2

Önder Focan

Besteci ve yorumcu kimliğinin yanı sıra, eğitmenlik ve Uluslararası Jazz Eğitim Birliği (IAJE) üyeliği de yapmış olan müzisyen, yıllar içinde birbirinden çok farklı projelere imza attı, kendine has müzikal kimliğini başarıyla geliştirdi. Blue Note şirketinden albüm çıkaran ilk Türk müzisyen olan Focan, renkli kişiliğini, pozitif enerjisini hem keyifli sohbetlerinde, hem de bestelerinde ve yorumlarında biz dinleyicilere yansıtmaya devam ediyor. Önder Focan, Türkiye’de jazz denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri. Yirmi yılı aşkın zamandır sürdürdüğü profesyonel müzik kariyerinde, ülkemizde jazzın gelişmesi, genç jazz müzisyenlerinin yetişmesi için eşi benzersiz atılımlar gerçekleştirdi.

Önder Focan, önümüzdeki günlerde yeni albümü 36mm Biometric ile bir kez daha Türk jazz severlerle buluşacak. Tüm parçaların Focan tarafından bestelendiği ve düzenlendiği albümde Focan’a trompette Şenova Ülker, tenor saksafonda Engin Recepoğulları, trombonda Hakan Çimenot, akustik basta Erdal Akyol, davulda ise Ediz Hafızoğlu eşlik ediyor. Röportajı gerçekleştirdiğimiz tarihte, albümün çıkmasının ardından verecekleri ilk konserlerinin müjdesini verdiler. Topluluk, 24 Ekim’de Nardis’te sahne alarak, yeni projelerini seslendirecek.

Tüm ekiple, 36mm Biometric hakkında, albümde yer alan tüm müzisyenlerle birlikte çok keyifli ve geniş katılımlı bir röportaj gerçekleştirdik. Projenin hikayesini, albümün gelişimini, albümdeki eserleri konuştuk, jazz hakkında çok güzel noktalara değindik. Ancak “Neden jazz?” diye sormayı unutmuşuz, o da başka sefere…

Kırmızıya Çalıyor ile Swing A La Turc’ten sonra, yine farklı bir ekip ve projeyle karşımızdasınız. Bu projeniz nasıl ortaya çıktı? Fikir aşamasından, ekibinizle bir araya gelmenize kadar olan süreci anlatabilir misiniz?

Önder Focan: Bu projenin fikri, Nardis’te yaptığımız bir takım combo’larda ortaya çıktı. Başlangıçta iki nefesliyle birlikte daha çok benim bestelerimden oluşan bir repertuar üzerinde çalışıyorduk. Hatta o zaman nefeslilerle unison çalıyorduk; projemizi de Fobop olarak adlandırmıştık, Focan’ın “Fo”su, Bebop’ın “bop”u şeklinde…

Fakat sonradan melodi hattını sadece iki nefeslinin unison çalmasından ziyade, farklı bir şeyler denemek istedik ve parçalar da bu sırada gelişmeye başladı. Projenin asıl esprisi, benim daha önce yazdığım veya yeni yazdığım parçaların üç nefesliye göre düzenlenmiş ve çalınmış olması. Nefesli çalan çok değerli üç arkadaşımız var; onlar hem aletlerini iyi çalıyorlar, hem de üçü birlikte çok iyi çalıyor. Tüm ekipten de çok iyi bir tını da ortaya çıktı ve bizi çok heyecanlandırdı. Sonuç olarak, yakaladığımız bu noktayı geliştirip bir albüm projesi haline getirdik.

Şenova Ülker: Biz de Önder ile 20 yıldır birlikte çalıyoruz; projemizin gelişim aşamasında hem aldığımız olumlu geri dönüşler ve insanların ilgisi, hem de birbirimizle olan keyifli uyumumuz, bu projeyi geliştirerek devam etmek istememize yola açtı. Benim için de beste çalmamız ve Türkiye’de daha önce uygulanmamış bir format olması heyecan verici oldu. Projenin temel klasik jazz öğesini güzel besteler ve bu bestelerin üç nefesliyle ortaya çıkması oluşturuyor. Biz nefesli çalan müzisyenler için de ayrıca yeni bir tecrübe oldu.

Önder Focan

Engin Recepoğulları: Geçtiğimiz yılın Aralık ayında da ben dahil oldum projeye. Nardis’te Cem Aksel Band ile çaldığım bir gecenin sonunda Önder Focan, sextet projesinden bahsetti ve ekipte saksafon kullanmak istediğini söyledi. Ardından, alto saksafon için yapılmış aranjmanları düzenleyerek tenor saksafon için tekrardan yazdı ve bence de ortaya çok güzel bir tını çıktı.

Ediz Hafızoğlu: Ülkemizde, böyle bir formasyonda çalan, kulüp bazlı projeler yok. Bu açıdan bakıldığında, özel bir ekip oluşturduk. Bizim için her şey çok hızlı gelişti aslında; bir araya gelmemizin ardından 1-2 ay içinde albüm fikri oluştu, Temmuz’da da kayıtları gerçekleştirdik. 36 mm Biometric, bu tür kayıtların Türkiye’de de yapılabildiğini gösterdi, diğer müzisyenleri de heveslendirdi; bir bakıma genç müzisyenlere ilham verdi ve onlara yeni yollar açtı.

Albümünüzün adı neden 36 mm Biometric?

ÖF: 36 mm Biometric, albümdeki parçalardan birinin adı; aslında Schengen vizesi için gerekli olan bir fotoğraf standardı. Hikayesi de şöyle: Avrupa’ya seyahate gidiyorduk,  vize için bütün evraklarımızı hazırlayıp daha önce de çekilen bir fotoğrafımızla başvurumuzu yaptık. Ancak onlar da, “Her şey tamam, ama sizin fotoğraflarınız 32 mm, başınızdan çeneye kadar olan ölçünün 36 mm olması gerekiyor. Tabii bir de biometric olması lazım.” dediler. Bir de biometric kelimesini böldüğümüz zaman bana çok da komik geliyor. Bio hayat demek, meter de ölçmek demek; bir fotoğrafla hayatı nasıl ölçüyoruz, ona takıldım ve eve dönünce hafif sinirli, biraz da olayla dalga geçen bir parça yazmaya başladım. Tabii bu parça da zamanla gelişti, önce temayı biraz değiştirdim, üç nefesli için de bir düzenleme yaptık.

Bestelerinizi yaparken hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?

ÖF: Aslında albümdeki bütün parçaların bir hikayesi var, hatta bir hikaye olmadan bir şey yazmıyorum. Yani “Hadi bir parça yazayım, içinde Maj7+11 akor olsun, bir de üstüne de B bölümünde 5/8’lik, C bölümünde 13/8’lik bir yer olsun” diye bir beste yapmıyorum. Hakikaten beni heyecanlandıran, güldüren, sinirlendiren veya esprili bir olay ya da durum olduğunda, aklıma bir melodi geliyor ve bunun üzerine beste yapıyorum. Birlikte çaldığımız arkadaşlar da bunu biliyorlar; hatta çalmadan önce arkadaşlarla da aklımdaki hikayeyi paylaşıyorum.

Konserlerde de çalmadan önce parçaların hikayelerini anlatmaya özen gösteriyorsunuz.

ÖF: Genellikle insanlar şarkı sözlerinden etkileniyorlar, şarkıların duygularını, sözleri aracılığıyla daha kolay kavrayabiliyorlar. Ancak enstrümantal müzikte, jazzda her zaman bu olguyu dinleyicilere iletmemiz mümkün olamıyor. Bir mesaj ya da sözel bir vurgunun olma zorunluluğu yok elbette. Ancak yine de o müziği yazarken, çalarken bizim ne tür bir duygu veya düşünce içinde olduğumuzu kabaca anlatmakta fayda görüyorum.

Hatta, Jazz Dinliyorum adında, Sivas olaylarıyla ilgili bir şiirden etkilenerek bestelediğim bir parçam var. Bir süre önce Denizli’de bir konserdeydik, bizimle birlikte çalan basçı arkadaşım da o kadar zaman bu şarkıyı çalmış olmasına rağmen hikayesini bilmiyordu. Konser sırasında beni etkileyen bu şiiri parçayı çalmadan önce okuyunca da, en çok etkilenen o olmuştu.

Önder Focan

Dolayısıyla, bu tür hikayeleri, bizi etkileyen duyguları veya heyecanları, müzisyen arkadaşlar bile ilk duydukları zaman çok heyecanlanıyor veya ayrı bir havaya giriyorlarsa, dinleyicilerin de girmesi çok doğal diye düşünüyorum. Dinleyici de, parçanın hikayesini duyduğunda bir şekilde kendisini müziğin içinde hissetmeye başlıyor.

ŞÜ: Kesinlikle katılıyorum. Bu albümde çaldığımız besteler de, Önder’in yaptığı diğer besteler de çok özel. O, beste yaparken çok hissediyor, olaylardan, bir şeylerden etkilenerek yazıyor. Özellikle 36 mm Biometric parçasının esprisi apayrı. Çok güzel bir düşünce var arka planda; hem politik bir durum, hem de kişisel hisleri yansıtıyor. Sonuçta bunları o parçada da yaşıyorsunuz, hem çalarken, hem de dinlerken, parçanın size ifade ettiklerini hissedebiliyorsunuz.

Sonuçta bizler de müzisyen olarak, soyut bir duyguyu, somuta indirgemeye çalışıyoruz. Özellikle bunu gerçekleştirebilmemiz ve çaldığımız parçaların duygu durumunu iyi bir şekilde yansıtabilmemiz için, bestelerin arkasında yatan duygu ve düşünceleri, olayları veya durumları bilmemiz bizim için çok faydalı.

Yaptığınız müzikle, sosyal bir mesaj verme kaygınız var mı? Toplumsal temalara vurgu yapmayı amaçlıyor musunuz?

ÖF: Benim için bir formül yok. Sadece yazdığım parçalarda beni etkileyen şeylerin olduğunu söylüyorum. Bir sürü jazz standardı çalıyoruz; bu parçalar bestelenirken onların hikayeleriyle kişisel bir ilişkimiz olmuyor. Ancak elbette, çalarken eserin duygusunu yansıtmaya çalışıyoruz.

Salt notalar, armoniler, gamlar veya dizilerden müteşekkil değil müzik. Müzik, başlı başına bir ifade şekli. Biz kendimizi ifade ederken de, dinleyicinin reaksiyonu bile bu ifadeyi etkiliyor.

Benim için müzik bir bütün, genel olarak çok fazla toplumsal mesajları, sosyal içeriği tercih etmiyorum.

Geçmişte zaman zaman müzisyenler toplumlara yön vermiş veya müzik bazı toplumsal değişimlere yol açmış. Jazza baktığımızda da, Ornette Coleman, Charlie Haden ve Jason Moran gibi müzisyenler, kendi politik veya sosyal görüşlerini müzik aracılığıyla iletmeye çalışıyor.

6

Önder Focan

Hakan Çimenot: Sosyal içerikli bir parça olduğu zaman rahatsız olmuyorum, ancak olmadığı zaman da aynı şekilde rahatsız olmuyorum. Müzikle herhangi bir şeyi anlatmak, onunla ilgili düşüncelerinizi veya duygularınızı ifade etmek mümkün. Mesela bir besteci, kendi yastığını da anlatabiliyor bir bestesinde.

ÖF: Clark Terry’nin Serenade To a Bus Seat diye bir eseri var, resmen otobüs koltuğuna serenat yapmış…

HÇ: Elbette çaldığım eserin bir hikayesi olduğu zaman hoşuma gidiyor. Genel olarak zorlama bir kaygı olacaksa hiç olmasın daha iyi. Müzikte, ya da genel anlamda sanatta zorlama bir hikaye olduğu zaman çalan da sevmiyor, dinleyici de samimiyetsizliği hemen anlıyor.

Provalar ve kayıt sürecinden bahsedebilir misiniz?

ÖF: Kayıt için ayrı bir prova yapmadık, zaten bu parçaları konserlerimizde çalıyorduk. Ancak, ayrıca bölüm bölüm çalışan klasik orkestralar gibi çalıştık bir anlamda. Arkadaşlar, bu projeye gönülden inandıkları için, aralardaki karmaşık yazıları daha da güzel çalabilmek için onlar da ayrı ayrı çalıştılar.

HÇ: Zaten en iyi prova aslında konserlerde oluyor.

ÖF: Kayıtları da İstanbul’da, Deneyevi’nde gerçekleştirdik. Özellikle hacimli bir stüdyoya ihtiyacımız vardı; canlı çalmamız ve kayıtların da üst üste olmaması gerekiyordu, aynı zamanda da akustik seslerin mümkün olduğunca net ve güzel kaydolmuş olması lazımdı. Tabii bunların hepsinin gerçekleşmesi için de, kaydı ve miksajı yapan kişilerin akustik jazz konseptini benimsemiş olması önem teşkil ediyordu.

Elbette teknik zorluklar oldu, çünkü bu stüdyoda şimdiye kadar 6 kişilik bir ekiple canlı kayıt yapılmamıştı. Stüdyonun sahibi Ergin Özler, aynı zamanda bir jazz davulcusu. Bu açıdan şanslıydık ve istediğimiz soundu yakaladığımızı düşünüyorum.

Bu projenizi daha önce nerelerde seslendirdiniz?

Önder_Focan

Önder Focan

ÖF: Türkiye’de zaten farklı yerlerde bu şekilde çalmıştık. Ancak yurtdışında ilk kez Kazakistan’da bir jazz festivalinde, çok hoş bir konser salonunda çaldık. Çok enerjik, çok keyifli bir konserdi; dinleyicilerden de çok olumlu tepkiler aldık. Aslında biz çalmadan önce festivali düzenleyenlerin çekinceleri vardı. Bizden önce çalan grup biraz daha etnik bir müzik çalıyordu ve organizatörler daha ağır bu tarzın dinleyiciler tarafından benimseneceği konusunda tereddütlüydü. Ancak, konser hem çok iyi geçti, hem de dinleyicileri çok iyi bir şekilde yakaladık.

HÇ: Yolculuk çok güzeldi. Seyirci de çok güzeldi ve müziğimizi çok beğendi. Bilgili, bilinçli bir seyirciydi…

ER: Kazakistan konseri hepimiz için çok keyifli ve verimliydi. Orada çok güzel ağırlandık ve akustik olarak tam istediğimiz gibi bir konser salonunda çaldık. Konsere olan yoğun ilgi ve konser sonrası gelen güzel tepkilerde bizi çok heyecanlandırdı. Kazakistan, müzik altyapısı güçlü bir ülke ve bilinçli bir dinleyiciye sahip. Albüm fikrinin oluşmasında bu konserin güzel geçmesinin ve konser sonrası gelen olumlu tepkilerin de elbette büyük payı var.

ÖF: Albümün amaçlarından biri bu projeyi daha geniş bir çerçevede çalmak. İstanbul’un dışında İzmir, Ankara, Eskişehir, Mersin gibi şehirlerde de çalmak istiyoruz, elbette yurtdışında da konser vermek, yeni projemizi farklı platformlara da taşımak isteriz.

HÇ: İstanbul dışındaki konserlerimiz, orijinal projelerimiz daha çok rağbet görüyor. Eskişehir, Ankara, İzmir ve Mersin gibi üniversite şehirlerinde beni heyecanlandıran ciddi bir jazz dinleyicisi kitlesi var.

Neden İstanbul dışı?

HÇ: İstanbul dışındaki dinleyicilerin daha bilinçli olduğunu düşünüyorum. Söz konusu dinleyiciler sizin için geliyor ve yaptıklarınızı takip ediyorlar. Önder Focan’ın kaç albümü olduğunu, benim nerede çaldığımı da biliyorlar. Konserde onların ilgisini, nefes alışlarından, reaksiyonlarından, alkışladıkları yerlerden bile hissediyorsunuz. İstanbul’daki dinleyicilere göre daha heyecanlı olduklarını düşünüyorum.

ÖF: Aslında İstanbul’da da mekan mekan, gece gece değişebiliyor. İstanbul’da iyi dinleyici de var, geçerken uğramış olan seyirci de olabiliyor. Ancak, Anadolu’ya gidip çaldığımız zaman, oradaki dinleyiciler özellikle sizin gelmenizi beklemiş oluyorlar.

ŞÜ: Bir konser verdiğimizde, ya da bir etkinliğe iştirak ettiğimizde, jazz dinleyenlerin hepsi ortaya çıkmıyor; bir anlamda gizli silah gibiler. Eminim ki, konserlere gelen, bizleri canlı dinleyenlerden çok daha fazla bir kitle jazz ile ilgileniyor, kendi evlerinde dinliyor. Öte yandan, bazı konserlerimizde ya da festivallerde de ilgisiz insanlar gelebiliyor; bu da bir çelişki oluşturuyor.

26 mm Biometric’te nasıl bir sound ortaya koymaya çalıştınız? Düzenlemeleri nasıl gerçekleştirdiniz?

Önder Focan

Önder Focan

ÖF: Bu projeyi seslendirecek arkadaşlar belli olduğu için ve ekip olarak nasıl bir sound elde ettiğimizi bildiğimiz için, eserlerin düzenlemesini rahatlıkla yaptık. Zaten parçaların çoğunu, albüm projesi gündeme gelmeden daha önce yazmıştım. Sadece albümün açılış parçasını, Kısmet’i, aynı zamanda besteledim ve düzenledim. Bu parçayı da gruba göre yazdım ve yazarken nasıl bir sound elde edebileceğimizi biliyordum. Aslında albümde yer almayan ancak bu grupla çaldığımız daha başka parçalar da var. Bu parçaları da ekibimizle birlikte konserlerimizde keyifle seslendiriyoruz.

EH: Önder Focan, Erdal Akyol ve ben zaten uzun süredir trio olarak çalıyorduk. Hatta geçtiğimiz yıl haftada bir, belki iki kez konser verdik birlikte. O yüzden ritim seksiyonu olarak bizim birlikte çalmamız çok kolay oldu; yeni besteleri, yazılanları inceleyip içselleştirmemiz çok kısa süre aldı.

Kaydettiğiniz albümlere, ya da konser verdiğiniz topluluklara, projelere baktığımızda birbirinden çok farklı tarzlar görüyoruz. Kendi müzikal kişiliğinizi farklı tarzlar, anlayışlar içinde nasıl yansıtıyorsunuz?

ÖF: Sonuçta Önder Focan’ın çaldığı gitarı, Önder Focan’ın çaldığı müziği çalıyorum. Sadece tabağa konuş şekli farklı. Örneğin Ercüment Vural’la birlikte yaptığımız Kırmızıya Çalıyor’da, latin, fusion parçaları, perküsyon, elektrik bas, keyboard ile oluşmuş bir grupla çalıyoruz. Daha sonra da tamamen Türk Müziği bestelerinden oluşan, içinde ney olan, farklı müzisyenlerle birlikte çaldığımız ve farklı bir rengi olan bir albüm kaydettik. Şimdiki albüm projemiz de post-bop ekolünde ve sadece benim bestelerimden oluşan, bu bestelerin de nefesli trioya göre düzenlenmiş bir şekilde çalındığı bir çalışma.

Tüm bu projeleri ve daha farklılarını da zaman zaman konserlerimizde de seslendiriyoruz. Sonuçta hepimizin müzikal yelpazesinin içinde hepsinin yeri var. Albümlere de bu anlayışımızı yansıtıyoruz.

Sadece malzemeler aynı, ancak yemek farklı. Bu albüm, patlıcan, domates ve peyniri fırına verildiği zamandan oluşmuş bir İtalyan yemeği, melanzane; daha önce kaydettiğimiz Swing A La Turc ise, yine aynı malzemelerin kullanıldığı, ancak farklı bir tadı olan karnıyarık. Yani malzemeler aynı, ancak yemek farklı, her birinin ayrı bir lezzeti var.

Eş zamanlı olarak farklı projelerde yer almak, birbirinden çok farklı anlayışlara sahip müzisyenlerle birlikte çalmak sizin için ne ifade ediyor?

Erdal Akyol: Ben klasik eğitim aldım, operada çalıyorum, ayrıca çokça jazz da çalıyorum, Türk Müziği’ne daha yakın olan işler de yapıyorum, bir sürü farklı toplulukta yer alıyorum. Bunlar benim için büyük bir kazanç. Her birinden farklı farklı lezzetler, zevkler alıyorum. Her seferinde müzik hakkında yeni bilgiler ediniyorum. Bütün bu projeler benim için zenginlik ve bu farklı projelerde yer almaktan çok memnunum.

Türk müziği veya başka tarzlarda çalmak, çalışımı etkiliyor elbette. Zaman içinde ürünlerini verecektir diye düşünüyorum. Bundan beş yıl önceki Erdal ile bugünkü Erdal arasında elbette çok fark var. Farklı beslenme kaynaklarından gelen bilgilerin ve öğretilerin zaman içinde müziğime, çalışıma yansıdığını düşünüyorum.

HÇ: Farklı gruplarda çalmak, farklı konularda muhabbet etmek gibi bence. Mesela bir grupta futbol konuşuluyor, başka bir grupta ise politikadan bahsediliyor. Birisi bir şey diyor, sen cevap veriyorsun, Erdal Akyol bir şey söylüyor, ona ben cevap veriyorum, benim söylediğime Şenova Ülker cevap veriyor, böyle devam ediyor…

4

Önder Focan

ER: Benim İstanbul’a geliş amaçlarımdan bir tanesi mümkün olduğunca çok sayıda müzisyenle çalmak ve farklı projelerde yer almaktı. Her bir proje size başka bir şey katıyor. Çaldığınız her müzisyen de sizin yaratım sürecinizde başka açılımlar yapmanızı sağlıyor. Müzik, doğası gereği paylaşıma ihtiyaç duymakta. Bu paylaşım, farklı altyapılara ve farklı müzikal geçmişlere sahip insanların ortak bir ses yaratmalarına olanak sağlıyor. İşte bu da bir müzisyen için çok önemli bir faktör. Yer aldığınız her projenin size bir şey kattığını hissediyorsunuz ve elinizden geldiğince de kendinizden bir şeyler katmaya çalışıyorsunuz. Her proje ayrı bir konsantrasyon ve adaptasyon süreci gerektiriyor. O yüzden de bugüne kadar yer aldığım her projenin bana bir şeyler kattığını düşünüyorum.

EH: Günümüzde dünya çok değişti, özellikle küreselleşmeyle birlikte, genel anlamda müzik de çok değişti. Artık, birçok farklı tarz ile ilgilenmeniz gerekiyor, kendi müziğinizi geliştirebilmeniz için yeniliklere açık olmanız gerekiyor. Her yeni tecrübe sizi değiştiriyor, çaldığınız gruplar sizi hem pozitif, hem de bazen negatif olarak etkileyebiliyor. Önemli olan, o gün, çaldığınız müziğe, yaptığınız işe kanalize olabilmeniz, odaklanabilmeniz. O zaman, uzun vadede hem müziğinizde farklı konseptleri birleştirebilir, hem de kendi orijinal stilinizi oluşturabilirsiniz. 

Önder Focan’la uzun süreler boyunca çaldınız, farklı projelerinde yer aldınız. Onunla çalmak nasıl bir duygu?

ŞÜ: Önder Focan’ın müzisyenliğinin ötesinde, bir de mühendis kişiliği ve müziğe farklı bir yaklaşımı var. Ayrıca, yetişmesi itibariyle de çok kültürlü ve olgun. Elbette onunla olan yakın dostluğumuz müziğe de yansıyor. Müzisyen olarak birlikte müzik dışında paylaşımlarımızın olması, sahnede de notaların ötesine geçmemizi sağlıyor. Önemli olan da, notaların ötesine geçmek, duyguları ortak bir şekilde hissetmek. İşte o zaman, gerçekten müzik yapıyorsunuz. Önder’le de kesinlikle böyle bir paylaşımımız var. 

HÇ: Önder Focan’ın çok kuvvetli bir enerjisi var, bana çok keyif veriyor onunla birlikte çalmak. Sahnede ve provalarda, heyecanı, bakışı, müziğe karşı tutumu keyif dolu. Onunla birlikte çalarken kendimi çok rahat hissediyorum. 

EH: Önder Focan, bu ülkede 12 albüm çıkarmış bir müzisyen. Bu koşullarda ülkemizde bunu başarmak kesinlikle çok zor. Ülkemizdeki müzisyenlerin çoğu devamlılığa ve tutarlılığa bu kadar önem vermiyor. Kendi içindeki bu motivasyon, bizleri de heyecanlandırıyor, çevresindekilere de yansıyor; böyle birisiyle çalmak ve yaklaşımını gözlemlemek bizlere de şevk veriyor.

ER: Önder Focan Türk cazının en önemli isimlerinden biri. Yıllardır bu işe büyük emek vermiş, jazz müzisyenlerine destek olmuş ve pek çok albüme imza atmış bir gitarist. Onunla çalmak, ortak projede yer almak ve aynı sahneyi paylaşmak benim açımdan son derece gurur verici bir deneyim.

7

Önder Focan

EA: Yıllardır Önder Focan’la birlikte çalıyoruz; Nardis’teki projelerde, kendi projelerimizde, yabancı müzisyenler Türkiye’ye geldiğinde onlara birlikte eşlik ediyoruz… Müziğin dışında da çok iyi anlaşıyoruz, o da dolayısıyla müziğe etki ediyor. Örneğin konserde bana bir baktığı zaman nasıl bir kadans yapacağını çok küçük bir işaretiyle anlayabiliyorum, birlikte çok rahat çalabiliyoruz. 

ÖF: Evet, kesinlikle birbirimizden çok büyük destek alıyoruz. Erdal’ın olağanüstü bir swingi var. Gitarın alt telleriyle unison çaldığı zaman böyle entonasyon çıkaran basçı dünyada sayılıdır.

Hakan’ın ciddi bir enerjisi var; onunla paylaştığımız en önemli ortak noktalarımızdan biri de, her ikimizin de belki biraz rock kıvamında enerjisi olması. Ayrıca Hakan’ın grubu birleştirici bir özelliği de var. Bugüne kadar Hakan’la yaptığımız nefesli projelerinden biri olan Purple in Blue’da ekibi derleyip toplayan Hakan olmuştu.

Şenova Ülker’in sight-reading’inin onda biri bende olsa, hayatta başka hiçbir şey istemezdim. Şaka bir yana, Şenova hakikaten bir parçanın notalarını ilk defa gördüğünde, hiç tereddüt etmeden çalabilir. Hatta notaları unuttuğu için kızamadığımız tek müzisyendir. Ayrıca lead enstrüman olduğu için, o ne kadar doğruysa eşlik eden herkes de o kadar doğru oluyor. Onunla yirmi yıldır çalıyoruz, ilk albümden beri hep yanımda olan, birlikte güzel işler çıkardığımız bir müzisyen.

Ediz Hafızoğlu da hem çok sevdiğim hem de müzikal olarak çok iyi anlaştığım bir davulcu. Çok sağlam ritim duygusu ve kulağı var.

Yeni yıldızımız da Engin Recepoğulları…çok iyi bir tenor saksafoncu… Engin, Türkiye’de New York sounduyla çalan nadir saksafonculardan biri. Türkiye’de parlak cümlelerin, parlak soundların olduğu West Coast ekolü daha çok takip edilir. Ancak Engin biraz daha Brecker ekolüne yakın, kesinlikle kendine has bir soundu var. Armonileri çok iyi takip eden, cümleleri çok derli toplu; tenor saksafonu gerektiği gibi çalan çok iyi bir müzisyen…

Dünyada da sadece jazz değil, rock ve popüler müzikte de albüm satışları eskisi gibi değil. Bu durum elbette ülkemize de yansıyor. Müzisyen olarak ne bekliyorsunuz, prodüktörler ne düşünüyor?

Önder Focan

ÖF: Bizim zaten tirajlarımız her zaman pop’a göre düşüktür. Genelde albümlerle konserlerin iki yönlü bir ilişkileri vardır. Konserler, albümleri sattırmak amacını taşır ve promosyon olarak kullanılır, genellikle popüler müzikte bu yöntem benimsenmiştir. Albümler ise, konserlere ön ayak olur, jazzda da genelde böyle olmuştur.

Bir müzisyenin albüm çıkarması, onun yeni bir proje gerçekleştirmekte olduğunu gösterir. Bu projeler özellikle albüm satışlarını artırmaz, ancak yeni albümler olduğu için müzisyenler yeni projelerini sunmak amacıyla konser verir. Jazzda durum zaten böyleydi, hala da böyle. Albümlerimizi özellikle bekleyenler, araştıranlar ve alanlar da o albümü saklamak isteyen kişiler oluyor.

Sonuçta yeni bir albüm çıkardığımız zaman, “Bizim yeni bir projemiz var, bu grup bu repertuarı şu şekilde çalıyor; festivallere ve konserlere bu projemizle birlikte katılmaya hazırız” mesajını veriyoruz.

Türkiye’de çok yaygın değil, ancak özellikle batı ülkelerinde, konser sırasında albüm satışı yapmak gibi bir durum söz konusu. Bu şekilde, önemli satış rakamları da elde etmek mümkün olabiliyor. Ancak, maalesef Türkiye’de böyle bir alışkanlık yok, hatta müzisyenin konser sırasında böyle bir anons yapması dinleyenlere itici de gelebiliyor. Halbuki bütün dünyada konser sonrasında albüm satışı yapmak çok yaygın, çok olağan. Hatta izleyiciler sıra oluyor, albümü alıyor, müzisyenlerle tanışma ve albümlerini imzalatma fırsatı buluyorlar. Bunu da Türk dinleyicisine bir mesaj olarak ayrıca belirtmek istiyorum.

EA: Asıl yurtdışına gittiğimizde bunun normal bir hadise olduğunun farkına vardık. Tam tersine dinleyiciler böyle bir taleple geliyor. Hatta Avustralya’ya çalmaya gittiğimizde albümümüz kalmamıştı, eski projelerimizin albümlerinden teklif ettik, ancak özellikle o konserdeki projemizi dinlemek, hatıra olarak almak istemişlerdi.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz. Albümünüzün piyasaya çıkmasını ve 36 mm Biometric’i dinlemeyi dört gözle bekliyoruz.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ekim 2009 tarihli 56. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar