Kerem Görsev’in, ‘hayal kahramanı’ olarak adlandırdığı efsanevi piyanist Bill Evans’a adadığı, To Bill Evans albümü yayınlandı. Quartet West’ten ve Kerem Görsev’in önceki albümü Therapy’den de tanıdığımız Alan Broadbent’in aranjmanlarını ve orkestrasyonunu yaptığı bestelerin kaydı, Mart ayında Prag’da gerçekleşti. Kerem Görsev, Alan Broadbent, Kağan Yıldız ve Ferit Odman’la birlikte Prag Filarmoni Orkestrası da, parçaların kayıtlarında yer aldı.

To Bill Evans, Kerem Görsev için çok önemli ve özel yeri olan bir albüm. Hem, her fırsatta hayranlığını dile getirdiği Bill Evans’ın ruhunu içermesi, onun hissiyatını taşıması, hem de çok sevdiği bir müzisyen olan Alan Broadbent’le çalışmış olması bu albümü daha da özel kılıyor.

Şubat’ta, Broadbent ile uzun bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Önceki sayımızda yer alan bu söyleşide, Broadbent, bana albümle ilgili çok heyecanlı olduğunu söylemiş, Kerem Görsev’le çalışmanın da onun için çok keyifli olduğunu anlatmıştı.

Kerem Görsev ve ben

Kerem Görsev, ben ve Bill Evans

To Bill Evans özel bir kayıt. Alan Broadbent’in dokunuşu, yarattığı özel hissiyat, albümü etkisi altına almış. Görsev’in besteleri, Broadbent’in yazıları ve tüm ekibin çalışıyla, To Bill Evans, defalarca, defalarca keyifle dinlenilebilecek bir yapıt haline gelmiş.

Albümün yayınlanmasıyla birlikte, Kerem Görsev’le, evinde, piyanosunun başında uzun uzun konuştuk. Ara sıra parçalardan bahsederken, konuşmayı bıraktı, piyanoya döndü ve eserlerden bölümler çaldı. Benim soru sormama gerek kalmadan, uzun uzun anlattı albümün oluşma sürecini, duygularını, besteleri, yazım ve üretim sürecini. Temmuz’daki Uluslararası Caz Festivali’nde de sahne alacak olan Görsev’in yeni albümünü şiddetle tavsiye ediyor, sizleri röportajımızla başbaşa bırakıyorum.

Albümün hikyaesini anlatabilir misiniz? Bill Evans tribute albümü yapma fikri uzun zamandır aklınızda mıydı, yoksa yeni ortaya çıkan bir proje mi?

Yeni hissettim. Aslında Bill Evans’ın müziğiyle tanışmam 1970’li yılların ortalarına denk geliyor. Ağabeyimin akademide okuyan arkadaşı, ressam ve fotoğrafçı Ali Arif Ersan’ın harikulade bir plak koleksiyonu vardı. O da bana bu müziği sevdirmek için, kasetli teyplere plaklardan kayıtlar yapardı. Bana Bill Evans’ın Since We Met isimli albümünü getirdi, dinleyince de çok etkilendim. Çünkü Bill Evans, Ravel ve Debussy kokuları içinde olan, çok başka bir tuşeye sahip, çok başka bir armoni anlayışı olan, çok değişik bir müzisyen.

Evans’ın başka bir özelliğiyse, büyük orkestralarla yaptığı harika kayıtlar. Claus Ogerman ile Bill Evans’ın yaptığı üç büyük çalışma var: Birincisi Symbiosis. İnanılmaz bir kayıt, Claus Ogerman müzikleri aranje etmiş ve Bill Evans çalmış. Bir diğeri, From Left to Right, bir başkası ise Bill Evans With Orchestra… Bunları da dinledikten sonra Gordon Jenkins, Robert Farnon, Claus Ogerman, Johnny Mandel gibi müziğiyle sihir yaratan müzisyenlerin büyük orkestralarla yazdığı aranjmanlarını dinlemeye başladım. Mesela Charlie Parker’ın bir strings albümü vardır. Terence Blanchard’ın Billie Holiday’e yaptığı albüm… Daha öncelerden ise, McCoy Tyner, Oscar Peterson’ın da benzer kayıtları var. Ki Oscar Peterson’ın albümünü de Claus Ogerman yazmış. Antonio Carlos Jobim – Stan Getz – Frank Sinatra, 1967, aranjmanlar kimin? Yine Claus Ogerman. Sonuç olarak, CKlaus Ogerman benim çok saygı duyduğum ve müziğinden son derece etkilendiğim bir üstad. Diana Krall’ın Grammy aldığı The Look of Love albümünün müziklerini de yazmıştı; Michael Brecker’ın müziklerini de… En son Danilo Perez’in yaylılarla yaptığı albümü yazdı… Claus Ogerman kime dokunsa çok büyülü müzikler ortaya çıkıyor, harika, harika bir insan o. Fakat maalesef artık müzik yazmayı bıraktı.

2

Kerem Görsev

Ben de büyük orkestralarla çalma alışkanlığını 1995 yılında edindim. Rahmetli bir arkadaşıma yaptığım (ki o da beni jazz’a alıştıran Ali Arif Ersen’in kardeşidir) For Murat albümünde yer alan orkestra için iki parçayı Kamil Özler yazmıştı. Bu albüm dahilinde senfoni orkestralarıyla İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de konserler de verdik. Bu sıralar ben Erol Erdinç’e derdimi anlatmıştım, orkestralarla çalmayı çok sevdiğimi söylemiştim. O da St. Petersburg Filarmoni Orkestrası’yla irtibata geçmemiz için ön ayak oldu. Altı ay kadar sürdü bu süreç; 1999 yılının Kasım ayında, soğuk bir günde, buradan Ateş Tezer, Erol Erdinç, Kamil Özler, rahmetli Eyüp Görgüler’le birlikte, hep birlikte St. Petersburg’a gittik. Büyük orkestrayla yaptığım ilk albümümdü.

Ertesi yıl İstanbul Caz Festivali’ne davet edildim; St. Petersburg Filarmoni Orkestrası’yla Lütfi Kırdar Konser Salonu’nda çaldık. 2000 yılında, 39 yaşındayken böylesine prestijli bir büyük orkestrayla çalacak olmamın heyecanı çok büyüktü. Büyük orkestra, havada park etmiş iki helikopterin arasına çekilmiş bir ipek örtünün üzerinde yaylanmak gibidir adeta. Yaylılar alttan o kadar güzel gelir ki… Gelir ama, bir de Claus Ogermen, Gordon Jenkins, Robert Farnon gibi bir ustanın elinden çıkmışsa müzik, o zaman bambaşka bir keyif verir. Yoksa, ne olacak, ben de yazarım, ancak öyle yazmakla bitmiyor. Müzik çok derin bir şey. Büyük orkestrayı jazz’la birlikte karıştırıp yazmak bambaşka. Kamil de o albümde başarılı olmuştu, kesinlikle.

Derken, aradan on sene geçti. Dünyada çıkan bütün yayıları içeren prodüksiyonları da dinliyorum bu sırada. Piyano olsun, saksafon olsun, vokalist olsun, hepsini takip ediyorum. Mutlu oluyorum dinledikçe, benim bu müziğe ihtiyacım var çünkü.

2009 yılında tekrar heyecanlandık ve Therapy albümüm üzerinde çalışmaya başladık. Albümde rahmetli Oğuz Durukan’a da Storyteller diye bir parça yazmıştım, geçen sene vefat eden İlhan Mimaroğlu’na adadığım Letter to Mimaroğlu isimli bir eser de vardı. Tam o sıralarda İstanbul’a Quartet West geldi, Charlie Haden, Ernie Watts, Alan Broadbent… Ben öte yandan Alan Broadbent’in bundan yirmi sene önce de yaptığı prodüksiyonları dinliyordum, mesela Shirley Horn’a yazdığı, Marian McParland’a yazdığı Silent Pool, Scott Hamilton’a yazdığı aranjmanlar… Natalie Cole’a yazdığı albümlerden aldığı Grammy’lerden tut, Quartet West için yazdığı yaylılara kadar her çalışmasını büyük hayranlıkla takip ettiğim bir müzisyendi Alan. Alan’ın müziği şiir gibi, bal gibi aşağılara süzülüyor, insanı başka bir mutluluğa sürüklüyor.

Neden Alan’la bu kadar iyi bir sinerjimiz oldu? Çünkü, Alan da Claus Ogerman, Johnny Mandel ve Gordon Jenkins’i tanımış. Gordon Jenkins, yirmili yaşlarındayken Alan’ı çağırmış, onun piyanistliğini beğenmiş, birlikte çalışmışlar. Claus Ogerman’la dostlukları var, onu da biliyorum. En önemlisi: Alan Broadbent, bir Bill Evans fanatiği. Dünyadaki en çok sevdiği piyanist Bill Evans.

Böyle olunca, o Quartet West konseri sırasında, İKSV Salon’da hem konseri izliyordum, hem de aklımda binbir tane tilki dolaşıyordu. Daha önce de projemi anlatan ve onun bu projeyi yönetmesini istediğimi de söylediğim bir mesaj atmıştım zaten Alan’a. O konserden sonra da konuştuk ve anlaştık.

Ardından notaları gönderdim, Londra’ya gittik, Londra Filarmoni Orkestrası’yla birlikte Therapy albümünü yaptık. Böylelikle Alan’la da çok özel bir dostluğumuz başladı. Aradan bir yıl geçti, bu sefer de “Acaba, benim bestelerimi Alan Broadbent’e versem, onları düzenler mi?” diye bir hayal kurmaya başladım. Hayal kura kura, hayallere yaklaşmaya çalışıyorsun hayatta. Bu önemli bir şey.

3

Kerem Görsev

Atladım, New York’a gittim. TRT’ye Duke Ellington belgeselini çekmiştik; ardından Alan’la buluştuk. Bana “Türk kahvesi nerede bulabiliriz?”, diye sormuştu ki tam, bir başımı çevirdim, karşıma 52. Cadde’deki Güllüoğlu çıktı. Alan’la birlikte birer Türk kahvesi içtik, birer de baklava yedik. Dünya küçük tabi. Orada ben de Alan’ı ikna ettim ve notalarımı verdim.

Ondan sonraki süreç de çok heyecanlıydı. Alan 20 günde bir, ayda bir bana parçaları gönderdi. Çok ciddi bir çalışma sürecine girdim. Ben hazır olunca da Ferit ve Kağan’la birlikte çalışmaya başladık. Parçaları çala çala, çalışa çalışa, bir baktık, yedi parça bir yıl içinde bitti. Araya yaz girdi, yazın Bodrum’da da çalıştım ve altı ay sonrasına stüdyo günümüzü aldık. Önce Ernie Watts ile Alan Broadbent Türkiye’ye geldi ve 28 Şubat – 11 Mart 2013 arasında 13 gün boyunca, İstanbul, Ankara, İzmir’de senfoni orkestralarıyla birlikte bir Therapy turnesi gerçekleştirdik. Bu sırada Alan’la da birlikte vakit geçirme ve müziğin felsefesini daha da iyi oturtma fırsatımız oldu.

Ardından kayıt zamanı geldi, İstanbul’dan Prag’a, Kağan Yıldız, Ferit Odman, ben, eşim, Alan Broadbent, Loyka Production’dan Batu Akyol ve ekibiyle gittik. 12 Mart’ta stüdyoya girdik. Biraz gergindim açık söylemek gerekirse. Çok iyi bir orkestrayla çaldık, dört trombon, dört korno, dört flüt ve 56 yaylıdan oluşuyordu. Bir günde, yaklaşık 7-8 saatte orkestra kendi partisyonlarını çaldı ve kaydetti. Dokümanter film çekildi, iki klip kaydedildi, biri To Bill Evans, diğeri de Faith parçaları için… Müziğin mix’i Prag’da tamamlandı, mastering için de kayıtları Manchester’a gönderdik. Feridun Ertaşkan, albümün kapağını hazırladı.

Kerem Görsev, Ferit Odman, Kağan Yıldız

Kerem Görsev, Ferit Odman, Kağan Yıldız

Albümü provalarda, kayıt yaparken, kayıttan sonra mix yaparken, bölüm bölüm, tamamen, tek başıma, başka insanlarla birlikte defalarca dinledim. Şimdiyse, yeni hayallerin peşindeyim. Yeni yapacağım projeleri düşünmeye, hatta onlar için çalışmaya başladım. Bu albüm beni çok mutlu etti. Bill Evans’a saygımı ve sevgimi, ona hayranlığımı istediğim şekilde anlatabildim – ki Bill Evans, benim, çocukluğumdan beri dinlediğim ve her gün dinlediğim, evimde 89 tane CD’si olan hayal kahramanım.

Şimdi albüm bitti, konserler devam ediyor, başka projeler var, hayaller devam ediyor.

Bill Evans’ın müziğiyle ilk tanışmanız sırasında, konservatuarda öğrenciydiniz. O sıralar Bill Evans, sizin için jazz’a açılan ilk pencere miydi, yoksa daha önceden jazz’la başka tanışıklıklarınız da olmuş muydu?

Daha önceden jazz dinlemiyordum. Ali bana başka kasetler de veriyordu, Antonio Carlos Jobim, Astrud Gilberto falan dinliyordum. Stevie Wonder’ın My Cherie Amour albümü de vardı mesela 1967 tarihli… Ama Bill Evans’ta jazz’ın daha ötesinde, daha derin bir felsefe olduğunu düşünüyorum. Bill Evans, beni müzik olarak çok etkiledi. Onun sayesinde hayal kurmaya başladım.

Şunu da itiraf edeyim; ben hayatımda bütün kararlarımı, Bill Evans’a sorarak, onun müziğini dinleyerek veririm. Bill Evans benim akıl hocamdır, sihirli anahtarımdır. Sıkıştığım zaman Bill Evans müziğindeki hayaller, sihirli anahtarlar, beni zorlayan kararları almamı kolaylaştırır. Evlenirken bile, Bill Evans dinleyip karar verdim. Ve tabi iyi ki Bill Evans dinlemişim bu kararı verirken.

4

Kerem Görsev

İlk kapıydı Bill Evans benim için, ama o kapıdan girdikten sonra jazz dünyası içinde onlarca farklı kapı ve pencere daha gördüm. Red Garland, Wynton Kelly, Oscar Peterson, Tommy Flanagan, Hank Jones, Kenny Barron, McCoy Tyner, Mulgrew Miller, Herbie Hancock, Keith Jarrett, Chick Corea… Bu liste böyle uzar da gider.

Bu saydığım piyanistlerin çoğunun üzerinde Bill Evans’ın etkisini görmek de mümkün elbette. Bill Evans’tan birkaç kuşak küçük piyanistlere de baktığımızda, Alan Broadbent de, Keith Jarrett da, Herbie Hancock da Bill Evans’ı çok sever. Geçenlerde Uluslararası Jazz Günü konseri için Türkiye’ye geldiklerinde Herbie Hancock’la, Terence Blanchard’la konuştum, onlara bu projemi anlattım. Her ikisi de büyük Bill Evans hayranı olduklarını söyledi.

Bundan kısaca bahsetmiştiniz, İstanbul’daki ilk konserde, ancak, kendi bestenizin, başka birisinin dokunuşuyla form değiştirmesi konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizin yazdığınız müzikler, bir süre sonra Alan Broadbent’in süzgecinden çıkıp size tekrar döndüğünde ne hissettiniz?

Kurşun kalemlerle, nota kağıtlarıyla yazıyorum ben müziği, silgim burada, kalemtraşım da burada… İlkel vaziyette çalışıyorum, böyle hissediyorum. Çünkü yazarken beynime giriyor müzik, yazıyorum, çiziyorum, siliyorum, sonra tekrar yazıyorum…

Alan konserde ne demişti? “Kerem bana bir resmi verdi, dış hatlarını o çizmişti, ama boyamam için içini boş bırakmıştı. Ben de boyadım”, dedi. Çok mütevazi bir adam. Besteleri aldı, başka bir yere götürdü kesinlikle.

Resmen, kendi bestemi bana çaldıramayacak kadar zor piyano partileri yazdı benim için. Hatta yazdığı partisyonların fotoğrafını çekip gönderdiğimde, bana “Aman Allahım” diye cevap vermişti.

Ben Berklee sistemi kullanıyorum, bestenin üzerine akorları yazıyorum. Ama bu albüm için çalışırken, başım sıkışınca Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan İris Şentürk’ün yardımını aldım. O benim için parçaların parmaklarını, duatelerini, bağlarını yazdı; ben de sabırla, zaman zaman sinirlenip, hırslanıp tekrar oturup uzun uzun çaldım. Çalışmadan olmuyor bu iş. Oldu bittiyle olmaz müzik.

Benim için bu kadar güzel bir zevk olamaz. Alan’da da korkunç bir bilgi ve Allah vergisi bir yetenek var. O yaylılarla, ne kontrşanlar yazmış. Mesela piyano çalıyorsun, arkanda uzun yaylılar çalıyor, modülasyon yapıyorlar, bestenin ruh dünyasını değiştiriyor, parçaları bambaşka yerlere götürüyor resmen o aranjmanlar.

Biraz da albümdeki parçaların hikayelerinden bahsedelim isterseniz.

5

Kerem Görsev

Birinci parça Abacco. Abacco, Fethiye’deki Hillside Tatil Köyü’nde, taştan yapılmış bir bardı. O barda, rahmetli Üzeyir Garih’in bir yarım kuyruk Steinway piyanosu vardı. Ben de, özellikle tatile gittiğim yerlerde piyano olmasına dikkat ediyorum, yoksa gidemiyorum. Tatilde de piyanoyla arkadaşlık etmem lazım. Orada da bana izin veriyorlardı, ben de Abacco’yu orada yazdım. Çok güzel bir zamandı, önümde Fethiye körfezi, deniz… Biraz çalışıyordum, sonra yüzüyordum, sonra tekrar gelip çalıyordum.

Faith, inanç demek. Ben inançlı bir insanım. İnsan haklarına da, demokrasiye de, dini değerlere de önem veren bir insanım. O parça, x bir insana bir mesajdır. Alan’a bu parçanın hikayesini anlatmamıştım, ama o dinlediğinde bana “Ortaçağ müziği gibi bir şey hissettim, Barok gibi, koral bir yapı hissettim” dedi. İşte tam da benim hissettiğim duyguları betimlemişti Alan da.

Faith’te, kontrbas partisyonu öne çıkıyor, özellikle intro’da.

Niye öne çıkıyor? Tabi ki Quartet West! Aklın yolu bir! Ben ona hiç bir şey söylemedim, sadece notaları gönderdim, ama içimde hissettiğim herşeyi ortaya çıkarmış Alan. Mastic Pudding’de de Kağan’a bir bas solosu yazmış, baştan aşağıya yazmış! Alan, Charlie Haden’a, Quartet West’e yazar gibi yazdı bu albümü de. Benim için önemli olan kimin solo çaldığı değil, önemli olan müziğin ortaya iyi çıkması. Sonuçta bu bir takım oyunu. Burada en büyük kahramanı kim, biliyor musun? Alan Broadbent. Alan, bir şeyi aldı, var etti, biz de elimizden geldiği kadar çalmaya çalıştık.

Ferit, sadece bir parçada baget kullanıyor. O süpürgeleri bu genç yaşta çalmak o kadar zor ki aslında. Çok büyük bir tecrübe akması üzerinden, o da bunu başardı. Ki Londra Filarmoni’de de yapmıştı, o zaman 27 yaşındaydı üç sene önce. Ferit’in içinde akustik jazz var, o geleneksel jazz’dan başka bir şey sevmiyor, başka bir şey çalmak istemiyor zaten.

Kağan da bu sihri tamamladı, gerek Faith’teki kontrbas pasajıyla, gerek diğer parçalardaki çalışıyla.

Mastic Pudding…

Sakızlı muhallebi çok severim. Bizim Bodrum’daki komşularımız Ali – Selin Gülçelik çifti, sakızlı muhallebiyi sevdiğimi bilir, büyük bir camlı kase içinde yaparlar sakızlı muhallebiyi, hakiki sakızla, üzerine çilekler falan da koyarlar. Şaka yapmıyorum, sakızlı muhallebi, insana sakız gibi bir melodi çıkarttırıyor.

Serenity…

2001 yılı Uluslararası İstanbul Sinema Festivali’nde dünya prömiyeri yapılacak Sunrise isimli bir sessiz film için yazdım bu parçayı. Görgün Taner beni aradı, bu filme iki piyano için müzik yazıp, film oynarken, siz de eskisi gibi çalar mısınız dedi? Bütün film için 18 sayfalık bir müzik yazdım, Erol Erdinç’le birlikte çaldık. Filmi defalarca izledim, aşk teması, kavga teması… Bu filmi, 1920’lerde 2 milyon Dolar’a yakın bir bütçeyle çekmişler. Çılgın bir para… Filmdeki bir sahne beni çok etkiledi.

9

Kerem Görsev

(Bu sırada Kerem Görsev piyanoya dönüp, parçanın chorus melodisini çaldı. Duru, sade, belki de en net anlamıyla ‘güzel’di.)

Serenity, sükunet, sessizlik, huzur gibi bir anlama geliyor. Ben de filmde etkilendiğim o sahneyi izlerken bu melodiyi yazdım. Melodi, çok minimalist, çok sade… Melodi aklında kalıyor değil mi? Bazen böyle müzikler de hissediyorum. Alan da bunu bir yazdı, Kağan da sololarını bir çaldı, al sana huzur.

Baroness…

Baroness, benim de favorim. Baroness, bir kızdı, ve evli olduğum halde çok seviyordum, karım da benim bu ilişkimi biliyordu. Neydi biliyor musun Baroness? Çok güzel bir sokak köpeği… Swisshotel’de, kumarhanelerin açık olduğu dönemde Larry O’Neal ve Oğuz Durukan’la çalardık. Her gece dönerken, kırçıllı kahverengi güzel bir sokak köpeği görürdüm. Gece, 3, 4… Her gece konserden dönerken, yemek hazırlatıyordum ve ona götürüyordum. Baroness beni her gece beklemeye başladı. Aramızda bir arkadaşlık oldu, sanki bana “Teşekkür ederim Kerem Abi”der gibi sesler çıkarıyordu. Ama maalesef bir süre sonra ortadan kayboldu, bir daha da bulamadım onu…

To Bill Evans…

6

Kerem Görsev

Albümün isim parçası olan bu eser üç bölümden oluşuyor: piyanoyla intro, piyano bittikten sonra orkestra, daha sonra da piyanoyla orkestra. İstanbul’da da, Ankara’da da çaldık bu parçayı. Alan’dan girişteki piyano partisyonunu çalmasını istedim, o da beni kırmadı. İlk bölümü Alan Broadbent çaldı, sonra geçti orkestrayı yönetti, sonra da kapanışı ben yaptım. Hatta klibi de var, çok güzel. Bill Evans’ın bire bir çaldığı piyano partisini de görebiliyorsunuz. Bill Evans’a hepimizin selamıdır bu.

Alan’ın çalması beni çok mutlu etti, olması gereken de buydu. Benim hiç bir kompleksim, derdim yok. On yaşında bir çocuğu da görsem piyano çalarken, ve güzel çalıyorsa, gelsin çalsın isterim, konserimde de, plağımda da çaldırırım, ne olacak ki. Müzik böyle bir şey. Herkesten bir şey öğrenebilirsiniz.

Ben bu süreçte Alan’dan bir buçuk şey öğrendim. Birincisi, sol pedalı nasıl daha verimli, sol pedalla sağ pedalı nasıl daha dengeli kullanabileceğimi öğretti. Bir de, bağlı çalarken, nasıl sol pedaldan verim alabileceğimi ve sağ pedalı kullanmamayı öğretti. Hakikaten, benim için bir nimetti bu. Ben bunu biliyordum, ancak bilmiyormuşum. Konserlerimde de çalarken kullanıyorum bu teknikleri, çok da hoşuma gidiyor.

Warm Autumn…

New York’taki bir sonbaharı anlatıyor… New York’un sonbaharlı ne güzeldir. Dokuz bölümlü bir parça; orkestrayla piyano arasında bir diyalog. Bu parçada da, davul ve bas yok; Alan bunu klasik müzik gibi yazdı ve bana da çalmam için klasik müzik partisyonları gönderdi. Stüdyoda en çok zorlandığım parça bu oldu, açıkçası. Son bir pasaj vardı, bir de yaprak dökümleri…

Şimdi daha rahat çalıyorum görüyorsun, ancak stüdyodayken daha zorlanmıştım. Neden rahatım artık biliyor musun? Çünkü rahatladım; doğum oldu, bitti. Metabolizmam rahat. Artık oturuyoruz burada, köpeğim yatıyor, siz buradasınız. Ama kayıtta böyle rahat değildi, son pasajları evde çok çalışmama rağmen orkestrayla oturtmak kolay olmadı.

Sonbahar pasteldir, sonbahar hüzündür. Sonbahar kışa sokar, ondan sonra da baharın gelişiyle birlikte dünya renk değiştirir ve patlar. Yazdan çıktık artık, güz zamanı, yapraklar dökülüyor, renkler pastelleşti, onu anlatan bir şarkı Warm Autumn.

Claus Ogerman, Bill Evans için neyse, Alan Broadbent de Kerem Görsev için o mudur?

Alan Broadbent çok büyük bir müzisyen. Onunla her çaldığımda birçok şey öğreniyorum. Şu anda dünyada yaşayan ve müzik yazan en büyük efsane bence.

Önümüzdeki dönemdeki konser programınız nasıl? To Bill Evans’ı sizden ne zaman dinleyebileceğiz?

6 ve 7 Haziran’da İstanbul’da birer konserimiz var. 8 Haziran’da Ankara Armada Caz Günleri’nde sahne alacağız. 18 Haziran’da, İzmir Karşıyaka Açıkhava Konser Salonu’nda Ayhan Sicimoğlu’yla Latin jazz standartları çaldığımız bir projemiz olacak. 20 Haziran’da Antalya’da, 21 Haziran’da da İstanbul’da çalacağız. 16 Temmuz’da, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda İstanbul Uluslararası Caz Festivali kapsamında, Deutsche Philarmonie Merck’e, Kaan ve Ferit’le birlikte bu projeden üç parçayla onlara konuk olacağız. Ondan sonra da Ekim’den itibaren yurtdışında konserlerimiz olacak. İngiltere, Almanya ve Fransa’da bazı konser ihtimallerimiz var.

Benim en mutlu olduğum şey, kendi müziklerimizi, yurtdışındaki festivallerde çalmak. Konserden sonra da, çaldığımız projenin CD’sini imzalayıp dinleyicilerle konuşmak.

Yeni projelerinizden de söz edelim isterseniz biraz.

Kerem Görsev, Ferit Odman, Kağan Yıldız

Kerem Görsev, Ferit Odman, Kağan Yıldız

Bitmiş iki projem var. Tabi bitmiş derken, müzik olarak hazır değil, ancak yazım olarak hazır. İlki Emirgan’la, yaşadığım semtle ilgili. O da büyük orkestra için, 70 kişilik orkestra için. Kamil Özler’in yazdığı bu albümde de sürprizlerimiz olacak.

İkinci proje, V8 diye bir quintet projesi. Amerikan arabalarını çok severim, o yüzden de projenin adı V8. 1996’da ve 2003’te Amerika’ya gittiğim zaman, çok sevdiğim quintet kayıtları yapmıştım. Çok iyi müzisyenlerle birlikte çalma fırsatım olmuştu, çok daha enerjili, yüksek tempolu işler çıkmıştı. Bu iş de, kamçılı, yürüyen, kuvvetli olacak.

Ama asıl şu anda bambaşka bir şeyle ilgileniyorum. Henüz Alan Broadbent’in, filarmoninin kokuları üzerimden gitmeden, iki parça yazdım. Birini tam on gün önce yazdım, Weekend. Çok güzel, çok mutlu bir haftasonu geçirdim ve bir jazz vals yazdım.

(Ve Weekend’i dinliyorum Kerem Görsev’den; çalarken melodiyi mırıldanıyor. Weekend de, elegan, rafine bir vals.)

Bill Evans’ın en büyük özelliği jazz valsleridir. Ne hikmetse o jazz valsleri çok seviyorum. Şimdi parçanın başını sonunu toparlayıp, temize çekeceğim ve Alan’a göndereceğim. Bu proje de çok özel olacak. Sadece yaylı orkestra, ama büyük orkestra değil – dört birinci keman, dört ikinci keman, dört çello, dört kontrbas, bas ve davul olacak. Bunu da Columbia Stüdyolarında yapmak istiyorum, çünkü orada Alan’ın çok sevdiğim iki arkadaşı var. Bugünlerde bu projenin hayalini kuruyorum.

Bill Evans demişken, piyano trio konseptinden bahsetmeden olmaz. Günümüzdeki birçok piyano triosunun temelini, hem felsefi, hem de teknik anlamda Bill Evans attı.

Bill Evans’ın asıl yaptığı, interplay, yani bir arada çalmayı ortaya çıkarması. Interplay sistemini, 1961 yılında, Scott La Faro ve Paul Motian’la birlikte ilk defa ortaya attı Evans. Ancak ondan önce 1959 yılında, davulda Philly Joe Jones ve kontrbasta Sam Jones’un olduğu bir kayıt da var ki… Interplay, aslen sahnede herkesin demoktratik olarak kendi hikayesini anlatması. Kontrbasın ve davulun eşlik aleti olmaktan öteye geçmesi ve öne çıkması.

Scott La Faro, 1962 yılında öldü, sonra Paul Motian, Eddie Gomez, Gary Peacock, Marc Johnson, Jo La Barbera, Jack DeJohnette… Toplasanız baksanız, Bill Evans, müzik kariyeri boyunca, öldüğü 15 Eylül 1980 gününe kadar 5,6 basçı, 4,5 de davulcuyla çaldı.

Bill Evans’ın ölümü de çok trajik. Kanadalı bir sevgilisi var son hayatının yıllarında, Bill Evans ölürken o da yanındaymış, ve son yıllarını anlatan bir kitap yazmış. Bill Evans maalesef kötü alışkanlıklarının kurbanı olmuş, hatta arabadayken kan kusmaya başlamış, apar topar hastaneye götürmüşler, ancak kurtaramamışlar. İnanılmaz bir hayatı varmış Bill Evans’ın. Geceleyin kalkar, piyano çalarmış. Piyanodan da başka hiçbir şey düşünmeyen bir müzisyenmiş. Uyuşturucu alışkanlığı da varmış, ama onu da hiç düşünmemek lazım…

Çok özel bir insan Bill Evans. Oğlu Evan hayatta, ona bu albümü ulaştıracağım. 51 yaşında ölüp gidiyor Bill Evans. Şimdi hayatta olsaydı, 84 yaşında olurdu. Keşke kötü alışkanlıklara kendini kaptırmasaydı da, bugün onun müziklerini dinleme şansımız olsaydı.

Bill Evans’ı dinleyemedim, seyredemedim, çok üzülürüm, yanarım… Bill Evans’ın meraklıları da youtube’dan bakabilirler, birçok kaydı ve röportajı var. Mesela Harry Evans’la bir saatlik, müzik üzerine konuştukları bir söyleşisi var. Bill Evans felsefesini anlamak için, çok faydalı bir kayıt.

Peki Kerem Görsev trio’da interplay’in yeri nedir? 2006’dan beri Kağan Yıldız ve Ferit Odman’la çalıyorsunuz.

7

Kerem Görsev

Daha önce de Ateş Tezer, Volkan Hürsever, Can Kozlu, Cengiz Baysal…Benim de aslında Bill Evans gibi, müzik hayatımda dört tane davulcu arkadaşım, üç kontrbasçı arkadaşım oldu.

Kağan ve Ferit’le aslen arkadaşız biz. Onlarla birlikte çalıyoruz tabi ki, ama her şeyden önce arkadaşız. Bize gelirler, otururuz, çalarız, çalışırız, sohbet ederiz; müzikten başka da bir şey konuşmayız pek zaten. Parçalar yaparız, provalar yaparız, konserler çalarız, ve yavaş yavaş ortaya çıkar müzik. Birbirimizden fikirler alırız. Fikirlere açık bir insanım ben, elimden gediğince fikirlere açık olmaya çalışırım.

Kağan, klasik müzik kökenli. Entonasyonu çok sağlam, çok yaratıcı, çok iyi bir müzisyen. Ferit’in de babasından kalma bir müzik mirası var, 12-13 yaşından beri jazz dinliyor, Amerika’da master’ını yaptı, çok iyi hocalarla çalıştı. Türkiye’den yurtdışına çıkıp festivallerde en çok çalan müzisyenlerden biri oldu, ki henüz sadece 30 yaşında.

Onlar da bana çok güzel renkler katıyorlar, benim hayal etmediğim fikirler ortaya çıkarıyorlar. Bizim interplay’imiz de böyle. Her müzisyenin sahnede konuşma hakkı var, çok önemli bu. Bir parça o zaman üç tane ruhtan ortaya çıkıyor değişik bir hale geliyor.

Sonuçta bizim pirimiz de Bill Evans. Ama Bill Evans’ın hiçbir parçasını çalmam ben hiç sahnede. Çalamam. Hiçbir gün de çalmadım. Korkarım çalmaya, olmaz o. O sihri hiç bir zaman bozamam. Olmaz o iş. Zaten çalamam ki… Ben kendi müziklerimle, oradan aldığım ruhla, terbiyeyle, Amerikan jazz standartlarından, ritim ve armonisiyle birlikte birlikte hissettiğim şeyleri, bugün yaşadığım olaylarla birleştirip kendime ait bir renk bulmaya çalışma çabasındayım.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Temmuz 2013 tarihli 70. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar