İş Sanat’ın 2009 yılı programının en iyi konserlerinden biri Charles Lloyd New Quartet olacak kuşkusuz. 1 Nisan akşamı gerçekleşecek olan konserde Lloyd’a, çağımızın yetenekli genç müzisyenlerinden Jason Moran (p), Reuben Rogers (b) ve Eric Harland (d) eşlik edecek.

Birkaç yıl önce, Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde, Charles Lloyd, Zakir Hussain ve Eric Harland’dan oluşan üçlünün konserini izlemiştim. Lloyd’un Sagam albümünde de birlikte çalan üçlü, çoğunlukla emprovizasyona dayalı olan bir tarz benimsemişti, üç müzisyen de kendi müzikal tecrübelerini ve kişiliklerini ortaya çıkarmışlardı ve başarılı bir harmanlama oluşmuştu. Özellikle Hussain ile Harland’ın karşılıklı soloları çok ilgi çekmişti.

Charles Lloyd, hem müziği, hem kişiliği, hem de yaşam hikayesi itibariyle jazz dünyasının en ilginç müzisyenlerinden biri. Tenor saksafonda orijinal bir tınısı var, onun dışında flüt, piyano ve vurmalılara da hakim. Müzik kariyerinin başında hem New York’ta, hem de Batı Yakası’nda, Ornette Coleman, Charlie Haden, Eric Dolphy, Scott LaFaro ve Chico Hamilton ile çaldı. Yaklaşık yirmi yıllık aranın ardından 1990’larda müzik dünyasına yeniden dönüş yaptığında ise, müziğinde yerel tınılar, doğu ezgileri, farklı buluşlar taşıyordu. Billy Higgins’le yaptığı düetler ve kaydettiği albümler de yıllar süren arayışlarının sonucunda ortaya çıkan başarılı ürünlerdi.

Charles Lloyd

Charles Lloyd

Charles Lloyd’un hayat hikayesi, uzun ve değişik bir yolculuk olarak da algılanabilir. Jazz geleneğinin kalbinde, Memphis’te dünyaya gelen, California ve New York’ta dönemin en tanınmış müzisyenleriyle birlikte çalan Lloyd, 1960’larda Keith Jarrett, Jack DeJohnette ve Cecil McBee ile birlikte oluşturduğu dörtlüyle çok büyük bir popülariteye ulaştı. Çiçek çocukların devrinde, Jimi Hendrix, Janis Joplin, the Byrds ve Grateful Dead gibi müzisyenler ve topluluklarla psychedelic rock’ın son derece yaygın olduğu bu dönemde fırtınalar estirdi. 1967 yılında da Downbeat Dergisi tarafından Yılın Jazz Müzisyeni ödülünü kazandı.

1960’lardan biraz geriye, Lloyd’un gençliğine dönersek, Lloyd’un dokuz yaşında bir müzik yarışmasını kazandığını ve 1947 yılında Charlie Parker’ı canlı dinlediğini görüyoruz. Genç Lloyd, Memphis’te blues, gospel ve jazz çevresinde büyüdü, Bird’ün yanı sıra radyolarda Coleman Hawkins, Lester Young, Billie Holiday ve Duke Ellington dinledi. Phineas Newborn ve George Coleman, Lloyd’un ilk öğretmenleri oldu. Henüz lise çağındayken B.B.King, Howlin’ Wolf, Johnny Ace ve Bobby Blue Band’de çaldı. Özellikle bu dönemde blues ve mainstream jazz ile çok sağlam müzikal temeller oluşturdu.

Memphis’ten 18 yaşında ayrılan müzisyen, Los Angeles’a, Güney Kaliforniya Üniversitesi’ne müzik okumak için gitti. Ancak buradaki müzik eğitimi, tam olarak istediği gibi değildi. O, geleneğin içinden yetişmiş bir müzisyendi, ancak klasik müzik eğitimi alırken jazz ile ilgisini artırarak devam ettirdi. Gündüzleri üniversitede, akademik bir ortamda bulunurken, geceleri de dönemin en iyi müzisyenleriyle çalıyordu. 22 yaşında Chico Hamilton’ın topluluğunun müzik direktörlüğünü üstlendi. Üniversitede Bartok çalıştıktan sonra, Chico Hamilton’ın topluluğundaki arkadaşı Macar gitarist Gabor Szabo’dan da Avrupa müzik geleneği hakkında çok bilgi edindi. Batı yakasından jazzın kalbine, New York’a taşınan Lloyd, burada dönemin müziğinin yönlendiricileriyle, Miles Davis, John Coltrane, Theolnious Monk, Charles Mingus ve Coleman Hawkins’le çaldı.

Lloyd’un Jarrett, DeJohnette ve McBee ile kurduğu dörtlü Dream Weaver ve Forest Flower: live at Monterey albümleriyle sadece Amerika Birleşik Devletleri değil, tüm dünyaya sesini duyurdu. Forest Flower albümü de, o yıla kadar bir milyonun üzerinde satışa ulaşan ilk jazz albümü oldu. Bu dönemde Lloyd’un müziği, gençler için kendilerini ifade edebilecekleri bir hale gelmişti. Dönemin agresif, protest müziklerinin yanında, Lloyd’un sakinleştirici, rahatlatıcı tınısı gençler için sıcak, davetkar, barışçıl ve uzlaşmacıydı.

Charles Lloyd

Charles Lloyd

1970’lerde bir anda ortadan kayboldu Lloyd. Özellikle içinde bulunduğu kayıt endüstrisinin sergilediği yaklaşımlar, jazzın güçsüzleşmesi, kazandığı şöhretin ağırlığı ve en önemlisi uyuşturucu bağımlılığı Lloyd’u çok yordu ve onu toplumdan uzaklaşmaya götürdü.

Kimi sanatçılar, hayatlarının belli dönemlerinde çevresinden uzaklaşır, topluma yabancılaşır ve inzivaya çekilir. Bu inziva döneminde, sanatı üzerinde yoğunlaşan da vardır, sanatından tamamen koparak karanlık düşüncelere kapılan da. Kimi sanatçı, bu inziva sürecinin ardından çok büyük bir değişik ve başkalaşım geçirerek sanatını icra etmeye geri döner, kimisi de tamamen koparak bir münzevi olarak hayatına devam eder. Charles Lloyd da, özellikle transandantal meditasyon konusunda yoğunlaştığı, kendi kendine uzun vakitler geçirdiği, doğayla birlikte olduğu, düşündüğü ve kendi deyimiyle “hem karakteri, hem de müziği üzerine çalıştığı” bir dönem geçirdi.

Lloyd bu süre içinde müzikten tamamen kopmadı, farklı kayıtlarda yer almaya devam etti. Ancak gerçek geri dönüşünün işareti 1980 yılında Fransız piyanist Michel Petrucciani’yle yaptığı çalışmaydı. Petrucciani’yi jazz dünyasıyla tanıştırıp, müzisyenin hak ettiği ilgiyi gördüğünü sezdikten sonra tekrar California’ya, Big Sur’a geri döndü ve yaklaşık 10 yıl boyunca kendini dinlemeye devam etti.

Bu sırada ECM ile görüşmelere devam ediyordu ve özellikle ECM’in müziğe bakış açısını, şimdiye kadar kaydettiği albümleri beğenmişti Lloyd. 1989 yılında ECM ile çalışmaya başlayan Lloyd, çok kısa sürede yine jazz severlerin beğenisini kazandı ve o zamandan bu yana, hem albümleriyle hem de canlı performanslarıyla, jazza yaptığı katkıları sürdürüyor. Petrucciani’den sonra Brad Mehldau, Geri Allen, Bobo Stenson, Billy Higgins, Billy Hart ve Dave Holland’la da ECM firmasının kaydettiği albümlerde çalan Lloyd, müzik kariyerinin tamamı boyunca, hem müzisyenlerden, hem dinleyicilerden, hem de eleştirmenlerden çok büyük saygı gördü.

1990’lar, Lloyd için üretken bir dönemdi. 1989 yılında kaydettiği Fish Out of Water’ın ardından gelen Notes from Big Sur (1991), The Call (1993), All My Relations (1994) ve Canto (1997) albümlerinin her biri Lloyd’un özgün üslubunu taşıyordu. Brad Mehldau, John Abercrombie, Larry Grenadier ve Billy Higgins’le birlikte kaydedilen The Water is Wide albümü de çok başarılıydı. The Water is Wide albümündeki yakalanan uyumun ardından Hyperion With Higgins (2001) albümünü kaydetti Lloyd. Ardından Lift Every Voice (2002), Jumping the Creek (2005), Sangam (2006) ve Rabo De Nube (2008) albümleri, yine ECM firmasıyla kaydetti.

Charles Lloyd

Charles Lloyd

Yaklaşık yirmi yıl boyunca jazz dünyasından uzak kalan Lloyd’un, bu kadar kısa bir sürede nasıl yeniden kariyerinde zirveye çıktığı sorusunu sorduğumuzda, cevap Lloyd’un geçmişinde gizli. Lloyd’un Memphis’te büyürken dinlediği müzikler, içinde bulunduğu müzik atmosferi ve küçük yaştan itibaren birlikte çaldığı blues toplulukları, onun müziğini derinden etkilemiş. Müziğinin duygusal yoğunluğunun altında blues’un en saf hali bulunuyor, müziğinde bir blues şarkıcısının açık, samimi ve doğrudan tonu hissedilebiliyor. Lloyd’un gençliğinde etkilendiği modal yaklaşımın, blues temeliyle birleşmesi ve sonraki yıllarda etnik müziklere olan merakının artması, müziğini önceden kestirilmesi imkansız bir hale getiriyor. “Ancak en önemlisi, müziğin içten gelmesi,” diyor Lloyd. “Hepimiz dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesi için çalışıyoruz. Ben de elimden geleni yapıyorum. Müziğin içten gelmesi gerekiyor. Bazen sahnede, çalarken Tanrı’yla bir bağlantı kurabildiğimi hissediyorum. O zaman enstrümanımı ben çalmıyorum, Tanrı çalıyor.”

Lloyd’un müziği karmaşık ve bir o kadar da maceracı olmasına rağmen, içinde bulundurduğu farklı öğelerin gücünden ötürü, birçok müziksever tarafından anlaşılabiliyor ve dinlenebiliyor. Onun özellikle son yıllarda kaydettiği albümlerin bu kadar başarılı olmasının en önemli sebebi de bu.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Nisan 2009 tarihli 54. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar