70 yıl önce jazz aşığı bir girişimci olan Alfred Lion tarafından kurulan, 1939’dan bu yana da birbirinden başarılı, yetenekli, özgün ve en önemlisi her biri jazz dünyasına çok büyük yenilikler getiren müzisyenleri bizlerle tanıştıran yegane plak şirketi Blue Note Records, müzikal başarılarının yanı sıra, özellikle geçtiğimiz on yıl içinde satış rakamları olarak da büyük başarılar kazandı. Elbette bu başarının önemli bir payı, şu anda Blue Note Records’ın başında olan Bruce Lundvall’a ait. 2009 yılı, firmanın yetmişinci yılı olmasının yanı sıra, Bruce Lundvall başkanlığında girdiği yeni yapılanmanın da yirmi beşinci yılı olma özelliğini taşıyor. Her iki yıldönümü de önümüzdeki günlerde, konserler, yeni albümler, The Blue Note 7 konseri, kitaplar ve festivallerle tüm dünyada coşkulu bir şekilde kutlanacak.

İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı, big bandlerin dağıldığı, jazz ve müzik endüstrisinin eskisi kadar parlak olmadığı bir dönemde bağımsız, küçük ve idealist bir plak şirketi olarak kurulan Blue Note Records, yıllar süren yolculuğu sırasında büyüdü ve dünya çapında bilinen, uluslararası başarılara imza atan bir firma haline geldi.

Gerçekten de, özellikle post bop çağından itibaren jazz dünyasına en büyük yenilikleri getiren, çağdaşlarından ya da kendinden önceki müzisyenlerden farklı olduğunu göstermekten korkmayan, kendi tınısını taşıyan, özgün üslubunu oluşturan ve müziğini yaşayan birçok müzisyeni Blue Note Records bizlerle tanıştırdı. Her biri efsanevi isimlerdi onların… Miles Davis, John Coltrane, Thelonious Monk, Bud Powell, Cannonball Adderley, Horace Silver, Art Blakey, Jimmy Smith, Freddie Hubbard, Joe Henderson, Herbie Hancock, Wayne Shorter, McCoy Tyner, Donald Byrd, Ornette Coleman…

Firma, günümüzde de misyonunu koruyor. Mainstream jazz soundunun yanı sıra, çağdaş soundlar üreten, özellikle jazz eleştirmenlerinden gelen sert eleştirilere rağmen özgün tarzını sürdürmeyi başaran müzisyenleri katalogunda barındırıyor. Patricia Barber, Terence Blanchard, Bill Charlap, Robert Glasper, Lionel Loueke, Joe Lovano, Wynton Marsalis, Jason Moran, Dianne Reeves, Gonzalo Rubalcaba, Cassandra Wilson bu müzisyenlerden sadece birkaçı. Blue Note Records’ın en önemli özelliklerinden biri de, katalogundaki müzisyenlerin müzik yolculuklarının çok büyük bölümünde onlarla birlikte olması. Müzisyenlerin yaratıcılıklarını maddi kaygılar içinde kısıtlamaktan uzak, aksine onlara kendilerini yansıtabilecekleri ve yaratıcılıklarının sınırlarını zorlayabilecekleri bir alan yaratan Blue Note Records, kurulduğundan bu yana özellikle jazz müzisyenlerinin birlikte çalışmak için can attıkları bir firma.

Blue Note Records’ın başarısının başka bir yüzünü de, sadece jazz dünyasına değil, genel anlamda müzik dünyasına kazandırdığı müzisyenler oluşturuyor. Başta Norah Jones olmak üzere Priscilla Ahn, Anita Baker, Al Green, Amos Lee gibi geniş kitleler tarafından daha kolaylıkla dinlenebilen, aynı zamanda yapı ve içerik itibariyle kaliteden ödün vermeyen bu müzisyenlerin dinleyicileriyle buluşmasını da Blue Note Records sağladı. Özellikle Arif Mardin’in prodüktörlüğünü gerçekleştirdiği Norah Jones albümleri çok ses getirdi ve çok büyük satış rakamlarına ulaştı.

Eğer Nisan başında Fransa’da olacaksanız, Blue Note Records’ın festivalini kaçırmamalısınız. Bu yılki kutlamaların bir parçası olan ve 30 Mart – 16 Nisan tarihleri arasında Paris’te gerçekleşecek olan bu müzik şöleninde, henüz birkaç ay önce Blue Note Records bünyesine dahil olan basçı Avishai Cohen’in yanı sıra Stacey Kent, Joe Lovano, Ron Carter, Jacky Terrasson, Stefano di Battista, Raul Midon, Erik Truffaz, Lionel Loueke, China Moses ve Patricia Barber sahne alacak.

Bruce Lundvall

Bruce Lundvall

Blue Note Records, bu festivali düzenlemekle kalmadı, bir de jazz koleksiyoncularının arşivlerinde kesinlikle bulunması gereken 3 CD’lik bir de albüm yayınladı. Adeta Blue Note Records’ın 70 yıldır çalıştığı müzisyenlere bir selamı olan bu albümde, gerçek bir jazz tarihi bulmak mümkün. Syndey Bechet’ten, Thelonious Monk, Bud Powell, Miles Davis, Sonny Rollins, John Coltrane, Cannonball Adderley, Freddy Hubbard, Jimmy Smith, Joe Henderson, Dexter Gordon, Art Blakey, Lee Morgan, Wayne Shorter, Donald Byrd, Herbie Hancock, Bobby McFerrin, Michel Petrucciani, John Scofield, Diane Reeves, Jacky Terrasson, Patricia Barber, Gonzalo Rubalcaba, Terence Blanchard, Eliane Elias ve Medeski, Martin & Wood’a kadar onlarca müzisyenden onlarca eser barındıran bu albüm, jazzın yirminci yüzyılda geçirdiği evrimi ve bugünkü noktasını gözler önüne seriyor.

Blue Note Records’ın kısa bir tarihçesiyle birlikte, müzik dünyasındaki önemini anlatan, Michael Cuscuna tarafından yazılmış olan albüm kapak notlarına göz atalım:

“Sanat eserlerinin pazarlanması genellikle kendini inkar eden, insanların hoş karşılamadığı bir süreçtir. Unutulmaz bir resim, harika bir edebiyat eseri, müziğe yapılan özel bir katkı, ticari değerleri kapsamında algılanamaz. Ancak, zaman zaman bazı insanlar, sanatçılarla onların hedef kitleleri arasında olarak, şaheserlerin yaratılmasına çok büyük katkılarda bulunmuşlardır. Bu sadece karlılık amacıyla değil, açık bir bilinçle ve saf bir heyecanla gerçekleşen bir başarı olup, Blue Note Records’ı kuran Alfred Lion ve onun ortağı Francis Wolff’un durumundan daha iyi bir şekilde örneklenemez.” diye yazmış müzik eleştirmeni Loenard Feather 1971 yılında. Bu yazıya yapabileceğim tek katkı, Alfred Lion’ın ve Francis Wolff’un aracılık yapmaktan çok öte bir rol üstlendikleri, onların yirminci yüzyılın ortasında gerçekleşen jazzın oluşmasını sağlayan çok önemli katalizörler olduklarıdır.

Kayıtlar, gerçek ve iyi olan jazzı oluşturan kişiselliği, özgünlüğü, duygusallığı ve spontan kompozisyonun heyecanını en iyi yansıtan araçlardır. Firmanın 1939’da kuruluşundan bu yana Alfred ve Frank sevdiklerini, inandıklarını ve hissettiklerini kaydetti. Albert Ammons’ın boogie woogie’sinden, Sidney Bechet’in geleneksel jazzına uzanan yolları, tamamen duygularla dolu, saf jazzdı.

1947 yılında Ike Quebeck, onlara dönemin aykırı ve çağdaş jazz hareketi olan be-bop dünyasının heyecanını aşıladı. Çok kısa zamanda bu müziği benimseyen ikili Thelonious Monk, Art Blakey, James Moody ve Fats Navarro’nun ilk albümlerini kaydetti. Bud Powell ve Miles Davis’le yaptıkları kayıtlar ise, müzisyenlerin diğer firmalarla yaptıkları kayıtların çok önüne geçti.

Blue Note Records, 1955 yılında sürekli olarak değişen iş dünyasının ağır finansal koşulları altında küçülmeye başlamıştı. Unutmayalım ki, sanatın her alanında olduğu gibi, müzikte de inovasyon ve inanç, kısa vadede maddi getiriler sağlamaz. Alfred ve Frank’in kayıtları da kalite bakımından erişilmezdi, eleştirmenler tarafından göklere çıkarılırdı ancak satışları bu olumlu havayla aynı paralelliği göstermiyordu.

İşte aynı yıl, Blue Note soundu olarak bilinen bir tarz doğdu ve bu sound bir müzik stilinden öte bir fenomen haline geldi. Çok kısa zamanda geniş topluluklar tarafından benimsenen bu sound, çok kaliteli kayıtların yanı sıra, müzisyenlerin yaratıcılığının, ilham verici ama planlanmış kayıt süreçlerinin, saf duygularla birleşen bilimsel bir kayıt teknolojisinin yarattığı bir öğeydi.

Sonraki 12 yıl boyunca, Blue Note sektördeki diğer tüm firmalardan çok daha iyi ve dikkatli bir şekilde, çağın en ileri teknolojisini kullanarak, jazz dünyasındaki dönemin en iyi albümlerini yayınladı. Fikrin doğumundan, albümlerin tamamlanmasına kadar, albümlerin tasarım ve fotoğraflarına değin her ayrıntısıyla Lion ve Wolff şahsen ilgilendi ve sektörlerinde eşine rastlanamayacak bir mükemmelliğe ulaştılar.

Bruce Lundvall, Herbie Hancock

Bruce Lundvall, Herbie Hancock

Blue Note’un hard bop soundunu oluşturduğu 1955 yılından, John Coltrane’in yaşama veda ettiği ve Miles Davis’in fusion arayışlarına doğru kaydığı 1967 yılına kadar jazz, Blue Note Records’ın önderliğinde evrimleşti. Daha önce hiç bu kadar müziğin sınırlarını zorlayan, sürekli birbiriyle etkileşim içinde olan ve durmadan gelişen, geliştiren bir grup müzisyen olmamıştı. Böyle bir atmosferin içinde, doğal olarak birçok müzisyen sürekli olarak kayıtlar gerçekleştiriyordu. Ancak, bu albümlerden hiçbiri Alfred ve Francis’in tutarlılığına ve kalitesine ulaşamadı. Günümüze kadar, nesiller boyunca müzisyenler Blue Note’un yayınladığı şaheser albümlerin, onların ilk kez jazzla tanıştığı ve onları en çok etkileyen unsurlar olduğunu söyler.

1967 yılında Alfred Lion emekli oldu ve bir süre önce Liberty Records bünyesinde faaliyet göstermeye başlayan Blue Note Records’ı Frank Wolff’a devretti. Wolff’un hayatını kaybettiği 1971 yılına kadar jazz zor zamanlar geçirmeye başlamıştı. Wolff’un ardından çalışmaya başlayan George Butler, sektördeki durum karşısında firmayı daha ticari bir hale getirdi. Donald Byrd, Bobbi Humphrey, David Grusin, Earl Klugh gibi müzisyenlerin kayıtlarını yapan firmanın sektördeki ve gerçek jazz müzisyenleri arasındaki imajı da bu dönemde zedelendi. 1970’lerin sonunda kayıt sektörünün şartları daha da kötüleşti ve Blue Note Records’ın en iyi satan kayıtları bile firmanın 1981 yılında neredeyse batma noktasına gelmesine engel olamadı.

1984 yılında EMI Bruce Lundvall’ı, Blue Note Records’ı tekrardan canlandırması için işe aldı. Lundvall’ın ilk icraatı, Bobby McFerrin, Dexter Gordon, Kenny Burrell, Stanley Turrentine, Michel Petrucciani ve Stanley Jordan’la anlaşmak oldu. Jordan ve McFerrin tekrardan hayata geçen firmanın ilk hit albümlerini kaydetti. O zamandan bu yana da firma henüz potansiyeli tam olarak gerçekleşmemiş müzisyenlerin albümlerini kaydetmeye devam ediyor. John Scofield, Cassandra Wilson ve Terence Blanchard bu firmayla anlaşmadan önce başka firmalardan albüm çıkaran müzisyenlerden sadece birkaçı. Ancak onların gerçek yaratıcılıkları, Blue Note ile çalışmaya başladıktan sonra ortaya çıktı. Blue Note, zamanının ve enerjisinin çok büyük bir bölümünü Eliane Elias, Joe Lovano, Gonzalo Rubalcaba, Jacky Terrasson, Jason Moran ve Robert Glasper gibi yeni yeteneklerin keşfedilmesi ve kaydedilmesi için harcıyor.

1980’lerde Londradaki kulüplerde çalınan müzikler Blue Note Records’ın ayrıca jazz dans müziği olarak yeni bir janr oluşturmasını da sağladı. Birçok hip hop müzisyeni için, Grant Green, Lou Donaldson, Reuben Wilson ve diğer Blue Note müzisyenlerini çalmak sıradan bir şey haline geldi. Ama hiçbir topluluk, jazz ile hip hop’ı Geoff Wilkinson tarafından kurulan Londralı US3 topluluğu kadar iyi bir şekilde entegre etmeyi başaramadı. Herbie Hancock’ın Cantaloupe Island eserinden sample’lar kullanan Cantaloop single’ıyla US3 topluluğu Blue Note’a yeni bir hit eser kazandırmamış oldu, rap ile jazzın bir araya getirilmesi ve kaynaştırılması için de yeni bir standart belirledi. Medeski, Martin & Wood da yeni keşiflerde bulunan yenilikçi liderler olarak US3’nin açtığı yolda ilerledi.

2001 yılında Blue Note Records, o zamanlar Soho’da bir restoranda çalan Norah Jones adında solist, besteci ve piyanist olan bir müzisyenle anlaştı. Jones’un ilk albümü, gelmiş geçmiş en çok satan albümlerden biri oldu. Bu albüm, onun hayatını değiştirmekle kalmadı, Blue Note’a da, Al Green, Anita Baker ve Amos Lee gibi solistlerle çalışmak için yeni ufuklar oluşturdu.

2009 yılında, Blue Note yetmişinci yıldönümünü kutluyor. Elbette önümüzdeki yıllarda, Blue Notes’un yaratıcıları Alfred Lion ve Francis Wolff tarafından oluşturulan kalite efsanesi yeşermeye ve gelişmeye devam edecek.”

Ünlü Jazziz Dergisi’nin Mart 2009 sayısında yayınlanan röportajda Bruce Lundvall, hem firmanın yaşadığı evrimi, hem de kendi tecrübelerinin Blue Note geleneğiyle birleşmesini şu şekilde betimliyor:

Öncelikle, ben müzikle ilgileniyorum. Genel olarak rakamlarla ilgili olan birisi değilim. Elbette bir albümün para kazanmasının veya kaybetmesinin ne demek olduğunu biliyorum. Çılgınca kontratlar imzalamıyoruz, şu anda Blue Note’ta yaklaşık 25 müzisyenle birlikte çalışıyoruz.


Genelde sizin sadece bir aracı olduğunuza inanıyorum. Doğru müzisyenleri seçerseniz ve müzisyenlere inandıklarını kaydetmeleri için özgürlük tanırsanız – elbette belli finansal parametreler içinde- o zaman doğru ilerliyorsunuz demektir. Alfred ve Frank de tam olarak bunu yaptı eminim. Ben bu dersi John Hammond’dan aldım. Hammond derdi ki: “Eğer orijinal bir müzisyeni dinliyorsan, başka bir soru sorma. Sadece müzisyenle anlaş, nokta. Her zaman kendi kendine sor ‘Bu müzisyen başka birisine benziyor mu?’, eğer öyleyse daha fazla vakit harcama.” Bu benim için çok önemli bir dersti. Kendi düşüncelerinize ve içgüdülerinize inanmanız gerekir ve başkalarının eleştirilerini çok da dinlememelisiniz.


Cassandra Wilson’la anlaştıktan sonra, Chicago Tribune’da Howard Reich tarafından üç önemli jazz vokalistiyle ilgili bir yazı okudum: Cassandra Wilson, Dee Dee Bridgewater ve Kurt Elling – ki o zamanlar Elling’i hiç duymamıştım. Bir hafta içinde, dişçiye giderken bana gönderdiği kasedi dinledim ve onun ne kadar orijinal ve yeni olduğuna inanamadım. Dişçiden dönerken, arabamın telefonundan hemen Kurt’ü aradım ve dedim ki: “Kurt Elling’i arıyorum.”, “Ben Kurt.”, “Beni tanımıyorsun. Benim adım Bruce Lundvall ve Blue Note ile çalışıyorum. Kaydına bayıldım. Ne zaman seni canlı izleyebilirim?”, “Pazartesi akşamı Chicago’da Green Mill’de çıkıyorum.”, “Tamam, geliyorum.”, “Ama buradaki performansım tamamen emprovizasyon olacak.”, “Tamam bu daha da iyi” dedim ve o akşam Kurt ile anlaştık.


Müzisyenlerle mümkün olduğunca çok uzun süre birlikte çalışmak istiyoruz. Lovano bizimle yaklaşık 20 albümdür çalışıyor. Dianne Reeves 1987’den beri, Eliane Elias da 1980’lerden beri bizimle. Greg Ozby de yine çok uzun süredir Blue Note’la. Gonzalo Rubalcaba da başından beri.

70 yıldır süren Blue Note efsanesi, müzik aşkıyla neler başarılabileceğini gösteriyor açıkça. Müzik ve jazz aşkıyla yola çıkan girişimciler, yıllar boyunca bu tutkuyu ayakta tutarak ve müziğin saf halini dinleyicilere aktararak başarılı oldular. Maddi kaygılar gütmediler, aksine müziğe odaklandılar, ama yaratıcılığı desteklemeleri, doğru müzisyenleri seçmeleri ve hep en kaliteli sonuçlar üretmek için çabalamaları onlara, firmayı ayakta tutacak kadar, hatta daha bile fazla maddi olanaklar sağladı. Lion ve Wolff’tan yıllar sonra firmayı devralan ve eski efsanevi günlerine yeniden taşıyan Lundvall de aynı stratejiyi izledi. Hep yeni, orijinal, başkaları gibi olan değil, kendisi olan müzisyenleri buldu, onlara kayıtlar yaptı; hem bu müzisyenler Blue Note’u taşıdı, hem de Blue Note onları taşıdı. Ve yine en iyiyi yaratma tutkusu, müziği maddi kaygılar için değil, ruhunu yansıtmak, dünyayla iletişim kurmak için icra eden müzisyenlerle birlikte Blue Note, satış olarak da çok büyük başarılara erişti.

Biz müzik emektarları, ister müzisyen, bestekar, yorumcu olalım, ister prodüktör olup müzik yaratılmasına katkıda bulunalım ya da kalemimizle müzisyenlere yol göstermeye çalışalım, hepimiz zaman zaman yaptığımız işlerle ilgili umutsuzluğa kapılmıyor muyuz? Ya da içimizde heyecanı, isteği, hevesi hissetsek de, çekinmiyor muyuz hayatımızı bu ulvi sanat dalına adamaktan? Blue Note’un hikayesi de hepimiz için bir kez daha düşünülmesi gereken bir kıssa haline geliyor. Zihnimizdeki sesleri notalara dökmek, kalbimizdeki aşkı enstrümanımızla dile getirmek, hayata dair, dünyaya dair söyleyeceklerimizi paylaşmak, ya da duyduğumuz müzik hakkında bir şeyler yazmak… Müziğin ruhumuzdaki saf haline ulaşmak istediğimizde, gerçekten bunun için çalışırsak ve eğer gerçekten orijinal olabilirsek… Ya da belki de sadece müzikle sınırlandırmamak, içimizdeki tutkuyu nerede hissediyorsak orada, konu ne olursa olsun, çok çalışırsak, çok istersek ve saf tutkumuzu kendimize has bir şekilde dünyaya aktarabilirsek… İşte o zaman Lion ve Wolff’un yarattığı ve yıllar boyunca onların yanında parlayan ışık bizimle de olacaktır.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Nisan 2009 tarihli 54. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar