Son yıllarda sık sık ülkemizi ziyaret eden ve buradaki müzikseverler tarafından yoğun sevgi ve ilgi gören Ibrahim Maalouf, 11 Şubat akşamında Babylon’da sahne alacak. İçinde yoğrulduğu kültürü müziğine yansıtan, besteleri, enstrümanı, stili ve albümleriyle çok orijinal bir müzikal karaktere sahip olan müzisyen, konserde Illusions projesini seslendirecek. Maalouf’a bu gecede kalabalık bir ekip eşlik edecek: Yann Martin (trompet), Youenn Le Cam (trompet), Martin Saccardy (trompet), François Delporte (gitar), Rank Woste (klavye),  Xavier Roge (davul) ve Laurent David (bas).

Biz de bu konseri fırsat bilerek, Ibrahim Maalouf’u sizlere tanıtmak istedik. Hem hikayesini anlatacak, hem de daha önce çeşitli yayınlara verdiği röportajlardan alıntılar yaparak, müziğinin nereden gelip, nereye gittiğiyle ilgili tespitlerde bulunacağız.

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

1980 yılında Beyrut’ta dünyaya gelen Ibrahim Maalouf, entellektüeller ve sanatçılarla dolu bir ailenin genç bir ferdi. Babası virtüöz trompetçi ve dört subaplı trompetin mucidi Nassim Maalouf. Annesi de piyanist, Nada Maalouf. Dahası da var: Ibrahim Maalouf, Semerkand, Doğunun Limanları gibi kitaplarıyla edebiyat dünyasında çok önemli bir yeri olan Amin Maalouf’un yeğeni, gazeteci, şair ve müzikolog Rushdi Maalouf’un da torunu.

Ailesi Lübnan’daki sivil savaş sırasında Beyrut’tan ayrılarak Paris’e geçmiş. Paris’in banliyösünde yaşadığı çocukluğun ardından, Lycée Geoffroy-Saint-Hilaire’de lise eğitimini tamamlamış.  Lübnan’ın sanat ve kültür dünyasının tam da merkezinde olan bu ailenin bir ferdi olmak, Ibrahim Maalouf’un bir bakıma kariyerini belirlemiş. Lisede Fen ve Matematik okusa da, bir bakıma genleri onu müziğe yöneltmiş.

Ibrahim Maalouf, ilk defa trompet çalmaya 7 yaşında, babasının da yönlendirmesiyle başladı. Ibrahim, babasıyla birçok teknik üzerine çalıştı; klasik, barok, modern, çağdaş repertuarın üzerinden geçti. Ancak onunla da kalmadılar ve Arap müziğinin ve stilinin de detaylarına indiler. Klasik müzikle, Arap repertuarını ve üslubunu birleştirebilmelerinin en önemli sebeplerinden biri, Nassim Maalouf’un icat ettiği mikrotonal trompeti çalmalarıydı. Ibrahim Maalouf, yarım seslerin basılabildiği, böylelikle Arap ve Türk müziğinde de olan komaların rahatlıkla çalınabildiği dört subaplı trompeti çalan dünya üzerindeki sayılı müzisyenden biri.

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

Maalouf, 9 yaşından itibaren babasıyla birlikte sadece Fransa’da değil, Avrupa’nın birçok farklı ülkesinde konser verdi. Bu konserlerde repertuarları genellikle Vivaldi, Purcell ve Albinoni gibi barok müzisyenlerin eserlerinden oluşuyordu. Lise eğitimini tamamladığı sırada, trompet repertuarının en zor eserlerinden biri olarak kabul edilen johann Sebastian Bach’ın Brandenburg Konçertosu’nu çaldığı bir konserin ardından Maurice André’yle tanıştı. André’nin de yönlendirmesiyle birlikte müzik kariyerine tam zamanlı olarak profesyonel anlamda devam etmeye karar verdi.

Müzisyen, CNR de Paris konservatuarının yarışmasını kazanarak, Gérard Boulanger’den iki yıl boyunca ders aldı. Ardından, babasının da eğitim aldığı Paris Konservatuarı’nda Antoine Curé’yle üç yıl boyunca çalışma fırsatı buldu ve Klasik Batı Müziği alanında en önemli okullardan ikisi olarak kabul edilen bu iki okuldan dereceyle mezun oldu.

1999 ile 2003 yılları arasında Ibrahim Maalouf dünya çapında yarışmalara katıldı ve aralarında Macar Uluslararası Trompet Yarışması, ABD Ulusal Trompet Yarışması ve Uluslararası Maruice André Yarışması gibi üst düzey yarışmalarda prestijli ödüller kazandı.

Maalouf, 2006 yılından bu yana müzik kariyerinin yanı sıra, Aubervilliers Konservatuarı’nda hoca olarak çalışmalarına devam ediyor; aynı zamanda dünyanın dört bir yanında yetenekli genç müzisyenlerle bir araya gelerek master class’lar ve workshop’lar düzenliyor.

Sanatçı, babasıyla başladığı Klasik Batı Müziği eğitimine konservatuar formasyonu kapsamında devam etti. Müzik yaratımı süreci devam ederken ise, birçok müzisyenin albümünde yer aldı.

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

Maalouf, çok genç yaşlardan itibaren müzik üretimi gerçekleştirdi, besteler yaptı. Klasik repertuarın dışına çıkıp ilk defa kendi eserlerini çalması ise 1999 yılına denk gelir. Liderliğini üstlendiği ilk topluluğu Farah ise, Maalouf’un kendi bestelerini çaldığı, kendisine saksafon, ney, flüt, piyano, kontrbas, gitar, buzuki ve darbukanın eşlik ettiği bir topluluktu.

Müzik üretimi, Maalouf için çok önemli bir süreç:

Beste yaparken zamanın çok hızlı geçtiğini hissediyorum. Bir bakmışım ki saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar, aylar geçmiş… Sadece içgüdüsel bir şekilde hayatımda duduğum en güzel sesleri bir araya getirmeye çalışıyorum. Ve bu sesleri iyi bir şekilde ortaya çıkarmak tek amacım. Bazen, benim için en güzel olan şeyler, başkaları için öyle olmayabiliyor. Ama bu benim müziğim olduğu için, ben ancak kendim için güzel olanı kendi müziğimle ifade ediyorum. Örneğin, Balkan trompetlerini severim, aynı zamanda Brezilya ritmini. Ve Brezilya ritimlerini, trompetlerle, Arap esintilerine sahip bir melodi estrafında, Balkan hissiyatıyla bir araya getirdiğinizde, bunun çok güzel olduğunu düşünüyorum!

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

Maalouf, klasik çalışmalara, elektronik tabanlı işlere ve batı müziğinin ana hatlarında olan işlerine devam etse de, hiçbir zaman Arap etkileri içeren üslubunu bir kenara bırakmadı. Paris CNSM’deki çalışmaları süresince, klasik trompet dersleri kadar jazz derslerine de ilgiyle devam etti; her ne kadar jazz konusunda formal bir eğitimi olmasa ve bu konuda kendi kendini yetiştirmiş olsa da, güçlü tekniği, emprovizasyon konusundaki başarısı ve içinde bulunduğu kültürel doku sayesinde çok iyi bir jazz müzisyeni olduğunu kısa zamanda kanıtladı. Paris’te zaman zaman jazz kulüplerinde sahne alır, büyük orkestralarla ya da çeşitli küçük topluluklarla çalardı. Bu dönemde Vincent Segal, Amadou & Mariam, Matthieu Chedid, Lhasa de Sela, Angel Parra, Jeanne Cherhal, Arthur H, Marcel Khalifé gibi Fransız müzik sahnesinin önemli isimleriyle bir arada çalıştı.

Maalouf’un müziği ve karakteri klasik tanımlamaları dışına çıkıyor, belirlenmiş janrların ötesine geçiyor. Örneğin, 2007 yılında yakın arkadaşı Vincent Delerm’in Les Piqûres d’Araignées albümünün tanıtım turnesinde ona katılması, 2008 yılında Welcome to the Voice operasında sahne alması, Elvis Costello, Sylvia Schwartz ve Sting gibi müzisyenlerle zaman zaman çalması, onun müzik iştahını gösteriyor.

Maalouf’un ilk albümüyse, 2007 yılının Ekim ayında yayınladığı Diasporas’tı. Kurucusu olduğu Mi’ster Productions şirketinden çıkan ilk albüm, müzisyenin üç buçuk yıl boyunca Beyrut ve Montreal’de 30’un üzerinde müzisyenin de katılımıyla gerçekleştirdiği kayıtların bir araya gelmesinden oluşuyordu. Diasporas, müzik eleştirmenlerinden, ulusal ve uluslararası yayınlardan çok olumlu yorumlar aldı.

Maalouf’un 2009 yılında yayınladığı ikinci albümü olan Diachronism ise, iki albümden oluşuyor: Disoriental ve Pradoxidental. Bu albümde Maalouf’a Adnan Jubran, Matthieu Chedid, Jacky Terrasson ve Lollibob isimli DJ eşlik ediyor.

Müzisyen, 2011 yılından sonra albüm çalışmalarına hız verdi ve 2011 yılında Diagnostic, 2012’de Wind ve 2013 yılında Illusions albümünü yayınladı. Wind, bir yıl içinde 35,000 kopya sattı ve Maalouf’u Fransa’nın son yılların en çok satış gerçekleştiren jazz enstrümantalisti haline getirdi.

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

Maalouf, albümlerinin hikayelerini şöyle anlatıyor:

İlk albümüm Diasporas’ı, 2003 ile 2007 yılları arasında kaydettim. O zamanlar, kendi hayalgücümün derinliklerine inmeye başlamıştım ve ilk defa stüdyoya girerek birşeyler deneme fırsatım oldu. İkinci albümüm Diachronism’i ise 2005 ile 2009 yılları arasında kaydettim. Diachronism benim için büyük bir deneydi. Bu albümde yüzlerce yeni şey denedim ve bu albüm bana stüdyo sürecinin nasıl yürüdüğünü öğretti. Üçüncü albümüm olan Diagnostic üzerinde de 2007’den 2010’a kadar çalıştım, 2011 yılında da kaydettim. Diagnostic’te sadece benim için hayatta en önemli şeyleri konu ettim: kardeşlerim, kızım, annem, babam… Ve tabi ki de memleketim Beyrut.

Diagnostic üzerinde çalışırken, bu albümü benim için önemli bir anlamı olduğunu gördüm. Bu benim için bir çeşit terapi oldu. Bilincimde ve bilinçaltımda kurtulmam gereken birçok şey vardı – büyük ihtimalle savaştan kaynaklanan, çocukluğumdan gelen stresler. Çok sert bir çocukluk yaşadım. Hiç arkadaşım yoktu, ailem evde Fransızca konuşmamı istemiyordu, okulda zorluklar yaşadım. Yetişkin olduğum dönemde yaşadığım sorunların bir çoğunun bu dönem boyunca kendi kişiliğimi geliştirme ve dışavurma fırsatımın olmamasından kaynaklandığını gördüm. Bu albümü hazırlarken, kendi kendime bir çeşit terapi yaptım. Ailemle, arkadaşlarımla, yakın çevremdeki insanlarla, kendimle ilgili, çocukluğum, savaş ve babamla ilgili sorular sordum, onlarla detaylı görüşmeler gerçekleştirdim. Diagnostic’te ortaya çıkan müzik, benim için çok büyük bir terapiydi. Bu albüm, benim bugün dengeli ve iyi hissediyor olmamın en önemli sebebi.

Ibrahim Maalouf’un besteci kimliği, aynı zamanda sinema için yaptığı müziklerde de kendini gösterdi: Maalouf, 2013 yılında Smart Ass, Yves Saint Laurent ve Red Rose filmlerinin müziklerini besteledi.

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

Maalouf’un müziği ve çalış üslubu, Arap kültürünün etkisi altında kamıştır, ancak birlikte çaldığı müzisyenlerin çoğu çağdaş rock, elektronik, jazz-funk etkilerini taşıdığından, Maalouf’un ürettiği müziğin minvali çok daha eklektik, çok daha bütünseldir.

Bir tarz müzik üzerine çalışmanız, tabi ki diğer tarz üzerindeki yetkinliğinizi artırmaz. Bu denge ve eğitim meselesi. Bence, eğer gerçek bir müzisyen olmak istiyorsanız – emprovize yapmak, üretmek, bestelemek, yeni bir stil yaratmak – o zaman müziğin farklı janrlarıyla ilgili detaylı bilgi sahibi olmanız gerekir. Popüler müzik çalmak bana çok şey öğretti, aynı şekilde Hint müziği ve hip hop da çok şey kattı. Tüm müzikal anlamda şahane olan tecrübelerimi düşündüğümde, tüm müzik türlerine açık olmam gerektiğini anlıyorum. Aslında bu benim hayat felsefem. Bütün kültürlere açığım.

ABD’de ya da Avrupa’da çaldığımda, müziğimin Arap kökenli olduğunu söylüyorum. Ancak Arap ülkelerindeyken bunu söyleyemem çünkü müziğimde darbuka ya da kemanlar yok. Benim yaptığım müzik gerçek anlamıyla oryantal bir Arap müziği değil. O yüzden insanların buna karar vermesini tercih ediyorum ve açık söylemek gerekirse çok da umrumda değil. Müzik müziktir, bence. İstediğiniz şekilde adlandırın, sizinle konuştuğu size ulaştığı takdirde ne olarak adlandırdığınız önemli değil.

Gençilk çağımda Fairuz, Oum Kalthoum, Abdel Halim, Sabah ve diğer önemli Arap müzisyenleri dinledim. Daha sonra da George Wassouf ve Najwa Karam’a geçtim. Bu açıdan, birçok Lübnanlıdan daha çok Lübnanlıyım müzik anlamında. Tek pişmanlık duyduğum konu, ailemin küçükken beni Arapça öğenmeye zorlaması. Şimdi biraz anlıyorum ve konuşabiliyorum, ancak istediğim kadar iyi değilim.

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

Maalouf, hem kompozisyon, hem de yorum açısından ilham kaynaklarını klasik bestecilerden Mozart ve Mahler, Arap müzisyenlerinden Oum Kalsoum ve Fairuz, jazz müzisyenlerinden ise Miles Davis ve Dizzy Gillespie olarak göstermektedir. Ve babası Nassim Maalouf…

Ibrahim Maalouf

Ibrahim Maalouf

Babamın halen yaptığım her şey üzerinde etkisi var. Miles Davis , Jon Hassell, Chet Baker, Nils Petter Molvaer, Erik Truffaz gibi birçok önemli trompetçiyi de dinlerim. Ancak kesinlikle babam beni en çok etkileyen müzisyen. O bir dahi. Arap ve batı dünyasını bir araya getiren bir enstrüman icate etmiş. Yaptıklarıyla ve sanatıyla, trompet dünyasında son derece saygı duyulmuş ve şu anda da duyulan bir müzisyen. Şu anda dünyanın neresine gitsem, onun oğlu olduğumu söylemekten gurur duyuyorum.

Maalouf, sadece üretmek, bestelemek ya da yorumlamak üzerine değil, müzik kavramı üzerine de yoğun bir şekilde düşünen ve değerlendirmeler yapan bir sanatçı.

Müzik, birisinin kullanması için kendi kendine varolan bir konsept değil. Müzik, bizim tarafımızdan yaratılan bir öğe. İşte bu yüzden de müzikte hiç bir kural yoktur, ne isterseniz yapabilirsiniz. Bu özgürlük, benim müzik yapmamı sağlayan en önemli faktör oldu. Hiç bir limit yok. Yasak yok. Günümüzde, müzik geliştikçe birileri ne yapmamız gerektiğini daha çok bize söylemeye başladı. Bence insanların barış içinde yaşamasını sağlamak için müzik çok önemli. Yasakların yüzde doksanını kaldırırsak, o zaman insanlar barış ve sevgi içinde birbirleriyle yaşarlar. Ben, farklı kültürlerin bir potada erimesini sağlayan müzik üreterek, ciddi anlamda insanların birbirini daha çok sevmesine katkıda bulunduğumu düşünüyorum. İşte bu da benim müzik yapmamın temel sebebi. Mesela bunu Beirut adlı eserimde duyabilirsiniz: Geleneksel taksim ve giriş bölümü ve Led Zeppelin vari finali…

Bu kenine has, başarılı müzisyeni bir kez daha canlı dinlemek, Babylon’da sergileyeceği performansa tanık olmak, tüm jazseverler için çok keyifli ve ilginç bir tecrübe olacaktır eminim. Unutmayın, 11 Şubat, Babylon.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ocak 2014 tarihli 73. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar