Cassandra Wilson, 25 Eylül-12 Ekim tarihleri arasında gerçekleşmekte olan 23. Akbank Caz Festivali’nin en önemli konuklarından. Harriet Tubman topluluğuyla birlikte çıktığı “Black Sun” turnesinin İstanbul ayağında Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda jazz severlerle buluşacak olan Wilson’a bu gecede Brandon Ross (g, v), Melvin Gibbs (b) ve JT Lewis (d) eşlik edecek. Ben de, Wilson’ın 6 Ekim akşamında gerçekleşecek olan konserini fırsat bilerek, iki Grammy ödüllü bu özel müzisyenin geçmişi ve müzik kariyerinden kısaca bahsetmek istiyorum. Besteci, söz yazarı, vokalist, gitarist Cassandra Wilson’ın başarılar dolu kariyerinin yanı sıra, biraz da müzik anlayışını kavramak, kuşkusuz müziğini daha da anlamak ve sevmek için bize yol gösterici olacaktır.

Cassandra Wilson, 1955 yılında, Mississippi’de müzikle epey haşır neşir bir ailenin en küçük kızı olarak dünyaya geldi. Babası Herman Fowlkes Jr, müzik öğretmeni olmasının yanı sıra yarı profesyonel bir gitarist ve basçıydı; annesi Mary McDaniel ise, bir ilkokul öğretmeni. Annesinin Motown tutkusu, babasının da jazz’a olan hayranlığı, küçük Cassandra’nın doğduğu ve büyüdüğü evin, sürekli güzel tınılarla dolmasına yol açıyor, Cassandra’nın içindeki müzik aşkını daha da alevlendiriyordu.

Wilson’ın müzik sevgisinin oluşması, müzik yapma isteğiyle yanıp tutuşması açısından o yıllar çok önemliydi:

Farish Street’te, babamın düzenli olarak çaldığı bir kulübe gittiğimi hatırlıyorum. Orada kendimi çok farklı hissediyordum ve müzisyen olmamın sebebi de işte tam olarak bu duyguydu… O zamanlar güneyde, hala siyahlarla beyazlar arasında ayrımcılık hakimdi ve biz ancak kendi topluluğumuz içinde yaşayabiliyorduk. Öte yandan içinde bulunduğumuz topluluk, son derece heyecanlı, enerjik ve ruh doluydu. Ben de, hep o günlerin anılarını yeniden yakalamak ve o gün yaşadığım duyguları tekrardan hissetmek için müzik yapıyorum.

Cassandra Wilson

Wilson’ın ilk müzik eğitimi, altı yaşında piyano çalmasıyla başladı. Ardından ortaokul yıllarında, okul bandosunda ve orkestrasında klarinet çalan müzisyen, piyano ve klarinete tam olarak ısınamadı. Aklında asıl olan gitar çalmaktı. Ancak, babasından kendisine gitar çalmayı öğretmesini istediğinde, büyük bir sürprizle karşılaştı: Babası, ona gitar dersleri vermek yerine, kendi kendine bu enstrümanı öğrenmesi gerektiğini söyleyerek onu Mel Bay’in metot kitaplarına yönlendirdi. Wilson da gitarı kendi çabasıyla, içgüdüsel bir şekilde keşfetti. Bu şekilde gitar çalmayı öğrenmesi de, onun kendi sesini oluşturmasına, kendi duygularını ve düşüncelerini şarkılara aktarmaya başlamasına yol açmıştı.

Müzisyenin müzikle olan ilişkisi, sadece gitar çalarak da gelişmedi. Bir yanda folk üslubu çerçevesinde kendi bestelerini yapıyor, öte yandan da okulda gerçekleşen müzikallerde sahne alıyordu. Özellikle, ırk ayrımcılığının yeni yeni azalmaya başladığı bir dönemde, siyah bir öğrenci olarak The Wizard of Oz’un ana karakteri Dorothy olarak bu müzikalde yer alması, Wilson’ın alışılmışın dışına çıkmaya gönüllü olduğunun işaretlerinden biriydi.

Cassandra Wilson, Millsaps College ve Jackson State University’de iletişim eğitimi aldı. Formal bir müzik eğitimi hiç bir zaman olmadı, ancak üniversite yıllarında yerel barlarda, farklı topluluklarda solist olarak yer alıyor, R&B, funk ve popüler şarkılar söylüyordu. İlk defa jazz söylemesi, Mississippi’deki The Black Arts Music Society’nin konserine denk gelmişti. Formal müzik eğitimi henüz o yıllarda sınırlı olsa da, eğitimin önemini hiç bir zaman yadsımayan müzisyen 2007 yılında, 52 yaşında, Millsaps College’dan onur doktorası derecesi aldı.

Cassandra Wilson

Wilson, 1981 yılında New Orleans’a taşındı ve yerel televizyon kanalı WDSU’nun halka ilişkiler direktörü olarak çalışmaya başladı. O dönemdeki yol göstericileri arasında Alvin Batiste, Earl Turbinton ve ünlü Wynton ve Branford Marsalis kardeşlerin babası Ellis Marsalis de vardı. Bu üç isim, Wilson’ı müzik kariyerini geliştirmesi ve bu tutkusunun peşinden gitmesi konusunda yüreklendiriyordu.

1982 yılında, 27 yaşında New York’a taşındı müzisyen. Birçok jazz müzisyeni gibi, New York’ta bulunmak Wilson için büyük bir fırsat olsa da, kolay değildi bu ortamda diğerlerinin arasından sıyrılmak. Zaman zaman sahne alıyor, aynı zamanda emprovizasyon yetkinliğini geliştirmek için yoğun bir şekilde çalışıyordu. Tromboncu Grachan Moncur ile yaptığı ear training çalışmalarıyla birlikte phrasing’ini ve emprovizasyon yeteneklerini daha da kuvvetlendirdi. Bu dönemde, Charlie Parker’la da birlikte çalmış olan piyanist Sadik Hakim’le jam session’lara katılıyordu.

New York’taki bu yıllarında Steve Coleman’la da sıkı bir dostluk kurdu Wilson; ve bu sayede Coleman’ın liderliğini üstlendiği, Greg Osby’nin ve Geri Allen’ın da dahil olduğu M-Base’in solisti oldu. M-Base’in müziği, ilk anda jazz’dan çok pop gibi kulağa geliyordu, ancak grup aslen rock ve funk’tan aldığı fikirleri bir araya getirmiş, kompleks bir armoni yapısı içinde kendine has bir yapı oluşturmuştu. M-Base, yeni bir “siyahi müzik” oluşturmak için yola çıkmıştı: hem geleneksel, hem de geleceğe dönük, ruhani ama aynı zamanda gündelik hayata dair kurguları bir arada içinde barındırmayı amaçlıyordu. Her ne kadar M-Base’in müziğinin ana odak noktası, vokal olmasa da, Wilson, yarattığı ses dokusu, emprovizasyon yeteneği ve söz yazma kabiliyetiyle, ortaya çıkan eserlere çok önemli katkılarda bulunmaktaydı. Wilson’ın sonraki dönemde yaptığı solo çalışmalarında benimsediği üslubu genel anlamda müziğinde M-Base’in etkileri de hissedilmektedir.

1985 yılından 1987’ye kadar Coleman’ın albümlerinde yer aldı Wilson: Motherland Pulse (1985), On the Edge of Tomorrow (1986), World Expansion (1986), Sine Die (1987). M-Base’le yaptıkları tek kayıt ise Anatomy of a Groove’du (1992).

Cassandra Wilson

Wilson, aynı dönemde M-Base ve Coleman’ın dışında başka projelerle de iç içeydi. Örneğin, Henry Threadgill’in New Air isimli avant-garde trio’suyla turneye çıktı ve 1987 yılında Air Show No.1 albümünü kaydetti. Wilson, M-Base’deki çalışma arkadaşları gibi, Münih merkezli prodüksiyon şirketi JMT ile anlaştı, ilk solo albümünü de bu firmadan 1986 yılında yayınladı: Point of View. Bu albümde Wilson’a, Steve Coleman, Grachan Moncur III, Jean-Paul Bourelly, Lonnie Plaxico ve Mark Johnson eşlik ediyordu.

Wilson, Point of View’dan itibaren de, solo kariyerinde ağırlıklı olarak kendi bestelerini yorumladı. JMT kayıtlarında, kendi bestelerinin yanı sıra, Steve Coleman, Jean-Paul Bourelly ve James Weidman kompozisyonlarına da yer vermekteydi. Aynı zamanda, ara sıra da standartlar çalarak, jazz geleneğine selam gönderiordu. JMT, Wilson’ın kendi sınırlarını zorlamasına, üslubunu genişletmesine ve zorlayıcı, yeni formatlar denemesine yol açmıştı. Böylelikle, sadece bir jazz vokalisti olarak kalmak istemediğini – ki bunun kötü bir şey olmadığının da bilincindeydi – daha da anlamıştı müzisyen.

M-Base’den sonra, JMT ile yaptığı kayıtlar sayesinde, müzik eleştirmenlerinden pozitif yorumlar almaya başlamıştı, ancak en ciddi anlamdaki çıkışı bir grup jazz standardını kaydettiği Blue Skies (1988) albümüydü. Bir kere ekip çok sıkıydı: Piyanoda bir süre önce kaybettiğimiz deha Mulgrew Miller, basta Lonnie Plaxico ve davulda en son ülkemize Dünya Jazz Günü sebebiyle gelen Terri Lyne Carrington vardı. Wilson, bu albümde Sweet Lorraine, I’m Old Fashioned ve I Didn’t Know What Time It Was gibi standartları kendine has üslubuyla, yeni bir enerji katarak yorumladı. Erken dönem jazz üslubunun Betty Carter’dan etkilendiği gerçeği, bu albümde açık bir şekilde ortaya çıkmaktaydı. Aynı yıl Billboard, Blue Skies’ı yılın jazz albümü seçti.

Cassandra Wilson

Bir düşünün: Jazz dünyası, sizi ‘yeni Betty Carter’ olarak tanıtıyor, isminize ve yeni albümünüze sayfa sayfa olumlu eleştiri yazısı döşeniyor. Ve siz, yirmi yıllık müzik kariyerinizde bir daha tamamı standartlardan oluşan bir albüm kaydetmiyorsunuz. Cassandra Wilson, JMT kayıtlarından oluşan 2002 yılındaki Sings Standards albümüne kadar, hiç bir zaman bir mainstream jazz şarkıcısı olmadığını vurgularcasına, bir daha tamamı jazz standartlarından oluşan bir albüm yayınlamadı. O ‘yeni Betty Carter’ olmak istemiyordu, sesi, tonu ve üslubu Carter’dan esinler taşısa da. O, Cassandra Wilson olmak için müzik yapmayı seçmişti ve bugün baktığımızda, otuz yılı aşkın müzik kariyeri sonucunda onun ‘Cassandra Wilson’ olduğunu görüyoruz.

Aynı dönemde, JMT’den Days Aweigh (1987), Jumpworld (1989), She Who Weeps (1990), Live (1991), After the Beginning Again (1992) albümlerini, Columbia’dan ise Dance to the Drums Again (1992) albümünü kaydetti.

Blue Skies ile Blue Note’un efsanevi yöneticisi Bruce Lundvall’ın ilgisini çekmişti Cassandra Wilson. Ve bir Lundvall keşfi olarak, 1993 yılında ünlü Blue Note firmasıyla anlaştı. O dönemden itibaren de, kaydettiği albümlerde, kendi sesine daha çok yer veriyordu. Blue Note’un desteğiyle albüm satışlarında ciddi bir seviyeye ulaşmış ve bu şirketin önde gelen müzisyenlerinden biri olmuştu (aynı dönemde Diane Reeves’in de Blue Note’la çalışmaya başladığını da  hatırlatalım).

Blue Note’tan çıkardığı ilk albüm Blue Light ‘Til Dawn’du (1993). Bu albümle birlikte türler arası geçişleri daha da dikkat çekmeye başladı müzisyenin. Kendi bestelerine yer veriyor, seyrek de olsa jazz standartları söylüyordu, ancak blues, pop, dünya müziği, farklı etnik müzikler ve country’den esinleniyor, geniş bir perspektiften bakan bir müzik üslubu oluşturuyordu.

Wilson’ın Lundvall ile tanışması ve ilk albümünün kayıt hikayesi de çok ilginç. Önceleri, M-Base tarzında bir proje yapmayı düşünmüş Wilson, ancak Lundvall, “Neden akustik bir albüm yapmıyorsun? Birlikte çaldığın topluluk çok iyi, ancak biz şu anda müzikal anlamda bir demokrasi aramıyoruz; aradığımız senin sesin. Biz sadece seninle anlaştık ve senin gerçek sesini bu albümde duyabilmek istiyoruz,” diyerek Wilson’ı ikna etmiş.

Cassandra Wilson

Cassandra Wilson

Blue Light ‘Til Dawn’un başarısındaki başka büyük bir pay prodüktör Chris Street’in şüphesiz. O dönemde geçinebilmek için aynı zamanda müteahhitlik yapan Street’le bir gün yaşadığı binanın lobisinde karşılaşan Wilson, Street’in bakış açısından ve kendine güveninden etkilenmiş. Müzisyen, Bruce Lundvall’e giderek şöyle demiş: “Bu albüm için kiminle çalışmak istediğimi bulum: Chris Street, benim binamda yaşayan bir müteahhit…” Lundvall çok şaşırsa da, önsezileri bu birlikteliğin gelecek vaadettiğini söylemiş; You Don’t Know What Love Is ve Van Morrison bestesi olan Tupelo Honey parçalarının demo kaydını yapmalarına izin vermiş. Ortaya çıkan sonuç o kadar iyiymiş ki, albümü aynı ay içinde kaydetmişler.

Wilson’ın benim de favori albümü olan 1996 tarihli New Moon Daughter, ona En İyi Vokal Jazz Performansı dalında Grammy Ödülü’nü kazandırdı. Bu albümü ve artık kendini fazlasıyla kanıtlamış olan Cassandra Wilson’ın etkisiyle, en sert jazz kritikleri bile, belli bir ciddiyete sahip bir jazz vokalistinin folk, country, soul, R&B ya da dünya müziklerinden etkilenebileceğine inanmaya başlamıştı.

Wilson, New Moon Daughter’ın ertesi yılı, Wynton Marsalis’in ödüllü projesi Blood on the Fields’ta yer aldı ve Marsalis’le birlikte uzun bir turne yaptı. Blue Note ile yıllardır çalışmaya devam eden müzisyen, geçtiğimiz 15 yıllık süreçte, Rendezvous (1999), Belly of the Sun (2002), Glamoured (2003), Thunderbird (2006), Loverly (2008) ve Silver Pony (2010) albümlerini kaydetti.

Müziğinde bire bir hissedilmese de, Miles Davis, Wilson’ın en önemli ilham kaynaklarından biridir. Müzisyen, 1989 yılında JVC Jazz Festivali’nde Davis’ten önce sahne almıştı; hala en ilgi çeken anılarından biri olarak bu geceyi anlatmayı sever. 1999 yılındaysa, Miles Davis’e ithaf ettiği Traveling Miles isimli, Lincoln Center’da Davis’in anısına verdiği konserlerin kayıtlarından oluşan albümü yayınladı. Hatta bu albümdeki eserlerin hepsi Miles Davis bestelerinin, Wilson’ın üslubuyla yoğrulmuş halidir.

Cassandra Wilson, müzik kariyeri boyunca Steve Coleman’ın ve M-Base’deki arkadaşlarının yanı sıra, Robin Eubanks, Dave Holland, Rod Williams, Courtney Pine, David Sanchez, Kurt Elling, Wynton Marsalis, Angelique Kidjo, Bill Frisell, Elvis Costello, Regina Carter, Don Byron, Terence Blanchard, David Murray, Charlie Haden gibi isimlerle sahne aldı, kayıtlar yaptı. Junior ve The Score filmlerinde de yer alan müzisyen, 2001 yılında Time Dergisi tarafından Amerika’nın En İyi Vokalisti seçildi, Montreal Uluslararası Jazz Festivali’nde Miles Davis Ödülü’nü kazandı, ve 1994-96 yıllarında Down Beat dergisi tarafından Yılın Kadın Jazz Vokalisti seçildi. Wilson’a, ikinci Grammy’sini ise, 2009 yılında Loverly albümü kazandırdı.

Cassandra Wilson

Wilson’ın üslubu, şarkı seçimi ya da genel anlamda yaptığı müzik, daha konservatif jazz dinleyicilerinin zevkine hitap etmeyebilir. Ancak, birçok genç müzisyenin Norah Jones ve Diana Krall’ı takip ettiği, onların izinden gittiği bu dönemde, Cassandra Wilson gibi müzisyenlerin olması, müzik dünyamızı genişletiyor, çeşitlendiriyor, renklendiriyor.

Wilson’ın kuvvetli kontraltosu, kariyeri boyunca daha da güçlendi, aynı zamanda tekniği ve yeteneği tonlar arası geçiş yapmasına, hecelerin vurgularını rahatlıkla değiştirmesine ve bir anda ses rengini farklıklaştırarak söylediği eserin duygu durumunu 180 derece değiştirmesini sağlıyor. Harika bir tınısı var sesinin; çok kendine has ve özel. Blue Note’la uzun yıllar çalışmasının temel sebeplerinden biri de hem kendine özgü sesi, hem de yaptığı farklı işler, elbette.

Tekrarlamak gerekirse, hikayesinden kısaca bahsettiğim Cassandra Wilson, Akbank Caz Festivali’nin en önemli konuklarından biri, kuşkusuz. Böyle bir müzisyeni canlı izleyecek olmanın da son derece heyecan verici olduğunu düşünüyorum. Son olarak, müziğiyle duyguları arasına bir duvar örmeyen, tam tersine kendini tamamen açarak, dinleyicisiyle bir olan müzisyenin sözlerine kulak verelim:

Duygularımı, yaptığım işten ayrıştırmanın herhangi bir faydası olmadığının farkına vardım, çünkü benim işim bu: İşimi yapabilmem, üretebilmem için duygularımı kullanıyorum. Ardından duygularımın gerçekleşmesine, hissetmeme izin verdim. Önce çok büyük bir endişe, sıkıntı, sabırsızlık, korku ve acı vardı. Bu duyguların birini hissediyorsunuz ve müziğın, inanılmaz bir dinlendirici, sakinleştirici etkisi oluyor. Müzik sizi sakinleştirebilir, koruyabilir ya da bütün bu bahsettiğim kuvvetli duyguları yaşamanız için size bir alan oluşturabilir.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ekim 2013 tarihli 72. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar