Burak Bedikyan, ilk albümü Circle of Life’ı geçtiğimiz aylarda yayınladı. New York’ta kaydedilen albüm, tek kelimeyle dünya standartlarında bir yapıt olmuş. Şimdiye kadar The Guardian, Financial Times gibi prestijli İngiliz yayınlarının yanı sıra, uluslararası jazz dünyasında sözü çok geçen eleştirmenler ve blogger’lardan da çok olumlu yorumlar alan Bedikyan’ın Circle of Life’ını, henüz Türkiye’de piyasada olmasa da, Amazon’dan edinmek mümkün.

Burak Bedikyan

2012 yılının Nisan ayında kaydedilen bu albümde Bedikyan’a dünya çapında bir kadro eşlik ediyor: Chris Potter (s), Peter Washington (b), Bill Stewart (d). Albümün dünya standartlarında olmasının sebeplerinden biri bu line-up iken, başka bir sebebi de Bedikyan’ın besteleri.

Bedikyan, canlı performanslarına göre daha sakin, daha net bir üslup belirlemiş ünlü Danimarkalı plak şirketi SteepleChase’ten çıkan bu albümde. Sıkı swing’lerden, daha geniş yapıdaki Avrupai eserlere kadar geniş bir spektrum sunuyor müzisyen. Bedikyan’ın kendi bestesi olmayan tek parçaysa, Beatles’ın Here, There and Everywhere’i.

Bedikyan’la dört, belki de beş saati aşan bir söyleşi gerçekleştirdik. Circle of Life’ı baştan sona birlikte dinledik, albümle ilgili detaylı sohbet ettik, düşünsel anlamda müzik ve jazz hakkında fikir yürüttük, biraz da Burak’ın kendiyle ilgili vizyonunu tartıştık. Önceden de tanıdığım ve canlı performanslarını da çok beğendiğim bu müzisyenin, sadece albümünden değil, fikirlerinden etkilendim, doğrusu. Uzatmadan, hemen sözü Burak’a aktaralım…

Müzikte insanın kulaklarının açık olması lazım. Mesela öğrencilerimden çok şey öğreniyorum, belki onlar bunun farkında değil ama…Benim için bir nevi ‘back-to-basics’ oluyor, çünkü bir şeyi öğrencime göstermem için öncelikle kendi zihnimde revize etmem lazım. Öğrencilerim, aynı zamanda sadece piyano öğrencileri değil, ağırlıklı olarak başka enstrümanları çalıyorlar. Kimisi, bir gün kalkıyor, benim verdiğim bir ödevi, benim hayal bile edemeyeceğim bir şekilde getiriyor. Bu işin sonu yok: Bill Stewart da kayıt aralarında bagetle bir şeyler deniyordu, sonra kalktı piyanoya geçti, orada başka bir şeyler çaldı… Bu işin doğası bu; hiyerarşik düzende en tepede gördüğümüz müzisyenler bile, bilgiye aç. Zaten oralara gidebilmelerinin sebebi de o.

Genellikle bizim coğrafyamızda bunun tam tersi oluyor, sadece müzikte değil: politikada, siyasette, sanatın her alanında ve gündelik hayatımızda… Çok hızlı bir şekilde insanlar ‘ben oldum’ diyor ve yeni bilgilere, yeni fikirlere kendilerini kapatıyorlar. Tabi bu sebepten, sağlıklı bir usta çırak ilişkisi de tam olarak yerleşmiyor. Bunun çok büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Ben de gerçek bir usta – çırak ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gerçek anlamıyla yurt dışına çıktığımda fark ettim.

Öte yandan, Aydın Esen’le de çalışmaların oldu…

Evet, Aydın Esen benim için çok önemli bir isim. Onunla tanışmamız ve ondan ders almamın da ilginç bir hikayesi var: Üniversiteye girmeden önce, 1996 yılında, babamla bir anlaşma yapmıştık. O zamanlar aklım hep müzikteydi, babam da bunu gördükten sonra, bana Aydın Esen’in Anadolu albümünü dinletti. O zamana kadar ciddi anlamda bir Kenny Barron hayranıydım, ancak Anadolu’yu dinledikten sonra yepyeni bir dünya, yepyeni bir vizyon açıldı önümde. Her gün evde Kenny Barron’ın Sambao albümünden bir parça dinliyordum, hemen ardından Aydın Esen’in Anadolu’sundan. Hatta daha sonradan Kenny Barron’la tanıştım, onunla masterclass da yaptım, ancak Aydın Esen ve Anadolu bambaşka bir yer edindi bende.

Babam da bunun farkına varınca, bana “Sen üniversite sınavını kazan, ben de sana Aydın Esen’den ders aldıracağım,” dedi. Tabi işin ucunda böyle bir hedef olunca, ben de dershaneye giden bir öğrenci oldum. Marmara Üniversitesi’ne girdikten sonra da, babam sözünde durdu.

O dönemde Amerika’da yaşayan Aydın Esen de tesadüfen Türkiye’ye gelecekti ve Barok Sanat Merkezi’nde bir workshop verecekti. Aktif anlamda ilk zehirlenmem orada başladı. İlk dersten itibaren öğrenciler patır patır dökülüyorlardı; özellikle kulak yetisi üzerine bir takım çalışmalar sonucunda insanlar yavaş yavaş kopmaya başladı ortamdan. Üç dört günün sonunda, bu çalışmaların, uğraşıların sonunda üç kişi kaldık: Emir Işılay, şu anda zannedersem Amerika’da yaşıyor; Tolga Tüzün, Bilgi Üniversitesi’nde bir dönem müzik bölümü başkanıydı ve ben.

Çok hevesliydik, elimizden geleni yapıyorduk; derken Aydın Esen bu hevesimizden ve isteğimizden etkilendi ve workshop’ı bir hafta uzattı. Workshop’ın notları hala durur bende, bugün bile, 1996 yılında yaptığımız ödevlere bakarım zaman zaman. Onları hazmetmem, birkaç yıl sürmüştür…

2002 yılında da Bilgi Üniversitesi’nde girdim; ertesi yıl, okulun yetersiz gelmesini hissetmemle birlikte de, Aydın Esen’le tekrar çalışmaya başladım.

Burak Bedikyan, Circle of Life

Circle of Life nasıl gelişti? Benim gördüğüm kadarıyla en çok zorlanılan nokta, maddi anlamda destek aramak ve bulmak noktası oluyor. Bu konuda herhangi bir ilerleme kaydettin mi?

Ailemin ve çok yakın bir iki arkadaşımın manevi desteği hariç kimsenin yardımı olmadan bu albümü gerçekleştirdim ve bununla da gurur duyuyorum. Ayrıca, yıllardan sonra jazz dünyası için en önemli firmalardan birinin uluslararası kataloğuna giren ilk Türk müzisyen olduğumu da söyleyebilirim. Burada, çok büyük bir iş yaptım demiyorum, ancak çok büyük emekler verdim, karşılığını da alıyorum.

Bu albümü şimdi rafa kaldırdım, çok çok daha iyilerini yapmak için çalışıyorum. Firmanın patronunun teklifi üzerine, çok büyük ihtimalle onun yapımcılığında, Şubat ayında New York’a gidecek, bir ya da iki albüm daha kaydedeceğim. Ve hedefim, bu yaptığımın iki üç gömlek üstünü yapmak.

Yeni albümde ekip büyük ihtimalle değişecek; bir quartet, bir de trio albümü yapmak istiyorum. Şu anda müzisyen alternatifleri de konuşuluyor. Ancak o da daha netleşmedi. Bilirsin, bu tür firmalar, stüdyoları kapatıyor, belki de üst üste 20-30 kayıt yapıyorlar. Dolayısıyla, diğer kayıt seanslarını organize etmeden müzisyenler netleşmiyor.

Peter’ı ve stüdyoyu Ferit’in (Odman) albümünden tanıyorum; aradaki mesafe çok zorlasa da, bu müzisyenlerle sürekli olarak yazışıyorum. Elimden geldiği kadar, ilişkileri sıcak tutmaya çalışıyorum. Bill Stewart, yıllardır ismini dilimden düşürmediğim, çok beğendiğim davulculardan biri. Onunla hiç bir bağlantım yoktu, ancak emailini Kevin Hays’den aldım.

Kevin Hays’le ilgili ilginç bir hikayen var…

Genç arkadaşlara örnek olması açısından anlatıyorum, Kevin Hays’le de çok ilginç bir tanışma hikayemiz var. Kevin Hays’e müzisyen olarak, hem duruşu, hem de yapıtları bazında ciddi bir hayranlığım var; özellikle yaratıcılığını çok takdir ediyorum. Hatta Brad Mehldau’yla özdeşleştirilmiş olan bir takım yaklaşımların, sound’ların aslen Kevin’dan geldiğini de iddia edebilirim. Hatta Kevin ve Brad de çok iyi arkadaşlar, yakın zaman önce birlikte duo bir albüm kaydettiler, Modern Music isminde.

Ben Kevin’i internetten buldum ve daha sonra yazışmaya başladık. Onunla ders yapmak istedim, ancak New Mexico’da oturuyordu o zamanlar. Derken Skype üzerinden ders yapmaya karar verdik. Kevin’la Skype üzerinden 7-8 ders yaptık, çok da cüzi bir bedele. Benim hevesimi ve isteğimi gördü belki de, kendisi bir nevi burs verdi. Skype üzerinden yaptığımız dersler bile benim için çok faydalı oldu. Sonuçta isteyen herkese kaynak var. Önemli olan bağnaz olmamak, açık fikirli olmak. Size 180 derece zıt gelen bir yol bile size birçok şey katabilir. Bunun farkında olmak çok önemli.

İşte bu şekilde, Kevin’la da bir ahbaplık kurmuş oldum. Bill Stewart’ın emailini de Kevin’dan aldım. Bill de Kevin’ın yakın arkadaşı, onun trio’sunda da davulcu…

Peter, dünden razıydı zaten, o da efsane bir basçı, hem beni, hem de Ferit’i çok destekliyor.

Chris’le, İstanbul’a Dave Holland’ın ekibinde konser vermek için geldiğinde tanışmıştım. Konserin ardından kulise gidip, adamla zorla arkadaş oldum. Gezdik, dolaştık, balıklar yedik, sohbet etik. Burada ailecek ağırladım onu. Zaten çok mütevazi bir müzisyen, aynı zamanda inanılmaz bir yaratıcılık, bir deha. Ki ben mahçup olmamak adına, elimden geldiğince ona bir şey sunmak istedim, ancak bunu kabul ettirene kadar canım çıktı, “Capuccino ısmarlarsın”, falan dedi. Ancak zar zor, notaların arasına gizledim zarfı… “İki, üç şarkı çalarım,” demişti, ancak altı şarkı çaldı. Hatta, “Başka parçan var mı, istersen onları da çalabiliriz,” dediğinde, İstanbul’dan başka parça getirmediğime çok üzüldüm.

Burak Bedikyan

Burak Bedikyan

Kayıt nasıl geçti? Memnun kaldın mı?

Stüdyoyu iki günlüğüne rezerve ettim, üçüncü gün miksaj yapıldı, dördüncü gün de Alan Silverman’a kaydı mastering için kendim götürdüm. Müzisyenler o kadar yoğundu ki, bir tam gün kayıt alamadık. O yüzden, bir yarım gün aldık, o yarım gün boyunca quartet’leri kaydettik. Ertesi gün de öğlene doğru sadece Peter ile Bill geldi ve trio’ları kaydettik.

Stüdyoda çok keyifli bir ortam vardı; Chris gelir gelmez hemen kızının fotoğraflarını gösterdi, Peter da çok sıcaktı. Bill, biraz daha soğuk, biraz daha mesafeli. Zaten stüdyoyu çok iyi biliyorlardı. Ufak bir stüdyo, biraz derme çatmaydı… Bizim buradaki yüksek teknolojili stüdyoların yanında eskiydi, ancak ses çıkarmayı çok iyi biliyorlar. Hemen girdik kayda, ses hazırdı zaten. Sound check’e falan gerek bile olmadı.

Kendi alanında iyi olan jazz müzisyenleri, jazz’ın hangi stiliyle uğraşırlarsa uğraşsınlar, jazz’ın ana geleneğini, temelini, ruhunu, ortak hazinesini çok iyi biliyorlar, buna çok hakimler. Belki müzisyenin idolü Cecil Taylor’dır, free jazz çalıyordur; ama yeri geldiğinde seninle bebop da çalar, Tommy Flanagan’ın müziğini tartışır. Ama onun müziği bambaşka bir stildir. Sonuç olarak, jazz’ın kültürüne, 1940’lardan beri geçirdiği evrelere hakimdir. Modern bir icracının, çok uçuk kaçık bir icrasını dinlediğiniz zaman bile, eğer iyi bir dinleyiciyseniz, bunu hissedebilirsiniz. Bu, solo çalışına, yazmasına, dokunuşuna çok ciddi bir etkide bulunuyor. Mesela Danilo Perez’in en son Wayne Shorter ile yaptığı kayda bakabilirsin. Dizzy Gillespie, Slide Hampton, Tom Harrell’la birlikte ne kayıtları var; Pud Powell’dan, Mulgrew Miller’dan ne kadar etkilendiğini duyabilirsin. Ama bir de şimdiki Danilo Perez’i dinle, bambaşka bir üslubu olmasına rağmen, müziğinin o ince noktalarında bütün geleneği sindirdiğini, bildiğini, geleneğe hakim olduğunu duyabilirsin. En azından o temel, geleneğin farkındalık hali, müzisyenin kendi ruhundaki müziğiyle birleşince, kendi sesini yaratabiliyor. Wayne Shorter’ın o konserini dinleyen ve bu anlayışa sahip olmayan bir müzisyen, o şekilde çalabilmek için arkasındaki tecrübeyi ve tarihin verdiği birikimi hiçe sayıp, onların çaldığı gibi çalmaya çalışabiliyor. Ki jazz dilinde her dönem bazı lick’ler, bir takım line’lar moda haline geliyor. Fakat, Danilo Perez’in geçtiği evreleri, gelişimini bilmezseniz, bunu analiz etmezseniz, bir de üzerine onun gibi çalmaya çalışırsanız, o zaman müziğinizde bir boşluk oluyor. Bunu milföy gibi düşünmek lazım, aralardaki ince ince katmanlar olmadan, tadı anlaşılmıyor. Önemli olan derinliğinin, hikayesinin olması…

Burak Bedikyan

Burak Bedikyan

Albümde bir şarkı dışında tamamen senin bestelerini çalıyorsunuz.

Parçaların çoğu, son dönem şarkılarım değil. Son on küsür yıllık zaman dilimi içinde, ağırlıklı olarak bundan iki, üç yıl öncesine kadar bestelediğim eserler. Bodrum’da geçirdiğim bir kış vardı bundan birkaç sene önce, parçaların birkaçını orada yazdığımı hatırlıyorum.

Parçaları da çok basit, ana melodi ve akor şeklinde yazmıştım, hiç detaya girmeden; aynı şekilde götürdüm. Şunu istedim: tematik zenginliği olsun, güçlü melodik karakteri olsun, prova gerektiren işler olmasın. Öyle olsa da, bu müzisyenlerin leblebi gibi çalacağından eminim, ama kendi rahatlığım açısından melodik yoğunluğu daha yüksek eserler seçtim. Bir iki parçayı da hala stüdyoda yazıp düzeltiyordum, hatta Chris’e danıştığım yerler de oldu.

Hiç prova da almadık; direk kayda başladık. Bak mesela, albümün ilk şarkısı First Steps. “Merhaba”, dedik ve bu şarkıyı çalmaya başladık. Hatta ilk take’tir, grup içindeki tanışıklığımızdır, bu şarkı. Ben Bill Stewart’ı ve Chris Potter’ı müzikal anlamda bu şarkının kaydı sırasında tanıdım. Bir take daha yaptık, ancak onu çöpe attık. Albümde, bunun iki, üç tane daha örneği var: korkusuzca çaldım burada.

Aydın Esen ve Can Kozlu’dan hatırımda kalan bir şey var, kulakları çınlasın, “Bu tür adamlarla bir araya geldiğinde, bırak baba çalsın,” derlerdi. “Orada zaten bir liderlik durumu yok, sen de o akıntıya kapılmaya çalış…” Albüm kaydımızda, çaldığım müzisyenler zaten akıyordu, ben sadece ekibe ayak uydurmaya çalıştım.

Hiç prova yapmadan girdik çalmaya; sanki benim parçaları onlar bestelemiş, ya da yıllardır çalıyormuş gibi çaldılar. Çünkü acayip bir ifade zenginlikleri var. Bizim de kafa yormamız gereken şey bu bence: ifade ve anlatımsal zenginlik. Ben kendim için de hep bunu düşünüyorum. Ve gördüm ki, biz bu ifade zenginliği konusunu, sadece müzik çalışarak, sadece tekniğimzi geliştirerek çözemeyeceğiz. Orada felsefi eksikliklerimiz, hayatla ilgili eksikliklerimiz olabilir. Olay sadece pratikte bitmiyor.

Burak Bedikyan

Burak Bedikyan

Tabi ortam etkilerini de yadsımamak gerekli. Bu müzisyenler, öyle bir dünyada yaşıyor ki, her gece farklı bir müzisyenle çalıyorlar. Hayatlarının her anı, entellektüel bir beslenme içinde geçiyor. Böyle bir ortam içinde olduğunuz zaman otomatikman vizyonunuz gelişiyor. Şair de olsanız müzisyen de, etrafınızdaki insanlardan beslenmeniz gerekli. Ve bunu yapabilmeniz için de beslenebileceğiniz, yaratıcılığınızı geliştirebileceğiniz bir atmosfer içinde yaşamanız şart.

Çok önemli bir şey daha var: Amerika’da, demokratik bir ortam var, hakiki bir çok seslilik var. Müzikal anlamda, biz çok partiliğe geçtik, ancak gerçek anlamda bir demokrasi yok bizde. Orada, çok gelenekçi ortamların dışında müzisyenler, ifade özgürlüklerine fazlasıyla sahipler. Bizde, azar azar bunu yaşıyoruz. Kendi çaldığım grupların içinde bile bu özgürlüğü her zaman hissedemiyorum.

İkinci şarkıya geçelim istersen, Beatles’dan Here, There and Everywhere.

Beatles, çocukluk kahramanlarımdan. Aynı zamanda benim kafamda songwriting’in başlayıp bittiği yerlerden de biri. Bazı jazzcılar jazz’ı öldürdüğünü öne sürüp çok eleştirirler, ama ben çok severim. 2008 yılında bir Beatles projemiz vardı. New Kids on the Bop isimli triomuzla, çok sevdiğim arkadaşım Caner Kaptan – şimdi Bulgaristan’da yaşıyor – ve Ferit Odman’la birlikte çalmıştık. O projede de bu şarkıyı seslendiriyorduk.

Here, There and Everywhere, Peter’ın çok alışık olmadığı bir şarkı; bir kere swing değil, daha Avrupai. Peter, çok iyi bir swingcidir, ama bu parçada kontruapontal bir şeyler yakalamaya çalışıyor, yakalıyor da. Bill ise, bu parçada ressam gibi adeta, her hareketi fırça darbesi gibi…

Sonraki şarkı da, Do You Still Have Hope? Peki senin hala umudun var mı?

Bu şarkıyı yazdığım zaman, hayatı sorguluyordum, kendimi, amaçlarımı, hayatımı, ilişkilerimi… Ve evet! Şu anda umudum var. O zamanlar kendi kişisel dünyamda beni zorlayan konulardan arındım, aynı zamanda Ayça’yla evlendim; huzurlu bir birliktelik, huzurlu bir ev hayatı… Bu benim için çok önemliydi; dolayısıyla, evet ümidim var.

Hayatımın son iki yılı, çok daha ferah. Bir de, motivasyonum çok yüksek, hiç bu kadar da yüksek olmamıştı. Albüm yaparken de iddialı değildim, şimdi de değilim. Hatta albümü kaydettiğim günün akşamı Skype’ta Ayça’yla konuştuğum andan itibaren gerçekten şikayetçiydim. Çünkü çok mükemmeliyetçi bir insanım. Albüm bu anlamda istediğim gibi olmadı, ama iyi ki de böyle oldu, diyorum. Çünkü bunu kabullenmek, o anın bir gerçeği olarak, o andaki benim gerçekliğim olarak kabullenip sarılabilmek önemli bir zorluk. Yeni çalışmalara gebe olduğum için motivasyonum çok yüksek.

Aynı zamanda, hiç ummadığım, beklemediğim şeklide çok iyi yorumlar almaya başladım. 2012 Nisan’da kayıtları gerçekleştirdik, ancak bu yıl Temmuz’un ilk haftası gibi dünyada dağıtılmaya başladı. Araya yaz sezonu girmesine rağmen, özellikle son bir buçuk aydır albüm hakkında çok olumlu eleştiri yazıları çıkmaya başladı: The Guardian, Financial Times… Freelance çalışan bazı kritikler, bazı dergiler, blog’lar istedi. Onlara gönderdim, şimdi yeni kritik yazıların gelmesini bekliyorum… Buradaki çevremden, fikirlerine güvendiğim bir takım dinleyicilerden, programcılardan ve müzisyenlerden gelen yorumlar beni çok motive etti.

Zaten dediğim gibi bunu rafa kaldırdım ve önümüzdeki projelere heyecanla bakıyorum.

Trio nasıldı? Bir araya geldiğiniz zaman ciddi bir uyum yakaladığınız duyuluyor.

Hem Chris, hem de ses mühendisimiz Michael Brorby, albümdeki parçalar için, “Bunlar baya şarkı,” dediler. “Bir süredir, böyle melodik, basit eserler duymuyorduk,” dediler. Daha kompleks yapılara, armonilere, detaylara gittikten sonra, tekrardan basit bir dünyaya geri dönmek kolay olmuyor. Onlar için de daha sade bir şeyler duymak, dinlendirici, nefes verici bir yenilik oldu.

Aydın Esen, “Parmaklar akar gider,” derdi, asıl olay onları zaptetmek, durdurabilmek. Çalmadığınız anlar, çaldığınız anlara göre daha değerli.

Hem Bill, hem de Peter, trio olarak felaket bir rahatlık sağlıyorlar. Mesela, For Old Times Sake’te, elimden geldiğince temayı temiz, net çalmaya çalıştım. Solosunda da, tematik bir varyasyon gibiymiş gibi çalmaya çalıştım. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır, ancak zorlamasız, akan bir tema oldu. Peter zaten çapa gibi, çok sağlam bir temel. Bill ise, ince ince işliyor, pek hissettirmiyor ancak biraz da yaramaz çocuk gibi. Bill ve Peter sanki kasten bir adım sizden gerideymiş gibi geliyorlar. Sonuçta onlar da sizin öne çıkmanızı istiyor, ben de bu ahenk içerisinde elimden geldiğince aralarından süzülmeye çalıştım…

Önder Focan, Burak Bedikyan

Önder Focan, Burak Bedikyan

Öte taraftan, seni rahat hissettirelim derken suya sabuna dokunmadan da çalmıyorlar; kendi üsluplarını da ortaya koymaktan çekinmiyorlar. Tabi albümü dinleyince, birisi bana bu ekip beş yıldır, New York’ta ara sıra sahne alıyor, birlikte çalmaya alışmış, dese hiç şaşırmazdım.

Aslında Here, There and Everywhere hariç, bu parçaların hiç birini stüdyoya, kayıt günü gelene kadar hayatımda, evde dahi hiç çalmadım. Hatta bazılarının notalarına bakarak çaldım kayıtta…

Bu çok büyük bir risk değil mi?

Evet, önemli bir risk tabi ki benim için bu. Ama şunu unutmamak lazım ki, bu kalibredeki müzisyenler, etrafını sardıkları zaman, öncelikle çok güvenli bir ortamdasın. Öyle bir virtüözlükten bahsediyoruz ki, onların önüne ne koyarsan, hemen çalacak seviyedeler. Algıları çok açık, hemen parçanın ruhunu, dilini, üslubunu kavrayıveriyorlar.

Ben onlara parçaları anlatırken, teknik anlamda bir anlatı yapmadım, sadece ne zaman yazdığımı, yazarken aklımda ne olduğunu, ne düşündüğümü anlattım. Peter not bile almadı, Bill notalara bakmadan çalıyordu zaten, Chris’i konuşmamıza gerek bile yok. Chris’in benim albümümde çalmayı kabul etmiş olması, benim için başlıbaşına bir onur. Hayatında ilk defa duyduğu, ilk defa karşılaştığı notaların, melodilerin bu kadar hakkını vererek çalmak her babayiğidin harcı değil. Hatta bazı parçaların ruhunu benden bile daha fazla kavradığını söylemek mümkün.

Mesela 7/8’lik, 5/8’lik ve 9/8’lik değişimleri olan bir parça var; çok az da olsa bizim toprakların kokusu hissediliyor. Bu da çok kasti olan bir şey değil, sadece çok efkarlı bir zamanımda Bodrum’da bestelemiştim bu parçayı. İsmi de Melancholia… Öyle bir çaldı ki Chris, o ifadeyi, müziği hissettiği kolayca anlaşılıyordu. Bu da müziğin evrensel olduğunun bir kanıtı: Türkiye’de doğmuş büyümüş ve farklı etnik kökenlere sahip bir müzisyen, Amerikalı bir müzisyenle bir araya geliyor New York’ta ve konuşmadan anlaşabiliyorlar. Hakikaten aradaki sınırları kaldırıyor müzik ve bütün müzisyenler o anda ‘bir’ olduğunu hissediyor. Nasıl bir hikaye anlatılmış, o hikayeyi kavrayıp, hemen devamını getiriyorlar. Hep renk arayışı içindeler.

Öyle bir kayıt seansı olabilirdi ki bu, ben aralarındaki en çömez müzisyen olarak ofsaytta kalabilirdim. Bunu rahatlıkla yapabilecek güçteler. Bu tamamen müziği neden yaptığınıza, niye orada olduğunuza bağlı… Bu müzisyenler hakikaten bana kenetlendiler, burada ciddi bir müzisyen grubundan bahsediyoruz ve bu albüm, bu kayıt ne tamamen benim, ne de Chris’in eseri: Bu bir takım çalışması.

Burak Bedikyan

Burak Bedikyan

Bir de TF var bu albümde, Tommy Flanagan’a ithaf ettiğin parçan. Tommy Flanagan’la olan tanışıklığından bahsedebilir misin?

Tommy Flanagan, Detroit ekolünü temsil eden bir piyanist. Detroit ekolü de, benim baş tacım; Bud Powell, Hank Jones gibi müzisyenler de bu ekolden gelir. Tommy Flanagan aynı zamanda ilk dinlediğim jazz piyanistlerinden biri. Henüz lise yıllarında babamın jazz plaklarını karıştırırken, Eroll Garner, Oscar Peterson, Kenny Barron’ın albümleri ortaya çıkmıştı. Daha sonra da Tommy Flanagan’ı dinledim ve beni çok etkiledi. Biliyorsun, “jazz şairi” diyorlar ona.

Albümün kaydında, çalmaktan çok sohbet ettik aslında. O da benim için çok yatıştırıcı faktör oldu. Peter da bu sırada, Tommy Flanagan’la çalıştığı zamanlardan hikayeler anlatmaya başladı. Ben de hemen TF parçasını anlattım. Peter, bunun üzerine, parçada tam da kendi hakim oldugu stili yansitan çok güzel bir solo çaldı.

Hatta eğer yanılmıyorsam, TF ve Melancholia parçaları, Amazon’da en çok tıklanan, indirilen parçalar oldu.

Melancholia demişken, biraz da bizim topraklarla ilgili hikayeye gelmek istiyorum. Çok büyük ihtimalle batılı müzisyenler, prodüktörler ya da dinleyiciler, bir Türk müzisyenin albümünü dinlediklerinde, bir takım dünya müziği fikirleri duymayı bekliyor olabilirler. Hiç değilse, Tigran Hamasyan gibi, jazz ile kendi topraklarının müziklerini birleştiren bir üslup beklentisi içinde olabiliyorlar. Burak Bedikyan ve Circle of Life söz konusu olduğunda ne düşünüyorsun?

Birlikte çaldığım müzisyenlerin bu şekilde bir beklentisi ya da talebi yoktu. Ancak kayıttan sonra Chris’le sohbet ederken, bana en çok Melancholia’yı beğendiğini, hatırında en çok bu parçanın kaldığını söyledi.

Şunu açık söyliyeyim, ben Türk müziği geleneğinden gelmiyorum. Öyle bir yakınlık da hissetmiyorum, ama özel olarak da uzakta durmuyorum. Aslında bizim toprakların havasını çağrıştıran bölüm de çok kısa, belki bir dakika, ama dinleyen üzerinde yine de bir etki bırakıyor. Albümle etnik bir bağlantı kurulcaksa, tek ilişki bu ölçülerde.

Bizde çok seslilik olmadığı için, bizim müzisyenlerimiz de tek hattaki melodinin hakkını nasıl vereceğini iyi biliyor. Bize belki biraz daha klişe geliyor bu şarkılar, ancak bu topraklarda büyümemiş bir Amerikalı jazz müzisyeni için çok yeni, taze gelebiliyor, ona dokunuyor ve o da farklı çalıyor. Mesela Chris Potter’ı bugüne kadar böyle bir solo çalarken duymamıştım.

Burak Bedikyan

Burak Bedikyan

Ben de duymamıştım! Peki, albüme ismini veren Circle of Life?

Dönüp dolaşıp hep aynı şeyler başımızdan geçiyor; aslında birbirimizden çok ayrı insanlar, çok farklı varlıklar değiliz ya da çok farklı hayat deneyimleri yaşamıyoruz. Farklı bireyler olduğumuzu zannetmemize rağmen, hepimiz o aynı döngünün içinde, aşağı yukarı aynı deneyimlerin içinde hep aynı senaryoda birleşiyoruz. Ben hepimizin birbiriyle bir şekilde bağlantılı oluğuna inanıyorum.

Biraz da Budizm ve Hinduizm gibi doğu öğretilerine gönderme var Circle of Life’da. Çünkü ben çocukluğumdan bu yana, hem kitabi öğretilerin, hem de kitabi olmayan öğretilerin aynı bilgi kaynağına dayandığı inancı ve bilgisiyle büyütüldüm. Ailemin yarattığı bu özgür düşünce ortamı, benim de düşüncelerim ve inanışlarım konusunda esnek ve geniş olmamı sağladı. Circle of Life, biraz da doğu felsefelerinde bahsedilen, insanoğlunun ruhsal bir evrimin parçası olduğu fikrine bir gönderme yapıyor.

Albümdeki parçaların hem başlıklarını, hem de sıralamalarını bir anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde yaptım. Gelişigüzel bir yapı izlemedim, gerçekten temalarına, hikayelerine göre sıralandırdım. Kapanış parçası da Hrant Dink’e ithafen yazılıp çalındı.

Sololarda da hep dikkat ettim; normalde sahnede aldığım riskleri almaya cesaret edemedim. Ayrıca, buna gerek de olmadığını hisettim. Çünkü seçilen materyallerin tematik özellikleri de çok kuvvetli; dolayısıyla ben de şarkı gibi solo çalmaya çalıştım.

First Steps, Prayer for Foregiveness ve Circle of Life’ta, biraz daha risk alan, biraz daha modern bir yaklaşımım oldu belki. Kulüplerde beni dinleyen dinleyiciler, biraz daha bu üç parçada o Burak Bedikyan’ı bulabilirler.

Ama bundan sonra kaydedeceğim trio albümümde daha güncel bestelerime yer vereceğim. Ayrıca, biraz daha kurgusal, matematik tarafının da ağır basacağı işler olsun istiyorum. Sonuçta işin entellektüel boyutu da var, onu da takip ettiğimi ve onunla ilgili kafa yorduğumu da paylaşmak istiyorum. Dünya sahnesinde olup biten bir şeyler var, onları da es geçmemek lazım. Biraz da kabul görmek ve o kanallara girebilmek  adına böyle bir sunum yapmak gerekiyor. Zaten Aydın Esen ile yaptığım çalışmalarla da bunu biriktirdim, onu da Prayer for Foregiveness’ta da duyabilirsin.

Burak Bedikyan

Burak Bedikyan

SteepleChase, kataloğunda Kenny Drew, Chet Baker, Stan Getz, Tom Harrell, Thad Jones, Tete Montoliu, Bud Powell, Dexter Gordon, Paul Bley, Stanley Cowell, Cedar Walton, Niels-Henning Ørsted Pedersen ve Archie Shepp gibi müzisyenleri barındıran çok önemli bir plak şirketi. Kayıt bittikten sonra SteepleChase ile anlaşma sürecin nasıl ilerledi?

Kayıtlar bitti, ben de farklı firmalarla görüşmeye başladım. Aslında kaydı Amerikalı müzisyenlerle gerçekleştirdim, ancak albümün daha Avrupai bir havası oldu. Ben de Amerikalı değilim zaten. Bu şekilde düşünürken, hem Amerika’dan, hem de Avrupa’dan beğendiğim bazı şirketlerden olumlu geri dönüşler geldi. Kimisiyle çıkış tarihleriyle ilgili mutabık kalamadık, kimisiyle de başka konularla ilgili. En son SteepleChase ile birlikte çalışmaya karar verdim. Çok doğru, çok iyi bir seçim yaptığıma inanıyorum. Şu anda da Şubat’taki planlarımızı yapmaya başladık SteepleChase’in sahibi Nils Winther ile…

Yeni albüm kayıtları yapmayı planladığından bahsettin. Sırada bu proje mi var?

Albüm kaydı sırasında bana fazla gelen durumlar da oldu açıkçası. Kendimi daha çok yetiştirmem lazım, özellikle de rahatlayabilmem lazım. Sonuçta, böyle bir durumda olduğunda çırılçıplaksın. Birlikte çaldığın insanlar zaten buna en başından niyetli. Orada, hep bir şeyler yakalamak, ortak bir şeyler bulup onu işlemek, bir güzellik varsa onu keşfedip yüceltmek hedefimiz. Çok yoğun bir icra oldu, doğru; ama çok daha yoğunları olabilir. Düşünsene, bu adamlarla birlikte oturup kalktığını, aynı ortamda, aynı havayı soluduğunu, aydan aya bile olsa bir yerlerde sahne aldığını… Henüz birbirini çok iyi tanımayan dört müzisyen arasında böyle bir bağ kuruluyorsa, üç dört defa birlikte çaldıktan sonra neler yapılabileceğini hayal etmek bile beni çok heyecanlandırıyor.

Bu albüm benim kafamdaki hedeflerin yakınından bile geçmiyor, çok daha büyük hedeflerim var. Ama benim açımdan, farklı bir konsantrasyon ve hazırlıkla, başka türlü bir ruh haliyle daha neler ortaya çıkarabileceğimi bana gösterdi. Öyle bir yoğunlukta, tekrardan benzer bir ortama kendimi attığım zaman, hem kendi içimdekini, hem de birlikte çalıştığım müzisyenleri daha iyi dinleyip, daha iyi, çok daha derin işler ortaya çıkarabileceğime inanıyorum.

Sonuçta bu albüm için seçtiğim parçaların dörtte üçü, bu tarz bir etkileşime çok da imkan sağlayan yapılar değil. Ama başka türlü, daha özgür, daha ferah yazılarda, müzisyenler daha da özgürleşebiliyor.

Ben bu albümü öncelikle kendim için yaptım. Kendi hedeflerim doğrultusunda da azimle ilerlemeye kararlıyım. Müziğimi belli bir coğrafyayla sınırlandırmak istemiyorum, sonuçta müzik evrensel bir olgu ve ben de kendi müziğimle ilgili böyle düşünüyorum.

Sonraki kayıtlarım, Bill ve Chris’le olmasa bile, o kalibrede, o seviyede insanlarla çalmak isterim. Kenny Barron, seneler önce İstanbul’a geldiğimde, hiç unutamayacağım bir şey söylemişti: “Müzikal kariyerinde, birlikte çaldığın toplulukların içinde hep en vasat, en acemi, en kötü müzisyen sen ol. Her zaman kendinen kat be kat müzisyenlerle bir arada olmaya, onlarla çalmaya, onların arasına kendini kabul ettirmeye bak. Ne zaman bir gruptaki en deneyimli, yetkin müzisyen sensin, o zaman hiç bir şey öğrenemezsin. Ama kendinden daha kabiliyetli, vizyonu açık, tecrübeli müzisyenlerle birlikte olursan o zaman gerçek anlamda bir şeyler öğrenirsin.”

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ekim 2013 tarihli 71. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar