1

Tuluğ Tırpan

Trilok Gurtu’nun en son albümü Spellbound, Avrupa’da piyasaya çıktı. Gurtu’nun kariyeri boyunca en önemli akıl hocalarından biri olan Don Cherry’e ithaf ettiği bu albümün ana kadrosunda, çok yakından tanıdığımız bir isim de yer alıyor: Tuluğ Tırpan.

Tuluğ Tırpan’ın yoğun konser trafiği arasında, evine birkaç saatliğine misafir oldum, onunla birlikte albümü baştan sona dinledik. Albümün yapım ve kayıt sürecini, parçaların hikayelerini, albümde yer alan dünyaca ünlü müzisyenlerle olan ilişkilerini, her zamanki keyifli üslubuyla anlattı Tırpan.

Spellbound, Trilok Gurtu, Tuluğ Tırpan ve Jonathan Cunaido’nun oluşturduğu ana ekibin yanı sıra, Ibrahim Maalouf, Nils Petter Molvaer, Paolo Fresu, Matthias Höfs ve Ambrose Akinmusire gibi dünyanın en önde gelen trompet ustalarını konuk ediyor. Trilok Gurtu’nun liderliğinde ve Tuluğ Tırpan’ın organizasyonu eşliğinde çalan tüm müzisyenler, albüme kendi imzalarını atmış.

Spellbound, aynı zamanda Guardian, L’Equipe gibi yayınların müzik eleştirmenleri tarafından da çok olumlu övgüler aldı. Mossicus Records’ın yayınladığı bu albümü anlatması için, en doğru olanı, sözü Tuluğ Tırpan’a bırakmak…

Spellbound. Spellbound, sihir demek.

Trilok Gurtu, 1970’lerde Hindistan’dan Avrupa’ya geliyor; ilk durağı da İtalya. O dönemde Don Cherry’le tanışıyor Trilok. Cherry, ona Afrika müziğini, Amerikan jazz’ını tanıtıyor, onu bu dünyalara sokan mentoru oluyor. Biliyorsun, Don Cherry’nin Tuna Ötenel’le, Okay Temiz’le de kayıtları var. Rahmetli, çok enteresan bir müzisyenmiş, birleştirici bir özelliği varmış. Trilok da bu albümü Don Cherry’e ithaf ediyor. Bu konsept çerçevesinde, dünyanın önde gelen trompetçileri de bu albümde yer aldı.

Hatta albüm Don Cherry ve Trilok Gurtu’nun eski bir duo emprovizasyon kaydıyla başlıyor.

Trilok Gurtu’yla daha önce Sertab Erener ve Demir Demirkan’ın Painted on Water kayıtları sırasında California’da tanıştım. Kayıtlarda, Trilok’un yanı sıra başka dünya çapında müzisyenler de vardı, Dave Weckl, Kai Eckhardt, Mike Stern, Al Di Meola gibi. Bu müzisyenlerin hepsini tanıyor, müziklerini biliyordum. Ancak, özellikle Trilok’un müziklerini çok eskiden beri dinliyor ve çok seviyordum. Öyle olunca, onsunla aramızda daha güçlü bir bağ oluştu. Türkiye’den gelen bir müzisyenin ona bu kadar yakın olması, belki de hoşuna gitmişti.

Müzikal ve mental olarak çok iyi anlaştık. Sonra İstanbul’da ENKA’da ve Cemal Reşit Rey’de birer duo konser çaldık. Bu konserlerde, onun dilini yakından tanımam kendini çok belli etti, müziğimiz aktı bir bakıma. Çünkü Trilok, birlikte çalması çok kolay olan bir perküsyoncu değil. Çok melodik, cümle odaklı çalan bir perküsyoncu. Çok iyi dinlemeniz ve çok hızlı reaksiyon vermeniz gerekiyor onunla birlikte çalabilmek için.

Trilok Gurtu

Trilok Gurtu

Mesela konserde aranjman çaldığınızı sanabilir dinleyenler, ama emprovizasyon yapıyorsunuzdur. Öyle çalıyor ki Trilok, siz emprovizasyon yaparken dinleyen sanki saatlerce stüdyoda oturup onun aranjmanını yaptığımızı, defalarca çalıştığımızı düşünebilir. Yok öyle bir şey aslında. O an yaptığı doğaçlamaya çok kolay form verebiliyor Trilok. Nereden gelip, nereye gittiğini belli kodlarla, seyirciye çok iyi hissettirebiliyor. Çok açık, çok net bir dili var. Ve sırtını da, iyi anlamda, kendi topraklarının müziğine yaslıyor, müzikal köklerini müziği içinde hissettiriyor. Onun da ötesinde, Latin müziğini, Afrika müziğini, Küba müziğini, Brezilya müziğini ve modern Avrupa müziğini çok iyi biliyor.

Trilok Gurtu, Charles Ives’ı, Pierre Boulez’i çok iyi bilen bir müzisyen. Modern batı müziğini çok iyi takip ediyor. 60’lı yaşlarında olmasına rağmen hala araştıran, farklı müzisyenlerle bir araya gelip projeler üreten bir insan. Benim için, böyle bir kişiliğin yanında olmak, onunla çalmak da çok büyük bir keyif ve ayrıcalık.

ENKA ve CRR konserlerinden sonra da İsviçre’de bir duo konser verdik ve zaman içinde irtibatta kalmaya devam ettik. Bir süre sonra, bana jazz’a geri dönüş yapacağının sinyallerini veren bir mektup yazdı ve yeni projesinde onunla birlikte yer almamı istedi.

Trilok Gurtu, tarzları, stilleri çok konuşmayı seven bir müzisyen değil. Ben “Hintliyim”, “zenciyim”, “Türküm” değil, “insanım”, diyen, bunu da her konserde vurgulayan bir müzisyen. Bu projeyse, gerçek anlamda bizi bir araya getirdi. Şubat ayında Hamburg’da on gün kaldım, kayıtları Trilok’un stüdyosunda yaptık.

Trilok, Hamburg yakınlarında küçük bir köyde, çok güzel bir evde oturuyor. Evinin arkasında güzel bir stüdyo yapmış kendine. Keyboardları orada kaydettik. Projedeki kayıtları ilk kaydeden kişi bendim. Bu yüzden, albümün şekillenmesinde, aranjmanların doğuşunda, parçaların ve sound’un belirlenmesinde, o kadar ses materyalinin içinde anlamlı bir şeyler yaratılmasında, eserlerin seçimlerinde çok belirleyici oldum. Esasında bir yerde neredeyse co-producer gibi çalıştığım bir proje oldu.

Açılış parçası, Manteca. Dizzy Gillespie’nin Afro-Cuban jazz tarzının belki de ilk altını çizdiği parça. Dizzy Gillespie’ye ithafen bu parçayı kaydetmek istedi Trilok; ancak bana “Sen bunu Manturca” yap dedi, güzel bir ara bölümle, küçük küçük imzalar atarak. Ben de bu parçada, bizim topraklardan bir trompetçinin yer almasını istedim. Hasan Gözetlik kardeşimizin kaydını gönderdim Trilok’a, onun da çok hoşuna gitti. Hasan Gözetlik esasen tromboncu, trompet üflemeyi kendi öğrenmiş, Hüsnü Şenlendirici’nin de akrabası. Hem klasik müzik eğitimi görüyor, hem de Sezen Aksu’yla falan birlikte çalışıyor. Çok güzel bir solo çaldı, çok değişik bir hava kattı parçaya. Trilok da bunu çok güzel değerlendirdi.

Ambrose Akinmusire

Ambrose Akinmusire

İkinci parça, tam bir jazz rock parçası. Miles Davis’in az bilinen, Black Satin isimli eserini çaldık. Islıkla çalınabilecek, sürekli kendini tekrar eden basit bir melodisi var. Davis ve ekibi, albümlerinde bu parçayı yirmi dakika civarında çalmışlar. Bizim de en uzun parçamız yaklaşık 7 dakikalık Black Satin oldu. Bu parçada olağanüstü bir trompetçi olan Nils Peter Molvaer çalıyor. Ben de hammond ve keyboard çaldım. Resmen uçtuğumuz bir parça oldu.

Albümün üçüncü parçası, Cuckoo. Burada da meşhur genç trompetçi Ibrahim Maalouf çalıyor. Zaten hemen çeyrek tonlarla da kendini belli ediyor. Cuckoo, Black Satin’e nazaran daha yazılı çizili, uzunluğu, formatı belli. Çok güzel Afrika melodileri de var, Ibrahim pamuk gibi bir trompetçi; çok güzel çalıyor, çok güzel reaksiyon gösteriyor.

Trilok’un kendi backgroundunda da, Hint müziğinde de bambaşka bir tonal yapı var. Benzer duyguları Hasan Gözetlik de Türk müziği ekseninde sağlamış, aynı şekilde Ibrahim Maalouf da benzer bir hissiyat yaratıyor. Trilok bunu özellikle mi istedi bu albümde?

Trilok Gurtu’nun kariyeri boyunca çalmadığı yer, birlikte çalmadığı müzisyen kalmamış. Neredeyse her iklimin en üst noktasındaki müzisyenlerle çalışmış. Trilok’un istediği, söyleyecek sözü olan, kendi kokusuyla, kendi havasıyla iz bırakacak müzisyenlerle çalışmak. Bu albümdeki müzisyen seçimini de bu kriteri akılda bulundurarak yaptığını düşünüyorum.

Jazz’ı eleştiren bir yanı da vardır Trilok’un; “Dünya müziklerinin en iyi taraflarını aldılar, jazz içinde erittiler, ancak ondan sonra bizi unuttular. Bize gerektiği kadar değer vermediler,” der. Bu aslında Amerika’nın ve batı dünyasının kültür ve sanattaki koloniyal bakış açısını eleştiren de bir sözdür. Bu konuları da iyi bilen bir müzisyendir Trilok. Avrupalıların Türkiye’ye, ya da Doğu dünyasına, içindeki derinlikleri çok da bilmeden, egzotik bir papağan kuşuymuş gibi bakmasını da çok eleştirir. Hatta bu duruşunu konserlerde de paylaşır, zaman zaman jazz sektöründen tepki de alır.

Cuckoo’dan sonra, Berchidda geliyor. Berchidda, Trilok’un en yakın arkadaşlarından biri olan ve bu parçayı da çalan Paolo Fresu’nun İtalya’da yaşadığı şehir. Hatta her yıl Fresu’nun burada düzenlediği Berchidda festivali de var. Trilok da bu festivali çok destekliyor zaten, hatta oraya gittiğinde çok da mutlu oluyor.

Bu parça, çalması çok da kolay olmayan bir eser, çünkü sürekli sound değiştiriyor. Trilok burada meşhur konnakol tarzını konuşturuyor, konuşurmuş gibi, doğaçlama yapılan Hint perküsyon tarzı.

Ritim seksiyonunun bir diğer elemanı da Jonathan Cunaido’ydu. Biraz Cunaido’dan bahsedebilir misiniz?

Jonathan, çok genç bir müzisyen. Trilok onu yanına aldı yetiştiriyor. Çok çok büyük bir şans bu, Jonathan da bu şansı değerlendirmek için çok çalışıyor. Benim için de büyük bir şans Trilok Gurtu’yla çalışıyor olmak, ama basçı ve perküsyoncu ilişkisini de göz önünde bulundurursan, özellikle Jonathan için büyük bir şans. Ben Trilok için biraz daha farklı bir yerde duruyorum. Bir bakıma onun müzikal partneri gibiyim. Mesela, konuk trompetçiler aranjmanlar ve müzik dili konusunda herhangi bir bilgi almak istediklerinde bana yönlendiriyordu onları Trilok, bu konularda bana güveniyordu.

Trilok’un müthiş bir müzikal zekası var, hiçbir şey unutmuyor. Mesela sahneye nota çıkarmak yasak. Çok ciddi bir disiplini var. Provaya ve çalışmaya çok önem veriyor ve bizim de o disiplini sağlamamızı istiyor. İlk festival konserimizi çalmadan önce bütün ekip bir araya geldik, dört gün boyunca günde sekiz saat prova yaptık.

Sıradaki şarkı Popcorn.

Popcorn’da trompeti Matthias Schriefl çalıyor. Almanların dünya jazz sektörüne kazandırmaya çalıştığı genç ve çok yetenekli bir müzisyen. Münih’li ve Alplerin müziklerini, doğaçlama müziğin içine yediren enteresan bir trompetçi. Matthias, albümlerini ACT’ten çıkarıyor. Çok da zeki bir müzisyen, birlikte çalmak da çok keyifliydi. Bence senin yakından takip etmen gereken genç bir yetenek, ileride çok büyük bir isim olabilir.

Peki Haunting?

Bu eserdeki trompetçi, Matthias Höfs. Höfs aslında klasik trompetçi, Hamburg Senfoni Orkestrası’nın solo trompetçisi. Zaten bu parça da neredeyse Bach gibi. Trilok bu tarz armonik dili çok seviyor. Trilok’la bir de Bach projesi planlıyoruz, piyano – tabla duo çalacağımız, içinde emprovizasyonların da olduğu.

Sıradaki parça Universal Mother, ilginç bir yapısı var.

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf hemen kendini belli etti, çok güzel bir taksimle girdi parçaya, duydun mu? Bu matrak bir parça. Trilok’un Don Cherry’le birlikte çaldığı ve kaydettikleri emprovizasyonları dinledik, onları deşifre ettik, beğendiğimiz yerleri aldık, bir şeyler ekledik, çıkardık, sonuçta hareketli bir şey çıktı ortaya. Çok dağılmamaya özen gösterdik tabi bu parçayı oluştururken. Önemli olan, kendi içinde tutarlı olması, böyle keyifli bir groove’u olması, zorlama olmadan dürüst bir müzik çıkması ortaya.

Piyanist olarak Trilok’la çalmak zor olmalı.

Yıllardan beri çantamda biriktirdiğim birçok şeyi bu albümde ortaya çıkarma şansım oldu: Brezilyalı müzisyenlerle yaptığım çalışmalar, Afrika müziğine duyduğum ilgi…

Spellbound, bir Trilok Gurtu bestesi, albüme ismini veren parça. Ama benim asıl merak ettiğim, yaptığınız kendine has All Blues yorumu.

Evet, 15/4’lük çalıyoruz All Blues’u.

All Blues’un orijinali 6/8’liktir halbuki. Nasıl ortaya çıktı 15/4’lük All Blues yorumu?

7/4’lük bir versiyonunu, yıllar önce, rahmetli Michael Brecker da sağ iken, Viyana’da Dave Liebman’dan dinlemiştim. Yıllar içinde bu base line aklımda oturmuş, Trilok All Blues yapıyoruz deyince de, hemen aklımdakileri söyledim, o da kendi eklemelerini yaptı ve bunu ortaya çıkardık.

Bu parçada trompeti Ambrose Akinmusire çalıyor, Amerika’nın genç yeteneklerinden, new bop akımından.

Bu albümde çalan müzisyenlerin hepsinin kendi tonu, kendi hikayeleri var. Çok harika bir albüm olmuş. Prodüksiyonu hangi firma üstlendi?

Moosicus Records. Çok prestijli bir firma. Şirketin sahibi, Joachim Becker, Grammy ödüllü bir prodüktör. Hatta, daha önceki Grammy’lerinden birini de, Viyana’daki Birdland kulübünde kaydettiği Zawinul Syndicate albümüyle almıştı. Albümün kaydı yapılırken, ben de Birdland’de canlı dinlemiştim o konseri.

Spellbound projesini canlı çaldınız mı?

Hamburg’da, Elbjazz Festivali’nde, Nils Peter Molvaer, Matthias Schriefl ve Ibrahim Maalouf’la birlikte bu albümden

parçalar çaldık. Geçtiğimiz hafta Paris St Germain Jazz Festivali’nde çaldık iki gece üstüste. Oradan da çok iyi kritikler aldık. Bu yıl Ağustos ayından itibaren dünyanın çeşitli yerlerinde konserler vereceğiz. Önümüzdeki yıl da Türkiye’de bu ekiple bu projeyi çalmak istiyoruz, bazı temaslarda da bulunduk bu konuda.

Tuluğ Tırpan’dan önümüzdeki dönem için kesinleşen konserlerinin listesini aldık. Henüz Türkiye’de kesinleşmiş bir konser planı yok, ancak hem yurtdışında yaşayan okurlarımız için, hem de bu tarihlerde orada bulunacak jazz severler için, konser takvimini yayınlıyoruz.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Temmuz 2013 tarihli 70. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar