Sıfırıncı sayımızı kutlarken, sizleri yaşadığımız yerden, İstanbul’dan çok uzaklara götürmeye karar verdim… İstanbul’un –ki tüm bunları gerçek bir İstanbul aşığı olarak yazıyorum- kaosundan, uyumsuz melodilerinden, bozuk armonisinden, gereksiz heyecanından, ritimsiz kalabalığından, akortsuz trafiğinden, ama en çok da gürültüsünden, kulaklarınıza, beyninize yerleşen ve hiç durmadan anlamsız titreşimler yaratan gürültüsünden yoruldunuz mu? Evet mi?

O zaman bırakın kendinizi, birlikte sessiz düzlüklerin, sonsuz beyazlıkların, sakin şehirlerin, mesafeli ancak düzenli insanların soğuk coğrafyasına, geçtiğimiz elli yıl içinde caza yeni bir soluk katan müzisyenlerin diyarına doğru yolculuğa çıkalım. Güneşin doğmadığı, ya da batmadığı; sadece gökyüzünde ya hep bulunduğu, ya da hiç bulunmadığı yerlere, Norveç’e, İsveç’e, Danimarka’ya, kısacası İskandinavya’ya gidelim. Bu memleketlerin kendine has müziğini, caz çerçevesinden inceleyelim, bugün kimilerinin “İskandinav Cazı” dedikleri bu müziği keşfedelim, keşfederken de ruhumuzda bizden olmayan yepyeni bir boyut açalım.

Caz, Amerika Birleşik Devletleri menşeli bir müzik. Afrika’dan gelen geleneğin, ABD toprakları üzerinde Avrupa müziği öğeleriyle bütünleşmesi, başta siyahi köleler olmak üzere çalışan kesimin bir tür kendini ifade etme aracı olarak ortaya çıkmıştı. ABD’de caz, müzisyenlerin, kimi zaman nota veya armoni bilgisine hiç sahip olmadan icra ettiği; pamuk tarlalarında, Protestan kiliselerindeki pazar ayinlerinde, sokakta, salaş gece kulüplerinde, hatta genelevlerde çaldığı bir müzikti.

Ancak, günün birinde Avrupa’ya ayak basan caz, aynı naiflikte hayatına devam etmedi. Müzik, zamanla form değiştirdi, Avrupa’nın güçlü geleneğiyle, derin geçmişiyle bütünleşti ve bir tür halk müziği olmaktan çok, daha sofistike bir müzik haline geldi. Cazın bu transformasyonu, özellikle İskandinavya’da çok daha net ve açık bir şekilde izlenebiliyordu.

Jan Garbarek

Bildiğimiz anlamda cazın üç temel karakteristiği var: swing, blues ve emprovizasyon. Swing, Afrika’nın poliritmik müzik yapısından ortaya çıkan bir ritim özelliği, bir ritim duygusu. Blues, ya da blue note, caz geleneğinin en derinlerinde olan ve parçaya melodik ve armonik anlamda ruhunu katan öğe. Özellikle work song olarak adlandırılan şarkılarda kendini belli eden ve hüzünlü bir hava katan blue note, majör gam üzerindeki eksik üçlü, beşli ya da yedili olarak da çalınabiliyor. Cazı, bildiğimiz anlamda caz yapan bir diğer öğe ise, yorumcunun kendini bazı kalıplar içinde özgür bir şekilde ifade etmesi, yani emprovizasyon.

Günümüzde, geçtiğimiz otuz, hatta otuz beş yılda da olduğu gibi İskandinavya’da caz der ki; bir müziğin caz olması için bu öğelerin her üçüne de sahip çıkmaya gerek yoktur. Hatta bugün bu alanda en geçerli müziği icra eden, üreten; en beğenilen, yaptığı yenilikler dolayısıyla takdir edilen ve hayranlıkla takip edilen müzisyenleri dinleyin, birçoğunun müziğinde swing ve blue note’a yer yoktur. Beste yaparken, ya da doğaçlama yaparken, bu öğeleri bir ihtiyaç olarak görmezler, ancak bunun aksine bambaşka iki öğeyi önemserler: kendi ülkelerinin folklorik öğeleri ve müziklerindeki sound.

İskandinav cazı konseptinin gündeme gelmesini ve kendi başına bir karakter kazanmasını sağlayan kuşkusuz en önemli müzisyen saksafoncu Jan Garbarek’in müziğiyle yarattığı atmosfer;

Müziği içinde sessizliğin, sesin en az kendisi kadar önemli olan Ketil Bjonstad’ın piyanonun akustik sınırlarını zorlaması;

Melodinin ya da armoninin kendisi kadar soundun da önemli olduğu yapıtlar üreten Terje Rypdal’ın lirik, bir o kadar da hırçın melodik hatları;

Enstrümanlarıyla oluşturduğu sound, kendi müziğini “doğaçlamanın diyalektik erotizmi” olarak tanımlayan, Norveçli piyanist Tord Gustavsen’in balladlarında hissedilen geleneksel İskandinav müziği öğeleri;

İskandinav müziğini, elektronik öğelerle harmanlayan, hip-hop, hatta techno’dan esinlenen, hem akustik hem de elektroniği bir araya getirerek dinamik bir yapı oluşturan trompetçi Nils Peter Molvaer’in ve geleneksel Japon bambu flütü olan shakuhachiden esinlenen trompetçi Arve Henriksen’in ürettikleri;

Henüz geçtiğimiz yıl çok acı bir şekilde kaybettiğimiz, şimdiye kadar yaptığı işlerle cazın geleceğini şekillendireceği hissedilen İsveçli piyanist Esbjörn Svensson’un benzersiz üslubu;

Fatih Erkoç

Tekdüze bir şekilde, sadece ortak noktaların ortaya çıkarılarak anlatılamayacağı, İskandinav cazını oluşturan elementlerin sadece bir kısmı, çok küçük bir kısmı.

Bugün İskandinav cazını, bu ülkelerden çıkan müzisyenlerin tüm dünyada cazın gidişatına yön verdiğini konuşabiliyorsak, buradaki en büyük pay sahiplerinden biri de ECM firmasının sahibi ve kurucusu Manfred Eicher kuşkusuz. Eicher, sadece cazın değil, 20. yüzyıl modern müziğinde de dönüm noktası sayılabilecek albümler yayınladı; hatta yakaladığı en büyük ticari başarılardan bazılarını Jan Garbarek ile gerçekleştirdi; büyük kitleleri İskandinav müziğiyle tanıştırdı.

Türk müzisyenleri de İskandinav müziğine uzak değiller: En bilinen iki örnek Okay Temiz ve Fatih Erkoç. Okay Temiz, uzun yıllar İsveç’te yaşadı, geleneksel Türk müziğini İskandinavya’ya ilk defa tanıtan Oriental Wind grubunu kurdu; İsveçli müzisyenlerle birlikte yıllar boyunca turnelere, festivallere katıldı. Fatih Erkoç ise, 11 yıl boyunca Norveç’te yaşadı, İskandinavya’daki çeşitli orkestralarda trombon, flüt, gitar, keman, saksafon, trompet ve ud çaldı.

Müziği anlamanın en iyi yolu, dinlemektir. Bu müziği anlamak, cazın ruhunu, İskandinav yaşantısıyla bağdaştırabilmek için doğru yöntem, berrak bir zihin ve önyargısız bir yürekle kuzeye doğru bir yolculuğa çıkmaktır. Her yolculuğun bir başlangıcı vardır diyerek sizlere, Jan Garbarek’in 2004 yılında ECM firmasından çıkardığı ve “En İyi Çağdaş Caz Albümü” kategorisinde Grammy Ödülüne de aday olduğu In Praise of Dreams’i öneriyorum. İstanbul’da yaşarken, İskandinavlara özgü geleneksel melodilerin, modern elektronik altyapılarla birleşmesine, Garbarek’in saksafonunun, Kashkashian’ın kemanıyla dans etmesine tanık olun; bu sizin için kendi iç dünyanızda çıkacağınız bir yolculuğun başlangıcı olsun.

Ben mi? Ben sizi İstanbul’da bekliyor olacağım…

Bu yazı, ICE Dergisi’nin Kasım 2009 tarihli 1. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar