Hank Jones, jazz tarihinin, jazz geleneğinin canlı tanıklarından biri olmasının ötesinde, yüzlerce kayıtta, albümde yer alan, uzun yıllar boyunca CBS kanalının kadrolu piyanisti olarak çalışmış olan bir usta. 70 yıllık müzik kariyerinde, geçtiğimiz yüzyılda jazz adına aklımıza gelen isimlerin çok büyük bir bölümüne eşlik etti, çok kısa zamanda herkesin kendi topluluğunda görmek istediği, aranan bir müzisyen oldu. Mississippi’de başlayan müzik yolculuğuna bugün New York’ta devam ediyor, ancak bu süre içinde defalarca ABD’de, Avrupa’da ve tüm dünyada konserler verdi, dünyanın dört bir yanında müzikseverlerle buluştu, müziğini paylaştı.

Usta müzisyen Hank Jones, triosuyla birlikte 9 Kasım akşamı İş Sanat Kültür Merkezi’nde bizlerle buluşacak. Jones’a davulda Willie Jones III, basta ise George Mraz eşlik ediyor olacak. Kuşkusuz gerçek bir jazz ziyafeti bekliyor bizleri.

Jones, üstün yeteneğine, kendini yenileyebilmesine, geleneği şimdiyle birleştirebilmesine ve bu sayede kariyeri boyunca en aranan müzisyenlerden biri olmasına rağmen, mütevazı kişiliğini hep muhafaza etti. Hala piyanoyu öğrenmeye çalıştığını, sadece çalmaya çalıştığını ve bunun için her gün en azından iki, üç saat boyunca pratik yaptığını söyleyen müzisyen, müziğin öğrencisi olmaktan rahatsızlık duymuyor, aksine öğrenmenin sonsuz bir süreç olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor.

Hank Jones

Hank Jones

Henry “Hank” Jones’un hikayesi, ABD’nin Mississippi eyaletinin küçük bir kenti olan Vicksburg’da 1918 yılında başladı. Piyanistin ailesi de müzikle iç içeydi; annesi piyano, babası gitar çalıyor, iki ablası da piyano dersi alıyordu. Jones ailesinin maddi imkanları yettiği sürece küçük Henry’e de ders aldırmaya çalışıyorlardı. Henry Jones’un iki küçük kardeşi de jazz dünyasına damga vuracak isimlerdi: Hala big band aranjmanları aynen olduğu gibi çalınan trompetçi, aranjör ve orkestra lideri Thad Jones ve jazz tarihinin gelmiş geçmiş en ilham verici davulcularından biri Elvin Jones.Hank Jones için müzik bir beslenme kaynağıydı. Çok fazla imkanı olmamasına rağmen bulabildiği tüm kayıtları dinler, onlardan öğrenebileceği her şeyi öğrenmeye çalışırdı. Defalarca dinler, dinler ve çalardı. Jazzın ilk dönemlerine imzalarını atmış olan piyanistler Earl Hines, Fats Waller, Teddy Wilson ve Art Tatum, Jones’un en çok etkilendiği müzisyenlerdi.

İşte böyle bir ortamda kendini geliştirmeye çalışan, henüz 13 yaşındayken de Michigan ve Ohio’da yerel kulüplerde çalmaya başlayan piyanist, yirmili yaşların başlarında da Cleveland’da bir gece kulübünde düzenli olarak çalıyordu. 1944 yılında Lucky Thompson’ın aracılığıyla New York’a, Hot Lips Page’in orkestrasında çalmak için taşındı.

II. Dünya Savaşı’nın ardından özellikle New York çevrelerinde, geçmişe nazaran daha teknik yoğun, daha komplike bir tarz gelişiyordu. Jones da “bebop” adı verilen bu tarzı çok kısa zamanda benimsemiş ve bebopı piyanoda yeniden var etmişti. 1947 yılında Jazz at the Philarmonic ile turneye çıktı, Roy Eldridge ve Charlie Parker’la çaldı; bu dönemde tanıştığı Ella Fitzgerald’a beş yıl boyunca eşlik etti.

Jones için eşlik etmek başlı başına bir meziyetti: “Bir vokaliste eşlik etmek, bir tenor saksafon veya bir trompete eşlik etmekten çok daha farklı. Eşlik etmek kesinlikle özel bir sanat. Bunu öğrenmeniz gerekiyor. Piyano çalarken sahip olduğunuz olağan içgüdülerinizi eşlik ederken uygulayamazsınız, çünkü o durumda soliste destek olmanız gerekir. Yani eşlik ederken tam olarak kendiniz olamazsınız, her zaman şarkıyı söyleyen kişi için bir destek, bir temel, bir altyapı oluşturmanız gerekir. Ella, birçok müzisyenin aksine, daha büyük bir sound yaratmak amacıyla her zaman blok akorlar isterdi. Onunla çalarken, eşlik etmek hakkında çok şey öğrendim.”

Jones’un birlikte çalmaktan en çok etkilendiği ve zevk aldığı müzisyenlerden biri de Charlie Parker’dı. 1952 yılında kaydettikleri Now’s the Time albümünde Teddy Kotick ve Max Roach ile birlikte çok iyi bir ritim seksiyonu oluşturmuşlardı.

Hank Jones

Hank Jones

Jones ilerleyen yıllarda Artie Shaw, Benny Goodman, Lester Young, Cannonball Adderley, Wes Montgomery gibi müzisyenlerle çaldı; hatta Savoy firmasının birçok albümünde yer aldı. 1975 yılına kadar 16 yıl boyunca CBS kanalının piyanistiydi, yüzlerce televizyon kaydında yer aldı, birçok programda birbirinden farklı müzisyenlerle çaldı. Hatta 1962 yılında Marilyn Monroe, aralarında aşk söylentilerinin olduğu ABD başkanı John F. Kennedy’e Happy Birthday Mr. President şarkısını söylerken, ona Hank Jones eşlik ediyordu.

Jones’u bu kadar aranan bir müzisyen haline getiren en önemli özelliği, çok iyi bir eşlikçi olması ve çok iyi sight-readinginin olmasıydı. Çok kısa sürede, yeni bir müzisyene uyum sağlayabiliyor, yeni bir parçaya adapte olabiliyor ve eşlik ettiği solistin taleplerine göre kendi eşliğini uyarlayabiliyordu.

1970’lerde ve 1980’lerde de birbirinden ilgi çekici projeler imza attı Jones. 1977 yılında üç gün süren bir Village Vanguard konserinin ardından kurulan Great Jazz Trio, uzun yıllar boyunca farklı müzisyenlerle devam etti. Önce Miles Davis’in keşfettiği genç yetenek Tony Williams ve yine yeni jenerasyonun en iyi basçılarından olan Ron Carter, 1980’den sonra Eddie Gomez ve Al Foster, 1982’den itibaren ise Jimmy Gomez, Jones’a eşlik etti. Great Jazz Trio bu dönemde ayrıca Art Farmer, Benny Golson ve Nancy Wilson gibi müzisyenlerle de konserler verdi. Jones, ayrıca sadece 15 yıllık bu dönemde kendi liderliğinde 25’in üzerinde albüm kaydetti.

2000’lere geldiğimizde, Jones’un eski dinamizmiyle müzik yaşamına devam ettiğini görüyoruz. 2005 yılında George Mraz ve Dennis Mackrel’le birlikte For My Father’ı, yine 2005’te ’S Wonderful’u, 2006’da ise Round Midnight albümünü kaydetti. 2005’te, önümüzdeki günlerde Akbank Caz Festivali’nde izleyeceğimiz Joe Lovano’nun Joyous Encounter adlı albümünde de yer aldı.

Jones, Japonya’da ayrı bir popülariteye sahip. Bazı albümleri sadece Japonya’da piyasaya çıkan müzisyen, burada onlarca solo ve trio konser verdi. East Wind ve Inner City gibi firmalar, Jones’un Japonya’daki satış başarısının ardından aynı kayıtları yeniden elden geçirerek ABD ve Avrupa’da da piyasaya sürdüler.

Hank Jones

Hank Jones

Jones’un en büyük ilham kaynağı kuşkusuz Art Tatum’du. Tatum’un hızı, duyarlılığı, piyanoya ve müziğe olan aşkı Jones’u derinden etkilemişti. Jones’un edindiği en büyük müzikal tecrübelerden biri, New York’taki ilk yıllarında Tatum’u canlı dinleme fırsatıydı.

Art Tatum’u ilk defa duyduğumda, Detroit’te bir radyoda çalıyordu. Bunun bir şaka olduğunu ve en azından üç, hatta dört kişinin çaldığı bir eseri bize bir kişi çalıyormuş gibi göstermeye çalıştıklarını düşünmüştüm. Art hakkındaki ilk düşüncem bu şekildeydi. Daha sonra Buffalo’da çalışırken, Art Tatum şehrin diğer tarafındaki bir barda çalıyordu. En son setimi çaldıktan sonra, hemen onu dinlemeye giderdim. O da yaklaşık yarım saat sonra bitirir ve sabaha kadar çalmak için başka bir bara geçerdi. Art Tatum, dünyanın en iyi piyanolarını çalmazdı elbette, ancak çaldığı her piyano bir konser piyanosu gibi duyulurdu… Art Tatum, konu jazz olduğunda benim için şimdiye kadar yaşamış en iyi piyanist; hatta belki de müzik dünyasında şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi piyanist. Çünkü o çaldığı her an aynı zamanda gerçekten yaratıyor, muhteşem sonuçlar ortaya koyuyordu.

Hank Jones, ateşli up-tempo eserlerde, romantik balladlarda, valslerde, bossa nova, ya da bebop parçalarında aynı enerjiyle, aynı duyarlılıkla ve aynı başarıyla performansını sergileyebiliyor, özellikle trio formatında kendi müziğini rahatlıkla ortaya koyabiliyor:

Aslında en çok trio formatını seviyorum, çünkü sadece çalmak için daha çok şansınız olmuyor, ancak basın ve davulun desteğini de alıyorsunuz… Trio formatından daha çok zevk alıyorum. Her zaman için daha fazla fırsat var; trioyla çalarak daha yaratıcı ve çok yönlü olabiliyorsunuz. Şimdiki triom da çok iyi; George ve Willie kesinlikle harikalar yaratıyorlar.

Jones’un piyanoda hem eşlikçi, hem de solist yeteneklerinin yanı sıra, uyumlu, keyifli ve eğlenceli bir insan olması, onu henüz çok gençken müzik topluluklarının vazgeçilmez üyesi haline getirmişti. Günümüzde de, Hank Jones, tüm jazz müzisyenlerinin ve dinleyicilerinin saygıyla bahsettiği bir isim.

İnsanların, beni diğer piyanistlerden ayırt edebilmelerini isterdim. Kariyerim boyunca, kendimi yansıtmaya, bir imza, bir tarz oluşturmaya çalıştım. Bu kesinlikle yakalayabileceğiniz en büyük başarılardan biridir; ben de buna ulaşmaya çalışıyorum. Dinlediğinizde, tıpkı Erol Garner, Art Tatum veya Fats Waller gibi hemen tanıyabileceğiniz, kendi stilini yaratmış olan çok az müzisyen var. Ve ben de bu müzisyenler gibi hatırlanmak istiyorum. Ancak bunu başarıp başarmadığıma da sadece zaman karar verebilir.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ekim 2009 tarihli 56. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar