Her yıl Temmuz ayında İstanbul, özellikle jazz dinleyicileri için çok keyifli ve heyecanlı bir koşuşturmaya sahne olur. İstanbul Jazz Festivali vardır çünkü Temmuz’da. Açıkhava Tiyatrosu’nda, Esma Sultan’da, Nardis’te, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda ve İstanbul’un dört bir yanındaki konser salonlarında, açıkhava mekanlarında, jazz kulüplerinde uluslararası müzisyenleri ağırlarız. Gündüzleri, akşam katılacağımız konserlerin hayalini kurar, akşamları ise konserlere yetişmeye çalışır, birinden çıkıp diğerini dinlemeye koşarız. Müzisyenlerin albümlerini alır, onları tanımaya, anlamaya çalışır, konserlerini coşkuyla dinler, konser dedikodularına kulak kabartırız. Zaman zaman sıcakta bunalır, zaman zaman esen meltemin etkisiyle ürperir, zaman zaman da hiç unutamadığım Charlie Haden konserinde olduğu gibi, yağan yağmurun altında, sırılsıklam bir şekilde, dinlediğimiz müzisyenlerin bize anlattıklarına yüreklerimizi açarız.

Ve işte bu yıl da, özlemle beklediğimiz yaz günleri geldi. 16. Uluslararası İstanbul Caz Festivali, 2 – 15 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek. Yıllar içinde müziğin dinamikliğine ayak uydurarak, gelişen ve değişen, yaşayan bir festivalimiz var. Zaman zaman konserleri, ya da misafir ettiğimiz müzisyenleri eleştirdik, jazz dışındaki türlere ağırlık verildiği için, festivalin gerçek kimliğini yitirdiğini düşündük.

Ancak, günümüzde baktığımızda, Avrupa’nın önemli jazz festivallerinden biri, her yıl İstanbul’da gerçekleştiriliyor ve hem biz birbirinden önemli müzisyenleri dinleme fırsatını buluyoruz, hem de bu müzisyenler ülkemizin zengin dokusuyla, tarihiyle, kültürüyle ve en önemlisi, dinlediğini anlayan ve takdir eden, bilgili dinleyicileriyle tanışıyorlar. Son yıllarda yaşanan ekonomik durgunlukların, özellikle müzik ve eğlence sektörlerinde ciddi bir daralmaya yol açtığını da göz önünde bulundurursak, İstanbul Caz Festivali’ni ayakta tutan ve her yıl olduğu gibi, bu yıl da bizim İstanbul akşamlarında jazz dinlememizi sağlayan İKSV ekibine ve festivalin oluşmasında emeği geçen herkese buradan teşekkür etmemiz gerekir.

16. İstanbul Caz Festivali’nin kuşkusuz en büyük yıldızlarından biri George Benson. O, hem renkli kişiliği, hem keyifli müzikal üslubu ve anlayışı, hem de dinleyicilerini etkileme yeteneğiyle, usta bir müzisyen ve de başarılı bir şovmen. Tüm zamanların en çok satan jazz müzisyeni de olan Benson, kariyeri boyunca unutulmayan performanslara imza atmasının yanı sıra, Give Me the Night, Breezin’, On Broadway gibi yine zihinlerde yer eden klasikleri seslendirdi.

George Benson

George Benson

Benson, 27 Temmuz’da Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde, “Unforgettable Tribute to Nat ‘King’ Cole” projesiyle sahne alacak. Benson’a, bu konserde Philarmonia İstanbul Orkestrası da eşlik edecek. Nat ‘King’ Cole, hem sesiyle, hem de yaptıklarıyla Benson’a önemli bir ilham kaynağı oldu. Yalnızca gitar çalmanın yanı sıra, şarkı söylemeye başlamasında da bir anlamda katkısı olan, Benson için çok mühim bir idol Cole. Bu yüzden, kariyerinde olgunluğa eriştiği bu noktada, Cole şarkıları seslendirecek olması Benson için büyük önem taşıyor.

Müzik yaşamı boyunca, milyonlarca müziksever tarafından beğeni ve hayranlıkla takip edilen George Benson, yıllar içinde hem hayata ve müziğe bakış açısıyla, hem de projeleriyle özgün bir müzikal kimlik oluşturdu. Küçüklüğünden itibaren edindiği alışkanlıklar ve zevkler doğrultusunda, müziği ve özellikle jazzı, insanlara keyifli vakitler yaşatmak amacı taşıyan araçlar olarak görüyordu. Bu doğrultuda, yorumculuk ve emprovizasyon konusundaki üstün yeteneğini ve enstrümanı üzerindeki muazzam başarısını abartmadan, benimsediği bu amaç doğrultusunda kariyerini sürdürdü.

Benson’ın kendine özgü anlayışı, Wes Montgomery’nin yanında yetişerek başladığı jazz kariyerinin kısa bir sürede beklenmedik bir yöne gitmesini sağladı. Gitarının yanı sıra, kadife sesi ve enerjik vokaliyle geniş kitlelere ulaştığı ve rekor albüm satışları gerçekleştirdiği dönemler, aynı zamanda jazz eleştirmenlerinin en acımasız eleştirilerine hedef olduğu dönemlerdi. Ancak Benson, popüler bir isim olmaktan, dönemin popüler müzik arenası içinde bulunmaktan kaçınmadı; aksine bundan keyif aldığını her fırsatta dile getirdi. Bununla birlikte de, zaman zaman onu ilk dönemlerinden itibaren takip ve takdir edenlerin de heyecanını canlandıracak, daha entelektüel projelere de imza attı.

Benson’ın gitardaki stilini, belli sınırlamalar ve müzik janrları içinde değerlendirmek de uygun olmayacaktır. Müzisyen, kolaylıkla her tarza –swing, bop, R&B, pop- kendini adapte edebilmekte, hakimiyetini aynı eser içinde bile farklı üsluplar arasında dolaşarak gösterebilmektedir. Yuvarlak, zengin bir tını, üstün bir tekniğin eseri olan bir hız ve düşünce ürünü sololar, Benson’ı Benson yapan müzikal öğelerdir. Benson’ın başlıca esin kaynakları ve en çok etkilendiği müzisyenler Charlie Christian ve Wes Montgomery’dir. Her iki müzisyenin tarzı da zaman zaman Benzon’da hissedilir, ancak Benson’ın en büyük başarılarından birisi de daha önce de belirttiğimiz üzere, kendi üslubunu, bağımsız bir şekilde oluşturmuş olmasıdır.

1943 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Pennsylvania eyaletinin ikinci büyük şehri Pittsburgh’da dünyaya geldi Benson. Küçük yaşta, ailesinin de yönlendirmesiyle, içindeki müzik aşkını keşfetmeye başladı. 17 yaşında, üvey babasının onun için evdeki bir sandıktan yaptığı ve toplam maliyeti sadece 23 Dolar olan gitarı çalıyordu ve lisedeyken kendi rock grubunu kurdu. Kendi kendine yürüttüğü gitar çalışmalarını, sadece birkaç yıl devam ettiği Connelly Lisesi’nden ayrıldıktan sonra artıran sanatçı, ilk ciddi müzikal tecrübesini Brother Jack McDuff’ın topluluğunda edindi. Benson, McDuff’la tanışmasının öncesinde Pittsburgh’un Altairs ve Four Counts gibi küçük barlarında sahne alıyordu ve haklı bir biçimde ünü çok çabuk yayılmıştı.

McDuff’la Benson’ın çok enerjik ve eğlenceli bir stilleri vardı. Bu tecrübe de Benson’a, “jazz dinleyerek dans edilmesinin” mümkün olduğunu göstermişti. Hatta Benson’a göre “eğer jazz dinleyerek dans etmek mümkün olursa, o zaman jazz kraldır. Jazzdaki entelektüellik ise sonradan gelir. Charlie Parker ve arkadaşları daha zihne hitap eden bir sound ve üslup benimsediler. Bu da iyiydi, ancak benim asıl istediğim insanların müziğimi dinlediğinde yerlerinde duramamaları.”

Henüz genç bir müzisyenken, dönemin fırtınalar estiren gitaristi Wes Montgomery’le tanıştı Benson ve ondan, hayatı boyunca unutamayacağı bir nasihat aldı. Montgomery, Benson’a kimseye kulak asmadan şimdiye kadarki etkileyici çalışmalarına devam etmesini ve içinden geldiği şekilde müzik yapmasını öğütledi. İşte Benson’ın yaşamındaki unutulmaz kişilerden biri, onun özgür bir şekilde müzik yapmasını destekleyen kişi Montgomery’di. Zaten Montgomery’nin 1969 yılında yaşamını kaybetmesinin ardından, Benson, onun halefi olarak gösterilmeye başlanmıştı.

İlk kez McDuff, New York’a götürdü Benson’ı. Genç George için, biraz baskıcı bir liderlik yapısı olan McDuff’la çalmak kolay değildi. Ancak, yine de kendini geliştirmesi, daha iyi bir noktaya gelebilmesi için teşvik ediyordu gitaristi. Benson için, kendini bulması ve geliştirmesi için çok doğru bir lider olmuştu McDuff.

Bu benim için harika bir tecrübeydi. Jack zorlu bir grup lideriydi. Her zaman benim başımda durdu, beni bir anlamda baskı altında tutuyordu. Sürekli olarak “Bunu doğru çalmıyorsun. Çalarken daha fazla blues çalman gerekiyor, bluesu hissetmen gerekiyor. Tonun çok zayıf ve ritmin de olması gerektiği kadar iyi değil.” derdi. Ancak, New York’a gittiğimizde ve McDuff’ın menajeri bizi duyduğunda, çok ilerlediğimizi söyledi ve hemen bir albüm kaydetmemizi istedi. İşte ilk kaydettiğim albümlerden biri olan Live At the Front Room’u da bu dönemde, 1963 yılında kaydettim.

George Benson

George Benson

McDuff’ın topluluğunda birkaç yıl çalan, ekiple birlikte ülke çapında turnelere çıkan müzisyen, henüz 21 yaşındayken de kendi liderliğindeki ilk albümü olan The New Boss Guitar’ı (1964) kaydetti. Benson’ın çok kısa bir sürede bu kadar parlamasının sebeplerinden biri, üstün yeteneğinin yanı sıra McDuff’ın da katkısıydı. Wes Montgomery ile Jimmy Smith’in duo albümleri nasıl ses getirdiyse ve enerjileriyle dinleyenlerin akıllarını başından aldıysa, bu ikilinin açtığı yoldan ilerleyen Benson ve McDuff da aynı şekilde son derece dinamik ve keyifli bir birliktelik oluşturmuştu.

Benson’ın bu albümdeki ve ilk yıllarındaki tonu dolu ve lezzetliydi, çalışının temelinde swing her haliyle hissediliyordu ve çok genç yaşında, hem tekniği hem de emprovizasyon kabiliyetiyle, en iyi olduğunu iddia eden birçok gitaristi cebinden çıkarabilirdi.

Gitar-org uyumundan ve yaratılan sounddan memnun kalan Benson, sonraki iki albümünü ise Dr. Lonnie Smith ve Ronnie Cuber ile kaydetti. It’s Uptown with the George Benson Quartet ve The George Benson Cookbook, Benson’ın gençlik çağındaki ilerlemesini açıkça yansıtan kayıtlardı.

Benson’ın kendine özgü tavrı ve enerjisi, ünlü yetenek avcısı John Hammond’ın dikkatini çekti ve Hammond Benson’ı kısa sürede Columbia Records’a kazandırdı. Bu keşif, Benson’a birçok başka fırsat yarattı. 1960’ların sonuna doğru Miles Davis okulundan da geçti Benson. Davis’in Miles in the Sky albümünün kayıtlarına katılan Benson, bu albümdeki Paraphernalia parçasında Davis’e eşlik etti.

1967’de Verve etiketiyle albümler kaydetti, 1968 yılında ise müzik dünyasında trendleri belirleyen isimlerden biri olan Creed Taylor’la önce A&M firmasında, sonra da Taylor’ın kurduğu CTI firmasıyla çalışmaya başladı. Enstrümantal müzik konusunda çok büyük bir isim olan Taylor, Bossa Nova’nın Amerika çapında gündeme gelmesini sağlamış, Wes Montgomery, Jimmy Smith, Stan Getz, Charlie Byrd gibi müzisyenlerin kariyerlerinde parlamalarında rol almıştı.

George Benson

George Benson

Creed Taylor’ın sayesinde Herbie Hancock, Garnett Brown, Billy Cobham, Hubert Laws, Deodato, Ron Carter, Stanley Turrentine ve Freddie Hubbard gibi efsanevi jazz müzisyenleriyle birlikte çalma fırsatını buldu, hem müzik camiasındaki saygınlığını artırdı, hem de vizyonunu genişletti.

Özellikle White Rabbit albümü, bu dönemdeki en iyi kayıtlardan biriydi. 1971 yılındaki kayıtta Benson’a eşlik eden birçok müzisyenin arasında Airto Moreira, Herbie Hancock, Phil Kraus, Earl Klugh, Ron Carter ve Billy Cobham da vardı. Jefferson Airplane adlı rock topluluğunun psychedelic eseri White Rabbit’in yorumlanmasının yanı sıra, California Dreaming’i de kendi üslubuna göre yeniden yaratan ekip, bu albümde hem iyi bir sound yakaladı, hem de Benson’ın olduğu kadar, diğer müzisyenlerin de yeteneklerini sergileyebilecekleri bir platform oluşturdu. Latin armonilerinin üzerine jazz melodilerinin bezenmesiyle iyi bir yapıya kavuşmuşlardı.

Benson, en sevdiği topluluklarından biri olan Beatles parçalarını yorumladığı The Other Side of Abbey Road albümünü de 1969 yılında kaydetti. Benson’ın tüm albümleri içinde özel bir yere koyduğu bu çalışma, kesinlikle övgüyü hak ediyor. Hem Beatles’a duyduğu saygı ve sevgiyi dile getiren, hem de kendi müzikal dehasını Beatles parçaları aracılığıyla aktaran müzisyen, bu zor işin üstesinden başarılı bir şekilde geldi. Benson, maceracı yapısını bu albümde ortaya çıkardı; Freddie Hubbard, Herbert Laws, Sonny Fortune, Idris Muhammad gibi jazz dünyasına yakın, rock dünyasına uzak olan müzisyenlerle birlikte Beatles şarkılarını özgün bir şekilde yorumladı. Yıllar sonra dinleyicilerin aşina olacağı sesini de ilk defa bu albümde yaptığı vokallerle duyurdu. Benson’ın sololarındaki phrasing’leri de bu albümde onun ne kadar iyi ve orijinal bir yorumcu ve solist olduğunu da kanıtlar nitelikteydi.

CTI ve Creed Taylor ile çok iyi bir sinerji oluşturmuştu Benson. Hem farklı maceralara atılabiliyor, hem de kendini geliştiriyordu.

Her gittiğimiz yer insanlarla doluydu, ve daha önce böyle bir tecrübe edinmemiştim; bu durum bizi çok daha farklı bir seviyeye taşıdı. Ancak kariyerimde eksik olan şey, gerçek bir hit albümdü. Şimdiye kadar White Rabbit gibi albümler kaydetmiştik, ancak onlar sadece küçük hitler olmuştu. Ve onlar için son yaptığım albümle, CTI ile olan ilişkimi bitirdim. Aslında, en son yaptığım albüm Good King Bad (1975) olmuştu, ancak Warner Bros.’un asıl dikkatini çeken albüm ise 1974 yılındaki Bad Benson’dı.

Columbia, Verve, A&M ve CTI etiketleriyle kaydettiği albümler, müzikal kalite ve yenilikçilik açısından çok iyiydi, jazz eleştirmenlerinden çok olumlu yorumlar alıyordu, ancak bu dönemde ticari başarı Benson’a uzak bir kavramdı. Benson’ın aklında, tamamen farklı fikirler vardı, yaptığı müzik onu tam olarak tanımlamıyordu ve gerçekten tatmin etmiyordu.

Yıllardır gitarımla bir şeyler yaptım, ancak herkes beni dinlemek istemiyordu. Bir keresinde stüdyoda kendi grubumla rahat bir şekilde çalmak ve bazı denemeler yapmak istemiştim. İlk defa gitar çalarak şarkı söylediğimde ise, stüdyodaki herkes beni eleştirdi. Herkes, bunun işe yaramayacağını söyledi. Ancak, Tommy LiPuma’yla çalışmaya başladığımda her şey değişti. Hemen ‘Tabi ki, şarkı söyleyebilirsin, sonra da elimizde ne olduğuna bakarız.’ dedi ve sonrasında ne olduğunu siz de biliyorsunuz.

1976 yılında, Warner Bros. ile çalışmaya başladı Benson ve Warner Bros. etiketiyle kaydettiği ve yapımcılığını daha önce Miles Davis, Al Jarreau, Nat King Cole gibi müzisyenlerle çalışmış olan Tommy LiPuma’nın üstlendiği ilk albüm olan Breezin’, aylar boyunca Top 10 listelerinin üst sıralarında kaldı. Bu albümde, Benson sadece bir gitarist olarak değil, bir vokalist olarak da performans sergilemişti. Hatta, vokallerini yaptığı The Masquerade parçası, dönemin popüler müzik dinleyicilerini etkilemeyi başardı. Benson, hem elde ettiği ticari başarıdan etkilenmişti, hem de aslında gerçekten yapmak istediği şeyi yapıyordu: Kendisini dinleyenleri eğlendiriyor, onlara keyifli vakitler geçirmeyi başarıyordu.

Benson’ı deyim yerindeyse, bir gecede ünlü yapan Leon Russell’ın The Masquerade şarkısının hikayesini bir de ondan dinleyelim:

Tommy LiPuma bana o şarkıyı göndermişti. Daha önce hem bestecisinin adını, hem de şarkıyı duymamıştım. Kız kardeşimi aradım ve şarkıyı duyup duymadığını sorduğumda, bana “Daha önce duymadın mı? Çok güzel bir şarkı bu.” dedi. Yani Tommy LiPuma, bana o şarkıyı tanıştıran kişidir. Onunla çalışmaya hazırlanıyordum. Warners’taki prodüktörler arasında onunla çalışmayı seçmiştim, çünkü onunla ilk kez tanıştığımda bana hiç unutamayacağım bir şey söylemişti: “Seni beş yıl önce şarkı söylerken duydum ve şimdiye kadar neden senin sesini albümlerinde kimsenin kullanmadığını anlayamadım.

Hemen menajerime söyledim ve LiPuma’yı seçtim. O da bana hemen farklı şarkılar göndermeye başladı. The Masquerade’i de öyle seçtik. Aslında çok dikkat etmedim. İyi bir şarkıydı, ancak dikkatimi çok çekmedi. Daha sonra beni aradı ve şarkıyı sevip sevmediğimi sordu. Ancak şarkıyı kaybetmiştim; bana bir kopya daha gönderdi.

Bu şarkıyı tekrar dinlerken, o zamanlar benimle keyboard çalan Jorge Dalto bir anda evden içeri girdi, onun en sevdiği şarkı olduğunu ve bu şarkıyı çalmamız gerektiğini söyledi. Ve ben de bu şarkıyı öğrendim ama bu sefer de son dakikada Tommy LiPuma enstrümantal şarkıların çok iyi olduğunu düşündüğünden ötürü albüme bu şarkıyı eklemek konusunda tereddüt etti. Bu albümde vokal kullanmak isteyip istemediğinden emin değildi. Ben de sonunda dayanamadım ve dedim ki: “Benim bu şarkıyı öğrenmemi istedin, hadi bir kez çalalım” Ve çaldık. Bir seferde çaldık.

George Benson

George Benson

Breezin’, Benson’ın kariyerindeki en iyi, en başarılı albümlerinden biri. Üç farklı Grammy Ödülü alan bu albümde Benson’a, dönemin en iyi jazz müzisyenleri eşlik etmiyordu. Ancak, onu anlayan, onun solistlik yeteneğinin öne çıkmasını sağlayabilecek iyi müzisyenler vardı. Tommy LiPuma tarafından özenle seçilen müzisyenler olan Jorge Dalto (p), Ronnie Foster (p, synth), Phil Upchurch (g), Stanley Banks (b) ve Harvey Mason (d)’ın bulunduğu kayıtlarda çalınan şarkıların aranjmanı da Claus Ogerman’a aitti. Altı şarkıdan oluşan plaktaki The Masquerade dışındaki eserler de, kısa zamanda hit oldu. Ve bu albüm, bir zamanlar Wes Montgomery’nin devamı olarak görülmekte olan George Benson’ı bir pop yıldızına dönüştürdü.

Bu başarının ardından Benson, bu alandaki kariyerini ilerletti. Popüler müziğe yöneldi, pop ve R&B etkileri taşıyan albümler çıkardı. 1978 yılında kaydettiği Weekend in L.A. albümü de, Benson’ın en başarılı albümlerinden biriydi. Ancak, bu eserlerin, dönemin diğer popüler müzik eserlerinden en önemli farkı, aynı zamanda çok ince düşünülmüş melodiler, aranjmanlar ve prodüksiyona sahip olmasıydı. Örneğin yapımcılığı Quincy Jones tarafından üstlenilen Give Me the Night parçası da çok başarılı oldu.

80’lerde ve 90’larda, yapımcı Tonny LiPuma’nın önderliğinde önce Warner Bros. ile, sonra da GRP ile çok başarılı albümler kaydetti. Bu başarı, Benson’ın kökenindeki R&B tutkusunu, gitarıyla birlikte vokalinin de gücünü göstermişti. Geçtiğimiz otuz yıl içinde 10 adet Grammy kazanan müzisyen, bu müzikal başarısını hem istediği kitlelere ulaşarak, hem de hayalindeki ticari başarıyı kazanarak perçinledi.

Benson’ın 1980’lerde yaptığı en ilginç çalışmalardan biri klasik gitarist Earl Klugh’la ortak çıkardığı Collaboration (1987) albümüydü. Çok duygulu bir üslubu olan, aynı amanda kendine özgü bir teknikle gitar çalan, Klugh, henüz çok gençken Benson’la Charlie Byrd aracılığıyla tanışmıştı ve 17 yaşında White Rabbit albümünde çalmıştı. ABD’de bir dönem çok popüler olan Bossa Nova’nın sönmesinin ardından klasik gitar çalan ve bu konuda ısrar eden birkaç müzisyenden biri olan Klugh’la Benson’ın Collaboration albümü de çok özel bir çalışmaydı.

Benson, geçtiğimiz yirmi yıl içinde yirminin üzerinde albüm kaydetti. Bunlardan bir kısmı orijinal projeler, bir kısmı konser kayıtları, bir kısmıysa toplama albümlerdi. Özellikle geçmişte çok popüler hale gelmiş olan şarkılarını yeniden yorumlayan ve birkaç kez “en iyiler” albümü kaydeden Benson, bu albümlerle hem eski dinleyicilere hitap etti, hem de dönemin gençlerine kendi şarkılarıyla yeniden ulaşmayı başardı.

1990 yılında Count Basie Orkestrası’yla kaydettiği Big Boss Band ise, Benson’ın müzikal köklerinden uzaklaşmadığını kanıtlar nitelikteydi.

Count Basie’yle her zaman birlikte bir şeyler yapmak istediğimizi konuşurduk, o sanki müzik dünyasının büyükbabasıydı. Count Basie’yle konuşurken, gerçekten de müzik dünyasının aristokrasisinden gelen birisiyle konuşursunuz, tıpkı Duke Ellington gibi. Count’un swing ile özel bir ilişkisi vardı ve onunla konuşurken, asil birisiyle nasıl konuşmam gerekirse öyle konuşurdum ve beni her zaman çok severdi. Onun için bir şarkı yazdığım bir dönemde, bana bir albüm yapmamız gerektiğini söyledi. Basie’s Bag isimli şarkıyı ona New Jersey’deki bir konser sırasında sahne arkasında çaldığımda, hemen Frank Foster’ı çağırdı ve ondan bu şarkı için aranjman yapmasını istedi. Ancak, maalesef hemen bu konuşmamızın ardından Basie’yi kaybettik. Bir yıl sonra Frank beni aradı ve hala bu albümü kaydedebileceğimizi söyledi. Bunu yapmamamız için de hiçbir sebep yoktu, çünkü hala orkestra bir aradaydı. Böylece bir araya geldik ve bu albümü kaydettik.

George Benson

George Benson

Benson’ın 2000’li yıllardaki en çok ses getiren projesi de, 2006 yılında Al Jarreau’yla birlikte kaydettiği Givin’ It Up albümüydü. Uzun yıllardır birbirini yakından takip eden, bazı konserlerde yolu kesişen iki müzisyen için en doğru zaman 2006’ydı; Breezin’ ve Mornin’ gibi son derece popüler iki şarkıyı da içeren başarılı, keyifli bir albüm kaydettiler. Marcus Miller, Stanley Clarke, Pati Austin, Jill Scott, Herbie Hancock, Paul McCartney, Chris Botti gibi birbirinden iyi müzisyenlerin de katıldığı kayıtlar, sanki bir yıldızlar geçidiydi. Hatta 15 yıldır eline akustik bas almayan Stanley Clarke bile bu albüm için akustik bas çaldı. Jarreau ve Benson, bu albüm kapsamında, kapsamlı bir dünya turnesi gerçekleştirdiler.

Benson, özellikle jazz eleştirmenlerinin, müzikte izlediği yol hakkındaki eleştirilerini olgunlukla karşılarken, ancak zaten müziğe bir şarkıcı olarak başladığını hatırlatıyor: “Henüz küçük bir çocukken, gece kulüplerinde ukelele çalardım ve dans ederdim. Kariyerim ilerledikçe, gezegen üzerindeki en iyi jazz müzisyenleriyle çalma fırsatım oldu. Ancak bu benim, insanları eğlendirme isteğimi hiçbir zaman değiştirmedi. Ben gerçekten buyum.”

Müzik yaşamı boyunca kendi liderliğindeki başarılı çalışmalarının, onlarca albümün ve ödülün yanı sıra, Jack McDuff, Lou Donaldson, Hank Mobley, Jimmy Smith, Stanley Turrentine, Freddie Hubbard, Lee Morgan, Herbie Hancock gibi müzisyenlerle çaldı, Al Jarreau, Jon Hendricks, Sarah Vaughan ile şarkı söyledi; kendi alanlarında çok başarılı ve prestijli olan müzik firmalarıyla –Prestige, Blue Note, CTI, A&M, Columbia, Warner Bros.-anlaşmalar yaptı ve albümler çıkardı. Kısacası, 50 yıllık müzik kariyerinde hem müzikal olarak, hem de ticari olarak gerçek başarılar elde etti, bu başarılara imza atarken de her zaman için kendisi için müzik yaptı Benson. İnsanları eğlendirmek için çaldı, söyledi; ama bunu yaparken kendi de çok eğlendi.

Günümüzde ise Benson’ı çok farklı işler yaparken görebiliyoruz. Bazen Manhattan’da bir jazz kulübünde genç müzisyenlerle jam session yaparken, bazen de popüler müzisyenlerin albümlerinde onlara eşlik ederken duyabilir, Benson’ın vokalinin yanı sıra, gitarının da ne kadar iyi olduğunu bir kez daha hissedebiliriz. Yetenekli, yenilikler peşinde koşan gençler de Benson’ı heyecanlandırıyor. “Gençler, eski günlerden kalma bazı duyguları tekrar canlandırıyor. Joshua Redman, Roy Hargrove ve Christian McBride gibi müzisyenlerle çalmayı, onları dinlemeyi çok seviyorum.” Artık sadece pop ya da jazz değil, Küba ritimlerinden, Karayip ezgilerine, R&B’den hiphop’a kadar çok geniş bir yelpazede müzik üreten, değişikliklere, yeniliklere kulaklarını hiçbir zaman kapatmayan bir müzisyen haline geldi Benson.

Benson için çok özel olan “Unforgettable Tribute to Nat ‘King’ Cole” projesini dinlemek, bizler için de heyecan verici bir tecrübe olacak. Kendisine kiminle birlikte kayıt yapmak isterdiniz sorusu sorulduğunda ilk cevabı Nat ‘King’ Cole olan Benson, jazz dolu bir Temmuz ayının sonunda, bizlere hem kendi şarkılarından, hem de Cole şarkılarından örnekler seslendirecek; eminiz ki bizler için büyülü ve keyifli bir akşam yaratacak.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Temmuz 2009 tarihli 55. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar