin yıllık Zen felsefesinden bahsediyormuş.

Zamanla bu sözün barındırdığı hazineyi anlamaya başladım. İşte o zaman dev bir kiliseyi başka algılıyorsunuz, bir manzaraya baktığınızda başka algılıyor, Berlioz dinlediğinizde başka resimler görüyorsunuz. Mahler dinlerken, Coltrane dinlerken, Miles Davis dinlerken ise bambaşka… Müzik aracılığıyla ne mesajlar veriyor besteciler, ne biçim şifreler gönderiyorlar; “Biz bir şeylere uyandık, siz de uyanın” diyorlar sanki. Yoksa Stalin’i o dönemde bu şekilde eleştirebilen tek sanatçı olan Shostakovich bunu nasıl yapabilirdi? Tabi ki alt metinlerle, sembolizmle…

Aydın Esen de “Yazacaksın, ama çalmayacaksın.” der. Bana söylediğinde de uzun süre düşündüm bunun üzerinde. Yani çalıyorsun; orada armoniler, binlerce fikirler olacak, ama bir kısmını çalmayacaksın, kendiliğinden duyulacaklar. Onlar üçüncü, dördüncü boyutlar… Dinleyicilerin algısını açmasını beklemek, onları özgür bırakmak lazım. Her şeyi yazmayacaksın, her şeyi çalmayacaksın, ama duyacaksın. Onu isteyeceksin yani, ama çalmayacaksın. Tuhaf bir şey belki bu söylediğim, ama öyle.

Müzik, artık kelimelerin bittiği yerde başlamıyor

Müzikte kariyer yapmış olan ve yapmaya devam eden birisine sorulması gereken en önemli sorulardan biridir “Müzikten para kazanılır mı?” sorusu. Müzik endüstrisinin yeni bir yapıya bürünmeye başlamasıyla birlikte, değişen müzik ekonomisini irdelemek ve bir müzisyenin gözünden görmek, özellikle genç müzisyenlere yol gösterecektir. Tuluğ Tırpan’ın söyledikleri, müzisyenlerin, artık müziği sadece sanat olarak değil, bir iş kolu olarak görmesi gereken bir dünyada yaşadığımızı bir kez daha gözler önüne seriyor.

Tuluğ Tırpan

Tuluğ Tırpan

Artık “Ben böyle bir köşeye çekilirim, bütün gün evde çalarım. Üzerim sigara kokar, her yerde boş içki şişeleri… Beni ararlar ve çağırırlar, ben de hemen gidip çalarım.” dönemi bitti. Pat Metheny, Joshua Redman, Kurt Rosenwinkel bile iş adamı gibi, web siteleri, Facebook, twitter üzerinden iletişim kuruyorlar, çeşitli projeler yapıyorlar, film müziği yazıyorlar. Bir müzisyen olarak konsantre olmanız gerekli, size gelen her teklifi ciddi bir şekilde değerlendirmeye almalısınız. Belki yüzlerce toplantıya katılacak, mektuplar yazacaksınız ve eğer şanslıysanız tüm bunların içinden belki sadece yirmi tanesi gerçekleşecek. Artık sadece bu tarz müzisyenlerin hayatta kalabileceğini düşünüyorum.

Jazz kariyeri yapmak mümkün. New York’a gidip, hard bop piyanisti olarak kariyer yapmak çok zor, çünkü o topraklarda bu notalarla büyümüş çok insan var. Ancak eğer nereden geldiğinizi güzel anlatırsanız o zaman daha anlamlı oluyorsunuz, dinleyicilerin zihninde kendinizi ve müziğinizi doğru bir yere konumlayabiliyorsunuz. Mesela bir Türk piyanisti olarak bir festivale katıldığımda, insanlar benim dünyamdan bir şeyler duymayı bekliyor. Seyirci de istiyor bunu, organizatör de. Bunu siz de ne kadar dürüst, ne kadar lezzetli yapabilirseniz kariyeriniz için o kadar iyi oluyor. Doğruya doğru…

Bu toprakların fikirlerini jazz combo ya da daha büyük grupların üstüne taşıyabilmek, anlatabilmek de beni en çok heyecanlandıran fikir. Şu anda Amerika’da yaşayan Mehmet Ali Sanlısoy bunu çok iyi yapan bestecilerden biri. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl En İyi Jazz Piyanisti Ödülü’nü alan Bojan Zulfikarpašić de Balkan dünyalarını, çok güzel, çok doğru bir jazz lezzetiyle birleştirerek süper bir kariyer yaptı.

Zaten sofistike müzikler ile gerçek anlamıyla bir servet kazanmak zor. Ancak, bu işlerle uğraştığınızda, hayatınızı dürüst, temiz bir şekilde idame ettirebilirsiniz. Kiranızı öder, kedinizin, köpeğinizin mamasını alırsınız, eşinize hediye alabilirsiniz arada sırada; film festivalindeki üç beş filmi izleyebilirsiniz. Zaten spora, müziğe, bir şeylere kafayı takmış olan insanlar gerçek anlamıyla yaşamak için çok büyük paralara ihtiyaç duymazlar ki. Yani, mutlu bir toplum oluşturmak için, illa ki zengin bir toplum yaratmaya ihtiyaç yok elbette.

Evet, müzikten para kazanılabilir, ancak esnek olmalısınız ve işinizi ciddiye almalısınız. Her çaldığınız işi mümkün olduğunca en yüksek seviyede gerçekleştirmeli, takdimini iyi yapmalısınız. Yani çok hızlı yükselme olmuyor belki, ancak her sene santim santim ilerlemek mümkün. Bir festivale gidiyorsunuz, oradan bir kişi sizi duyuyor, başka bir yere çağırıyor. Böyle böyle kariyer yapılabiliyor. Kariyer yapma kısmı nispeten zevkli bir kısım, ancak neyi anlatacaksınız? Diyelim ki o an geldi, Montreux Jazz Festivali’nde, Brad Mehldau’nun önünde çalıyorsunuz ve onu dinlemek için gelmiş olan on bin jazz hastası sizi de dinleyecek. Ve o an geldiğinde, işte o an sizin parlama ya da sönme anınız olacak; işte o anda bu işi kotarmanız gerekiyor.

Güzel bir laf vardır: “Müzik, kelimelerin bittiği yerde başlar.” Ancak durum biraz değişti. İnsanlar yaptıkları, yapmayı düşündükleri şeyler hakkında daha çok konuşup, kendilerini daha çok anlatıyorlar. Bir müzisyenin işi esas albümü çıktıktan sonra başlıyor. Röportaj yapacaksınız, radyoya gideceksiniz, albümünüzü tanıtacaksınız, kendinizi anlatacaksınız ve tüm bunları sıkılmadan yapacaksınız. Çünkü ben şimdi bunları anlatmazsam, insanlardan bunu dinlemelerini, anlamalarını bekleyemem. Hem kendimi anlatmam, hem de işlerimi anlatmam gerekir. Tüm müzisyenlerin de bu işi ciddiye almaları şart; kim olursa olsun, kendisini anlatmaktan kaçınmamalı.

Zormuş piyano konçertosu yazmak

Tuluğ Tırpan, My Green Color’ı çıkardı, ancak öte yandan diğer projelerine aralıksız devam ediyor. Biz de onunla birlikte albümünden, jazzdan, müzikten, hayattan bahsettik. Kendisiyle tanışmaktan, sohbet etmekten, müzikle ilgili, sanatla ilgili, yaşamla ilgili fikirlerini dinlemekten çok keyif aldım, umarım siz de almışsınızdır. Tuluğ Tırpan, röportajımızın sonunda güncel olarak yürüttüğü projeleri anlattı; ona son bir kez daha kulak verelim.

14 Mayıs’ta, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın kapanış konserinde sahne alacağım; Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda Egberto Gismonti çalacağız. Geçenlerde de İzmir’de Birinci Piyano Konçertomu çaldım. Zormuş piyano konçertosu yazmak. Evet, bunu da başlık olarak kullanabilirsin, zormuş piyano konçertosu yazmak.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Temmuz 2010 tarihli 59. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar