Philadelphia, Amerika Birleşik Devletleri’nin en eski şehirlerinden…

Her ne kadar jazz şimdiye kadar birçok zamanda New York, Chicago veya New Orleans ile özdeşleştirilmiş olsa da, Philadelphia, barındırdığı müzisyenler, mekanlar ve jazz’ın gelişimine yaptığı katkı bakımından bu eyaletlerin/şehirlerin yanında, tarihe tanıklık etmiş, önemli bir şehir olarak yükseliyor. Sun Ra, John Coltrane, Philly Jo Jones, Dizzy Gillespie gibi dev müzisyenlerin uzun yıllar boyunca yaşadığı ve çalıştığı bu şehir, günümüzde de birçok müzisyene ev sahipliği yapıyor, son derece yoğun bir gece hayatı ve müzik atmosferini yaşatıyor.

Her ne kadar jazz, başta şehirlerden uzakta, kasabalarda yayılmış olsa da, aslında sonra şehirlerin atmosferinde gelişmiş, Amerika’daki büyük şehirlerin olduğu gibi, karmaşıklaşmış ve daha farklı bir dinleyiciye hitap etmeye başlamış. Her ne kadar New York kadar kozmopolit, New Orleans veya Louisiana kadar sıcak ve sempatik olmasa da, bu şehir, jazz’ın kalbinin attığı merkezlerden biri olmuş.

Aslında Philadelphia ile jazz arasındaki ilişki, sanılandan çok daha geriye gidiyor. Yaklaşık bir yüzyıl önce, Philadelphia’da doğan Joe Venuti ve gitarist Eddie Lang, jazz’ın yeni doğduğu zamanlar birlikte çalışarak hem jazz’ın gelişimine katkıda bulunmuş, hem de şehirdeki jazz yaşamının ilk adımlarını atmış.

Özellikle Latin müziğiyle olan yakın ilişkisi, bossa nova’nın Amerika’da tekrar doğuşuna katkıda bulunmuş olan Stan Getz de Philadelphia doğumlu. Dizzy Gillespie ise, ilk kayıtlarını bu şehirde yaparak, müzik kariyerine

John Coltrane

Philadelphia’da başlıyor. Trompetçi Clifford Brown ve saksafoncu Jimmy Heath de Philadelphia’da uzun yıllar yaşayan ve bu şehrin müzik hayatında büyük yeri olan ünlü jazz müzisyenleri.

Philadelphia ve jazz demişken, John Coltrane’den bahsetmemek olmaz. Lise eğitiminden sonra Philadelphia’ya yerleşen Coltrane, burada çeşitli gece kulüplerinde çalışmaya başlıyor ve kısa bir süre sonra da birçok farklı ünlü müzisyenle çalmak üzere bu şehirden ayrılmak zorunda kalıyor. 1940’lar ve 1950’ler boyunca çeşitli dönemler için Philadelphia’ya gelen ve burada çalan Coltrane, bu şehirde bulunduğu süre içerisinde, şehrin müzikseverlerce dolup taşmasına sebep oluyor.

Sonraları ise Sun Ra, topluluğuyla birlikte Philadelphia’ya taşınarak, 1970’lerden itibaren burayı alternatif bir müzik mekanı haline getiriyor. Aynı süre içinde şehrin jazz atmosferi tekrardan canlanıyor ve yine hem müzisyenlerin hem de müzikseverlerin akınına uğruyor.

Philadelphia’nın kısa bir tarihinden bahsettikten sonra, biraz da günümüzde şehirdeki mekanlara bakalım. Eskisi kadar çok olmasa bile, şu anda düzenli olarak hem yerel hem de Amerika çapında ünlemiş müzisyenlerin çıktığı yerler var şehirde. Zanzibar Blue, bu yerlerin arasında en pahalısı ve en lüksü olarak göze çarpıyor. Chris’ Jazz Cafe, Philadelphia’s Clef Club ve Ortlieb’s Jazzhaus ise, daha çok yerel müzisyenlerin haftanın her gecesi sahne aldığı, hem yerel halk tarafından, hem de Philadelphia’ya gelenlerin en çok ziyaret ettiği jazz kulüpleri arasında yer alıyor.

Ortlieb’s Jazzhaus

Kısa bir süre önce Philadelphia ziyaretim sırasında Ortlieb’s Jazzhaus’a giderek, hem oradaki müzisyenleri dinleme fırsatını buldum, hem de sahibi Pete Souders ile kısa bir sohbet gerçekleştirdim.

Aslında, ülkemizde görmeye alıştığımız jazz kulüplerine benzemiyor Ortlieb’s. Eskiden yan taraftaki bira imalathanesindeki çalışanların sıklıkla gittiği bir bowling salonu olan mekan, şimdiki sahibi Souders tarafından uzun yıllar önce satın alınarak bugünkü kulüp haline getirilmiş. Bu sebepten ötürü, kapıdan girdiğiniz zaman uzun ince bir salonla karşı karşıya kalıyorsunuz. Sahne bu salonun tam ortasında, masalar ise sahnenin olabildiğince etrafına yerleştirilmiş. Tabi sahne dediğimiz de, yerden sadece 10–15 cm yükseltilmiş bir platform. Müzisyenlerle dinleyiciler

Clifford Brown

arasında bu kadar az seviye farkının olması, bunun yanı sıra ses sisteminin çok da gelişmiş olmaması, sanki müzisyenler dinleyicilerin arkadaşıymış da, onlar için çalıyormuş izlenimini veriyor insana. Konser havasında olmayan canlı performansın en büyük öğesi tabii ki doğaçlama. Elinde enstrümanıyla gelen konuklar, bir şarkı için bile olsa, sahneye çıkıp jam session’a katılabiliyor. Eğer diğer müzisyenlerle iyi anlaşır, izleyiciler tarafından da beğenilirse, birkaç parçada daha topluluğa katılabiliyor konuklar.

Bütün bunlardan ötürü, insan kendisini evinde hissediyor. Tabi, genelde dinleyicilerin kendi aralarında konuşması, tabak çanak gürültüleri müziği rahat dinlemenize engel olabilir, ama yine de eğer sahneye yakın bir masada oturuyorsanız, müzisyenleri yakından takip edebilir, müziğin keyfine varabilirsiniz.

Ziyaretim sırasında, birçok Amerikalı üniversite öğrencisiyle tanıştım, yarısından çoğunun Afrika kökenlilerin oluşturduğu, yaklaşık yüzyıllık bir jazz tarihine sahip olan şehirde yaşayan eğitimli gençlerin jazz hakkında çok da bilgili olmaması beni şaşırttı. Burada, jazz’ın sadece belirli bir kitleye hitap ettiğine hiç şaşırmamak gerekli, aynı

Philadelphia

şekilde doğum yerinde bile jazz, sadece kısıtlı ve entelektüel bir kitleye hitap ediyor ve bu kitle tarafından ilgi gösteriliyor.

Jazz’ın ortaya çıktığı, tarih boyunca birçok müzisyene ev sahipliği yapan bu şehirle ülkemizdeki birçok şehri karşılaştırdığımızda, aslında özellikle büyük şehirlerimizde olmak üzere, yeni mekanların açılmasıyla, dünyaca ünlü müzisyenlerin ülkemizi ziyaret ederek konserle vermesiyle ve uluslar arası jazz festivallerinin düzenlenmesiyle ülkemizde jazz’ın ne denli hızlı geliştiğini görebiliyoruz. Tabi ki temennimiz, bu gelişimin durmadan, hatta hızlanarak sürdürülmesi, bu sırada da ülkemizde yetişen genç nesle daha çok fırsatlar tanınarak, ülkemizin jazz yaşamının daha da renklendirilmesi.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Nisan 2006 tarihli 42. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar