21 Nisan Perşembe akşamı İş Sanat’a dünyaca ünlü piyanist Michel Camilo konuk oluyor. Michel Camilo, özellikle Latin jazz severlerin yakından tanıyacağı bir isim. Daha önce Dizzy Gillespie, Jaco Pastorius, Art Blakey gibi virtüözlerle beraber çalışmış, 2003 yılında da ülkemizde yine İş Sanat’ta Charles Flores ve Horacio “El Negro” Hernandez ile birlikte bir konser vermişti. Camilo, günümüzün en başarılı ve yetenekli piyanistlerinden.

Camilo’nun geçen gelişinde, kendisini izledikten sonra izlenimlerimi kaleme almıştım. Sanatçı ve müziği ile ilgili izlenimlerim şu şekildeydi:

Klasik piyano eğitiminin yanı sıra doğaçlamaya ve kendi vatanına özgün etnik müziklere ağırlık vermesi sonucunda ortaya çok yaratıcı ve özgün bir yorum çıkaran Camilo, üstün tekniğiyle ve konser sırasındaki heyecanıyla seyircileri büyülemeyi başardı. Özellikle sağ elinin tekniği onun melodi anlayışını geliştirirken, doğaçlamalardaki sınırları da zorlamasına yol açıyor. Sağ elinin çok esnek olması onun geniş akorlar basarak çalacağı melodileri daha da güçlendirerek ve hızlandırarak parçalara heyecan katıyor ve yorumunu daha da ateşli bir hale getiriyor. Bu noktada ise özellikle piyanistlerin tekniğine hayran kaldığı efsane piyanist Art Tatum’dan esinlendiğini göz ardı edemeyiz. Akorları basarken ulaştığı hız da tekniğinin kuvvetli, doğaçlamasının ise düşünceli ve başarılı olduğunu göstermekte. Tempolu parçalardaki doğaçlama ve tekniksel kabiliyetinin yanı sıra da daha yavaş ve romantik parçalarda ve ballad’larda yeni melodi buluşları ve dokunaklı tonlamalarıyla da başarılı bir performans sergiliyor. Çok genç olmamasına rağmen parçalardaki enerjisi ve kuvveti onu gerçekten zamanımızın en iyi Latin cazcılarından biri haline getiriyor.

Michel Camilo, 1954 yılında Dominik Cumhuriyeti’ne bağlı olan Santa Domingo’da dünyaya gelmiş. 5 yaşında ilk eserini besteleyen piyanist, 13 yaşında konservatuara girmiş ve 16 yaşında Devlet Senfoni Orkestrası’nda çalmaya başlamış. 25 yaşında New York’a taşındıktan sonra müzik kariyerine tamamen farklı bir yön vererek klasik müzikten jazz’a doğru bir geçiş gerçekleştirmiş. Dünyadaki sayılı müzik okullarından biri olan Julliard School of Music’te çalışmalarını sürdüren sanatçı, daha sonra Jaco Pastorius, Randy Brecker, Airto Moreira, Flora Purim, Paquito D’Rivera, Dizzy Gillespie gibi ünlü müzisyenlerle çalışma imkanını bulmuş.

“Live at the Blue Note” albümüyle En İyi Latin Jazz Albümü dalında, “Spain” adlı albümüyle de En İyi Latin Müziği Albümü dalında Grammy ödülünü kazanmanın yanı sıra Michel Camilo, şimdiye kadar kaydettiği birçok albümüyle Emmy, Casandra, Soberano, Billboard Dergisi gibi birçok ödül kazanmış. Ayrıca, Duke Ellington School of Arts’da ve Berklee

Michel Camilo

College of Music’te, yetenekli genç müzisyenlere verilen, kendi adına bir burs oluşturulmuş. Günümüzde de, hem profesyonel müzik hayatına devam eden, hem de halen Berklee School of Music’te dersler veren Michel Camilo, hem müzisyenliği, hem de kişiliği açısından çok saygı duyulan, örnek bir sanatçı.

Michel Camilo’yla, kendi müzik anlayışı, şimdiye kadar gerçekleştirdiği projeler ve özellikle son albümü “Solo”yla ilgili çok keyifli bir görüşme gerçekleştirdim…

Daha önceki albümlerinizde, beraber çaldığınız müzisyenlerle içinde bulunduğunuz uyum, ortak paylaşımlarınız ve müzikal anlamdaki başarınızdan sonra, solo bir albüm yapmaya nasıl karar verdiniz?

Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca, bu trio sound’unu oluşturmaya çalıştım, bu konuda da aldığım eleştiriler hep bana doğru bir yolda olduğumu gösterdi. Özellikle “Live at the Blue Note” adlı son albümüm, bu büyüyü yakalamıştı. Bu son iki CD’de ulaştıklarımızı görerek, buna biraz ara vermem gerektiğini düşündüm. Artık, daha farklı bir zorlukla karşı karşıya kalmak istedim ve özellikle son yedi yıldır planladığım ve zamanını gelmesini beklediğim solo albüm projesini hayata geçirme kararını aldım. Ayrıca, şunu da belirtmemde yarar var; Jazz piyanistleri arasında bir gelenek vardır: Kariyerlerimiz boyunca en azından bir solo albüm kaydetmeliyiz.

Bir topluluk eşliğinde çalmakla solo çalmak arasındaki en büyük fark, solo çalarken saklanacak hiçbir yeriniz olmamasıdır. Çalarken, hiçbir zaman bir bas solosu ya da davul solosu yoktur, sadece siz ve enstrümanınız vardır. Bu yüzden solo çalan müzisyen, hem kendisi için, hem de dinleyicilerini ilgili kılmak adına, repertuarı konusunda özellikle konsantre olmalıdır.

Horatio “El Negro” Hernandez

Şimdiye kadar içinde bulunduğunuz projelerinizin çoğunluğunun jazz olmasına karşın, aynı zamanda klasik müzik altyapınız olduğunu ve halen de bu yönünüzü müzikal kariyerinizde sürdürdüğünüzü biliyoruz. Özellikle, Decca’dan 2002 yılında çıkarmış olduğunuz albüm gerçekten çok etkileyiciydi. Klasik müzik temelinizin, şu anki müzikal kariyerinizdeki rolünü nasıl tanımlarsınız?

Kesinlikle Klasik Batı Müziği’nde bir şeyler başarmaya çalışmak, benim için çok avantajlı bir durum oldu. Bence, sanatçılar her zaman güvenli alanlarda dolaşmamalılar, yani yeniliklere açık olmalı, sürekli kendilerini yenileyerek zorlamalıdırlar. Ben de, sürekli olarak daha da gelişmek için kendimi zorluyorum. Klasik müzik altyapım ise, bana hem geniş bir perspektif sunuyor, hem de daha da maceracı bir müzisyen olmamı sağlıyor. Bu yüzyılda, sonuçta müzikal anlatımın her ikisinde de var olduğunu göz önünde bulundurursak, önemli olanın klasik müzik ve jazz arasındaki bariyerleri yıkmak olduğunu düşünüyorum. Bir senfoni orkestrasıyla birlikte çalmak harika bir deneyim; çok geniş bir ses yelpazesinin içerisinde derinlerde bir yerlerde müziğimi hayata geçirdiğimi düşünüyorum.

Kendi müzikal üslubunuzu belirginleştiren etkileşimleri ve ilham kaynaklarınızı biraz anlatabilir misiniz?

Karayipler’de çok iyi piyano öğretmenleri var. Ben, özellikle Santo Domingo’da beraber çalıştığım hocalarım konusunda çok şanslıydım. Ayrıca, 1979’da New York’a taşındıktan sonra Jacob Leitner’le birlikte çalıştım. Kendisi bana çok farklı bir piyano tekniği öğretti; işte bu yüzdendir ki, hem Karayipler’den gelen, hem de New York’ta öğrendiğim piyano tekniğiyle farklı bir yaklaşım yaratmaya çalışıyorum. New York’a gelmek benim için dünyadaki yeni sesler, değişik müzisyenleri duyarak kendi vizyonumu geliştirmek açısından çok önemliydi. Bu da, benim dünya müzik arenasında bir yer edinmek için daha çok çalışmama sebep oldu. Ayrıca, New York’taki bu olağanüstü atmosfer, benim Latin kökenime daha da sıkı bağlanmamı sağladı; işte bu şekilde daha çok Latin jazz eserleri yazmaya başladım. Sonuçta, nereye gidebileceğimizi görebilmek için, nereden geldiğimizi bilmemiz gerekmektedir.

Bence, bizim piyanoya dokunuşumuz, sadece müzikal eğitimimize bağlı değildir (Rus okulu), bununla birlikte hayatın çok da kolay olmadığı yerlerde yaşamamız, bizim piyanoya dokunuşumuzun sertliğiyle bağdaştırılabilir. Latin kültürü her zaman çok derindir; bütün bu derinlik de çalışımızda ortaya çıkar.

Michel Camilo

Sadece jazz olarak tanımlayamıyoruz müziğinizi. Aksine, Latin müziği etkileri haricinde funk, blues ve birçok farklı etkileşim duyabiliyoruz…

Farklı müzikal arayışlar konusunda her zaman açık fikirliyimdir. Duke Ellington’un demiş olduğu gibi “Sadece iki tür müzik vardır: iyi müzik ve kötü müzik”. Bence de, sanat ve müzik ruhun evrensel dilleridir ve yaratıcı bir müzisyen olarak bu evrensel dili araştırma sürecinde daha da gelişmek amacını gütmekteyim.

Günümüzde müzisyenler kendi eserlerine etnik öğeler ekliyorlar, bu doğrultuda projeler yapıyorlar. Siz de Latin perspektifinden daha farklı perspektifte müziğe bakarak bu tarz bir proje geliştirmeyi düşünüyor musunuz?

Evet. Aslında Flamenko gitaristi Tomatito ile birlikte kaydettiğimiz “Spain” albümünde müziğe şimdiye kadar olduğundan daha farklı bir açıdan yaklaştım. Bu benim için harika bir deneyim oldu ve bu deneyimden yola çıkarak gelecekte de farklı müzisyenlerle çalışarak değişik projelere imza atmak istiyorum.

Şimdiye kadar müzikal anlamda, unutamayacağınız anılarınızdan bahsedebilir misiniz?

Diğerlerinin yanında, önce Dizzy Gillespie, Jaco Pastorius, Art Blakey’le çalmam geliyor aklıma. Klasik müzik alanında ise, Katia ve Marielle Labeque. Başka unutamadığım bir olay ise, piyano konçertomu Kennedy Center’da Ulusal Senfoni Orkestrası’yla birlikte çaldığım prömiyer ve BBC Proms’da BBC Senfoni Orkestrası eşliğinde verdiğim konserdi. Grammy, Latin Grammy ve Emmy Ödüllerini kazanmak, Berklee College of Music’ten Onursal Doktora unvanına layık görülmek de benim için gerçekten gurur vericidir.

Michel Camilo, Solo

Son albümünüzle ilgili bize neler diyebilirsiniz?

Bence bu solo albüm beni, renkli, desenli ve nüans dolu çok özel ve kişisel bir yere götürüyor. Daha önce de solo bir kayıt yapmadığım da göz önünde bulundurulursa, bu gerçekten de benim için çok önemli bir proje ve bir anlamda da kişisel bir ifade oluyor. “Solo”da, Brezilya müzikleri, Jazz standartları ve benim orijinal kompozisyonlarım arasında gidip gelirken ortaya değişik bir ruh çıkarıyorum. Bu albüm, iyi bir dinleyici için 12 bölümlük bir kitap olarak da tanımlanabilir aslında. Daha çok dinledikçe, daha çok şey keşfedecek ve benim derin duygularıma daha çok bağlanacaklar.

Biraz da yeni projelerinizden bahsedelim isterseniz. Dinleyicilerinizi önümüzdeki aylarda neler bekliyor?

Ernest Martinez-Izquierdo yönetimindeki Barselona Senfoni Orkestrası’yla birlikte, George Gershwin’e adadığım ve “Rhapsody In Blue”, “Piano Concerto in F” ve “Second Piano Prelude”’ü de içeren albümü kaydettik. Albüm Şubat 2006’da Telearc tarafından piyasaya sürülecek.

Teşekkür ederiz.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Nisan 2005 tarihli 38. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar