Harvie S, gerçek ismiyle , günümüzde jazz dünyasındaki en iyi basçılardan biri. Onun da ötesinde, hem eğitmenliği, hem besteciliği ve yorumculuğu, hem de insani vasıflarıyla eşine çok az rastlayabileceğiniz bir müzisyen. 40 yıllık kariyeri boyunca Stan Getz, Chet Baker, Dexter Gordon, Tony Bennett, Ray Baretto, Michael Brecker, Paquito D’Rivera, Gil Evans, Art Farmer, Jim Hall, Lee Konitz, Yusef Lateef, Dave Leibman, Joe Lovano, Pat Metheny, Paul Motion, Danilo Perez, Maria Schneider, Zoot Sims, Toots Thielemans, Phil Woods ve daha birçok müzisyenle albüm kaydetti, konser verdi, kendi liderliğinde de birçok projeye imza attı.

Harvie Swartz

Harvie S

Harvie S, geçtiğimiz Aralık ayında, bir hafta boyunca Nardis Jazz Club’a konuk oldu, her akşam başka bir line-up ile birbirinden güzel altı konser verdi. Bu konserlerden birkaçını izledim; onun da ötesinde, İstanbul’daki son konserinden birkaç saat önce çok keyifli bir röportaj yaptık. Harvie S, içten ve çok rahat; çalarken de konuşurken de karşısındakini rahatlatan, neşelendiren birisi. Kendi yaşam öyküsünü ve müziğini anlatırken de hiç duraksamayan müzisyen, ara sıra “Harvie S yazarken, lütfen ‘S’den sonra nokta koyma, bir de ismimin sonunu ‘ey’ olarak değil ‘ie’ olarak yazmalısın” diye hatırlatmalarda bulundu.

“Peki neden ‘S’?” diyenlere cevabım: “Onun da sırrı röportajda saklı.”

Önder Focan’la Finlandiya’nın Pori kentinde düzenlenen, son yıllarda Avrupa’nın en çok ilgi çeken festivallerinden biri olan Pori Jazz Festivali’nde çaldınız. Kendisiyle nasıl tanıştınız? Türkiye’ye gelerek Nardis Jazz Club’da çalma fikri nasıl ortaya çıktı?

Geçtiğimiz yedi yıl boyunca Pori’de çaldım, aynı şekilde Önder Focan da yıllardır bu festivalde yer alıyor. Ancak iki yıl önceki festivale kadar tanışma fırsatımız olmamıştı. Geçtiğimiz yıl Cafe Jazz adlı kulüpte birlikte sahne aldık. Hatta Cem Tuncer de bizimle birlikteydi. O akşam, Önder Focan ile hem müzikal, hem de kişisel anlamda çok iyi anlaştık. Önder Focan bana Nardis Jazz Club’dan bahsettiğinde de hem Türkiye’ye tekrar gelme, hem de yepyeni müzisyenlerle birlikte çalma fikri çok ilgimi çekti. Aslında geçtiğimiz yıl bunu yapmayı planlamıştık, ancak dünyadaki ekonomik çalkantılardan ötürü organize etmeyi başaramadık. Bu yıl da Pori’de tekrar buluştuk, bir gece birlikte çaldık ve artık Türkiye’de çalma zamanımın geldiğine karar verdik.

Önder Focan, Pori’deyken “Seninle birlikte çaldığım zaman, kendi çalışımın en iyi noktasına ulaşıyorum,” demişti. Bu da bir müzisyenin bana söyleyebileceği en iyi söz belki de. Çünkü benim bir müzisyen, bir basçı olarak gerçek amacım, birlikte çaldığım müzisyenlerin daha iyi çalabilmelerini sağlamak, bunu başarmaları için onlara fırsat yaratmak. Birçok kişi – hem müzisyen, hem de eleştirmen – sololarımın çok iyi olduğunu söyler. Ama benim o grupta çalmamın asıl amacı solo çalmak değil; solo yapabildiğimi ben de biliyorum, ancak benim gerçek görevim farklı.

Ve nihayet ben de buraya gelebildim. Bu hafta içinde de öğrendim ki, Nardis’te bir hafta boyunca çalan ilk yabancı müzisyen benmişim.

Evet, yabancı müzisyenler genellikle daha kısa süreler boyunca sahne alabiliyorlar; hafta sonu, ya da en fazla 3 gün boyunca çalıyorlar. Sonuçta hem müzisyenlerin, hem de kulübün programını buna göre organize etmek kolay olmayabiliyor.

Geçtiğimiz hafta çok başarılıydı benim için. Her akşam birbirinden iyi müzisyenlerle çaldım, çok iyi anlar yakaladık.

Harvie Swartz

Harvie S

Pazartesi günü kulübe ilk defa geldiğimde de -jet-lag dışında- New York’tan hiç ayrılmamışım gibi hissediyordum. Sanki New York’un birkaç saatlik dışında bir şehirde konser vermeye gelmiştim, bir iki set çaldıktan sonra da tekrar eve dönecektim.

Daha önce ne zaman Türkiye’ye gelmiştiniz?

Daha önce bir festivalde çalmak için gelmiştim; sanırım İstanbul Müzik Festivali’ydi. 14–15 yıl önce, Sheila Jordan’la birlikte sahne almıştık.

Sanırım bu sefer hem İstanbul’u gezmek, hem de çeşitli müzisyenlerle tanışmak için daha fazla fırsatınız olmuştur.

Evet, kesinlikle birçok müzisyenle tanıştım. İstanbul’da da dolaşma fırsatım oldu elbette, ancak daha burada görmek istediğim çok yer var.

Önder Focan’la müzikal anlamda iyi anlaşmanızın sebebi sizce nedir?

İkimizin de müziğinin kökleri jazza dayanıyor. Jazz geleneğini ikimiz de çok derinlerde, içimizde hissediyoruz. Hatta birlikte çalarken de, çoğu zaman birbirimize bakmamıza bile gerek kalmıyor, nereye gidebileceğimizi rahatlıkla kestirebiliyoruz. Sanki müzik bizi alıp götürüyor ve bir sonraki anda neler yaşanacağına müziğin kendisi karar veriyor.

Onun “16 Strings” fikrini de çok sevdim. İlk iki akşam, Focan’la ve Cem Tuncer’le bu projeyi çaldık. İki gitar ve bir basın bir araya gelmesi kolay olmuyor, böyle bir işi hayata geçirdiğim için de çok mutluyum. Birlikte birkaç jazz standardı çaldık, kendi bestelerimizi de seslendirdik. Hem çok özel bir iletişim kurduk, hem de yaratıcılığımızı sergileme fırsatımız oldu.

Harvie Swartz

Harvie S

Çarşamba akşamı da Burak Bedikyan ve Ferit Odman’la trio şeklinde çaldınız.

Burak, fantastik bir piyanist. Amerika’da dediğimiz gibi, “Ev ödevini yapmış,” yani çok iyi çalışmış ve tüm stilleri benimsemiş. Aynı zamanda armonik konseptleri de çok gelişmiş. Çalarken dinlemeyi de iyi biliyor, müziğe olması gerektiği gibi katılıyor. Onunla ilk defa tanıştığımızda, onu uzun süredir tanıyormuşum gibi hissettim. Ferit’le ilgili de aynı şeyleri söyleyebilirim. Onunla da müzikal anlamda hemen anlaştık. O da kendi ev ödevini yapmış ve hatta Amerika’da, bu müziğin temellerinin bulunduğu yerde eğitim almış. Ferit’in davul hocası Bill Goodwin de benim çok yakın arkadaşım, birlikte Phil Woods’la çalmıştık. Ferit de Bill’den birçok şey öğrenmiş ve birlikte birçok farklı stil üzerine çalışmışlar.

Türk dinleyicisini nasıl buldunuz?

Genellikle dinleyicilerden beklediğim ilk şey, jazz hakkında bilgili olmalarıdır. İyi bir şeyler dinlemek isteyen ve iyi müzik dinlediğinde de bunu gerçekten takdir eden insanlar görmek isterim. Türkiye’de de tam olarak bunu buldum.

Bunu duymak bizim için de çok güzel. Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de jazz geniş kitleler tarafından dinlenmiyor. Ancak son dönemlerde jazz, özellikle gençler arasında yaygınlaşmaya başladı. Dinleyiciler, farklı müzisyenleri dinlemeye, yeni albümler edinmeye, müzik hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya çalışıyorlar, araştırma yapıyorlar. Yani bir bakıma Türkiye’de jazz dinleyicileri ve takipçileri de kendi “ev ödevleri” konusunda titizler.

Jazz’ın çok geniş kitlelere ulaşması zaten çok zor. Jazz, her zaman daha elit bir müzik olarak kalacaktır. Ancak dediğim gibi, buradaki jazz dinleyicilerinin çok bilgili olduğunu gördüm. Aynı şekilde, şimdiye kadar İstanbul’da tanıştığım müzisyenler de ne yaptığını biliyor, günceli takip ediyorlar.

Bu hafta içinde başka neler yaptınız?

Geçtiğimiz altı gün boyunca, sabah akşam hep çalışım. Konserler ve provalarla geçti neredeyse tüm vaktim. Ayrıca, Bilal Karaman’ın yeni albümünün kaydında da yer aldım. Birlikte çok iyi bir CD yaptık. Monica Bulanda da bizimle birlikte çaldı, o da gerçekten iyi bir davulcu. Onun dışında, Burak Bedikyan piyanodaydı, bazı şarkılarda da saksafonda Perşembe akşamı Nardis’te birlikte sahne aldığımız Tomasz Grzegorski yer aldı. İyi bir iş çıkardık, insanların da çok beğeneceğini düşünüyorum. Bilal, kendine özgü bir müzisyen ve ileride mühim bir sanatçı olacak.

Ayrıca, Cuma akşamı birlikte çaldığımız Engin Recepoğulları’nın da harika bir müzisyen olduğunu söylemeliyim. Onun da kökleri benim gibi jazza dayanıyor, müziğinde Sonny Rollins, John Coltrane ve hatta Dexter Gordon’ın etkileri hissediliyor. Çok güçlü bir müzisyen kesinlikle…

Bizler de, önümüzdeki yıllarda tekrar buraya gelerek, yine İstanbul’da sahne almanızı umuyoruz.

Evet, bunu ben de istiyorum. Hatta ben buradayken gelecekle ilgili de konuşmaya başladık. Şu an için, ne zaman tekrar İstanbul’da çalabileceğimi bilmiyorum, ancak kesinlikle tekrar geleceğim. Bu fırsatı kaçırmak istemiyorum.

Biraz da kullandığınız enstrümandan bahsedelim. Kendine özgü bir kontrbasınız var. Biraz anlatabilir misiniz?

Harvie S  1

Harvie S

Aslında sound olarak tam bir akustik bastan çok farklı değil. Ancak, gövdesinin kısa olması ve bazı parçalarının sökülebilir olması sebebiyle seyahati kolaylaştıran bir enstrüman. Bu yüzden de çok severek kullanıyorum. Çünkü akustik basımı uzak yerlere götürmem neredeyse imkansız. Bunu yapmak eninde sonunda mümkün tabi, ancak havayolu şirketleri özellikle 11 Eylül’den sonra büyük enstrümanları almak konusunda zorluk çıkarıyorlar.

Rahat seyahat edilebilesi için üretilen bu aletlerin birkaç versiyonu var; ancak ben özellikle David Gage tarafından yapılan “Czechy’nin bası”nı seviyorum: ürünü Çekoslovakya’da üretiyorlar ve New York’a gönderiyorlar. Ardından David de son ayarları yapıyor ve enstrümanı son haline getiriyor. Aynı benim gibi Dave Holland da bu modeli seyahatlerinde kullanıyor. Hatta geçtiğimiz ay İstanbul’daki konserinde de bunu çalmıştı. Dave Brubeck ile çalan Michael Moore, Tonny Williams ile çalan Ira Coleman da aynı şekilde aynı model bası kullanıyor.

Elbette evde tam bir akustik basım var ve mümkün mertebe onu çalıyorum. Czechy’nin bası, bir amfiyle birlikte kullanıldığı zaman da ayrıca çok iyi bir sound veriyor ve bu bası kullandığım kayıtlarımda da hiçbir sorun yaşamadım. Amerika’da da bazen bunu kullanıyorum ve şimdiye kadar hem müzisyenler, hem de prodüktörler çok memnun kaldılar.

Bas gitar da çalıyor musunuz? 

Evet, elektrik bas da çalıyorum. Çeşitli sanatçılar, hem akustik bas, hem de elektrik bası aynı derecede iyi çalıyor, ya da her iki enstrümana da eşit derecede önem verebiliyor. Ben, her iki enstrümanı da elimden geldiği kadar iyi bir şekilde çalmaya çalışıyorum. Ancak, bazı pop kayıtlarında elektrik bas çalmış olsam da, benim asıl odaklandığım enstrüman kontrbas. Kendi kayıtlarımda, kendi projelerimde de akustik bas kullanmayı tercih ediyorum. Eğer birlikte kayıt yaptığım müzisyenler, o parça ya da o konsept için elektrik basa ihtiyaçları olduğunu söylerlerse, o zaman da tercihimi onların ihtiyaçları doğrultusunda değiştirebiliyorum.

Bas gitarla, akustik basın müziğin içindeki görevleri aynı olmasına rağmen, bu iki enstrüman tamamen ayrı ailelere ait. Saksafon ve trompet gibi adeta. Her ikisini de üfleyerek çalıyorsunuz, ancak teknikleri, stilleri tamamen farklı. Bas gitar, gitar ailesine ait; kontrbas ise yaylılar ailesine; ve onların da tekniği birbirinden çok farklı. Ben de akustik bas çalmayı seçtim ve onun benim bir parçam olduğunu hissediyorum.

Beste yaparken, ya da aranjman yaparken daha çok hangi enstrümandan faydalanıyorsunuz?

Ben aynı zamanda piyanistim. Aslında kompozisyon derecem var, ancak yan dal olarak da piyano okudum. Yani şu

Harvie S

Harvie S

anda asıl enstrümanım olan basla ilgili bir üniversite derecem yok.

Son günlerde big band’ler ve büyük topluluklar için düzenlemeler yapıyorum. Bu açıdan, müziğin teorik kısmıyla gittikçe daha da çok içli dışlı olmaya başladım. Aranjman yaparken de en çok başvurduğum ve faydalandığım enstrüman ise piyano.

Müziğe nasıl başladınız?

Beşiğimden tırmanarak, piyanoya ulaşabildiğim andan itibaren müzik yapıyorum. Aslında, ailemin bir müzikal geçmişi olmaması sebebiyle, profesyonel anlamda müzik yapmaya daha geç yaşlarda başladım. İlk ciddi müzik eğitimimi ise Berklee College of Music’te aldım.

Berklee’de kimlerle çalıştınız, eğitmenleriniz ve sınıf arkadaşlarınız kimlerdi?

Berklee’ye ilk geldiğimde, aslen bir piyanisttim, ancak gerçek anlamıyla müzik çalışmamıştım. Sadece kulaktan çalıyordum, nota okumayı bilmiyordum, müzik hakkında da çok fazla bilgim yoktu. Bu dönemde, kendini çok iyi yetiştirmiş ve o zamana kadar kendini kanıtlamış birçok müzisyenle birlikte ders alıyordum. Ben ilk başlarda çok iyi değildim; hatta sınıf arkadaşlarım Miroslav Vitous, Calvin Hill, Richie Byrack gibi çok iyi basçılardı. Bu müzisyenlerin yanında, başlarda ben yavaş kalmıştım. Daha gençken, gerçek bir yön belirleyememiştim. Aslında piyano mu, bas mı çalmalıyım onu da bilemiyordum. Hatta, gerçekten müzisyen olup olmayacağımdan bile emin değildim. Kendimi bulmam epey bir süre aldı.

Okulu bitirdikten sonra kendimi bir basla birlikte Avrupa’da otostop çekerken buldum. İsviçre’de bir dükkanda harika bir akustik bas gördüm ve ben de çok beğenerek aldım, onu tüm Avrupa yolculuğumda yanımda taşıdım. Ve işte benim gerçek anlamıyla jazz hikayem de bu dönemde başladı. Bir arkadaşımla birlikte Avrupa’da dolaşırken, haftada birkaç kez jazz kulüplerinde sahne alıyor, birbirinden farklı müzisyenlerle tanışıyordum. Sonunda Danimarka’ya yolum düştü ve burada Dexter Gordon ile çalıştım. Jimmy Heath, Kenny Drew ve Art Taylor da aynı dönemlerde Danimarka’da yaşıyordu. Tüm bu müzisyenlerle birlikte çaldım, onlardan çok şey öğrendim. Aslında çok tecrübesizdim, ama onlar çaldıklarımı, yaptıklarımı beğeniyorlardı.

Avrupa seyahatimin ardından Amerika’ya döndüm ve yaklaşık bir yıl boyunca bir rock grubunda bas gitar çaldım. O sıralarda Boston’da yaşıyordum ve hiç iş yoktu. Aranjör Michael Benny, Boston’a geldiğinde vokalist Chris Connor’la bir konser vermiştim. Ardından Benny beni New York’a çağırdı ve ben de New York’a geldikten sonra Chet Baker, Mel Lewis, Thad Jones ve Stan Getz ile çaldım. Zamanla müzik konusunda yolumu bulmaya başlamıştım. Hiçbir zaman bunları yapabileceğimi beklemiyor, sadece Boston çevresinde, küçük yerlerde geçimini sağlamaya çalışan yerel bir müzisyen olacağımı düşünüyordum. Kendimi hayatın akışına bıraktım ve belki de hayatımın olması gerektiği gibi ilerlemesini sağladım.

Harvie Swartz

Harvie S

Müzisyenliğinizin yanında, eğitmenlik kariyeriniz de var. İki farklı alandaki çalışmalarınızı nasıl birlikte yürütebiliyor, hem konser vermeye, hem de eğitmenlik yapmaya devam edebiliyorsunuz? 

1984 yılında Manhattan School of Music’te ders vermeye başladım. Aslında ilk kez çalmaya başladığımdan bu yana, insanlar bana gelip fikir alırlar, benden onlara bir şeyler anlatmamı isterlerdi. Öğretmenliğin komik tarafı ise, müzik hakkında onlara anlattığımdan daha çoğunu kendim öğrenmiş olmamdı. Çalmaya doğal olarak başladığım için hiç şimdiye kadar ne çaldığımı ve nasıl çaldığımı tam olarak düşünmemiştim. Ancak öğretmeye başladığım zaman, kendi kendime “Şimdi ne yaptığımı açıklamam gerekiyor” dedim. Onun için de, öncelikle ne yaptığımı kendim anlamam gerekiyordu. Ve bu da, hem iyi bir öğretmen olmama yol açtı, hem de çok daha iyi çalmamamı sağladı.

Şu anda birçok öğrencim, ünlü orkestralarla, topluluklarla çalıyor. Örneğin, bir öğrencim Terence Blanchard’ın topluluğunda, bir diğeri Steve Coleman, başka birisi ise John Abercrombie ile çalışmalarını sürdürüyor.

Avrupa’nın farklı şehirlerinde de çaldınız. Avrupa’daki jazz ekolünü bir Amerikalı gözüyle izlediğinizde ABD’deki jazz ile Avrupa’daki jazz arasındaki temel fark ne olarak karşınıza çıkıyor?

Aslında jazz, çeşitli kültürlerin birleşmesiyle oluşan bir müziktir. Eğer İstanbullu bir müzisyenle çalıyorsanız, o zaman o ülkenin müziğinin yarattığı etkiyi çok daha rahat duyabilirsiniz. Şu anda küreselleşmenin ve Internet’in de katkısıyla bu etki azalmış olabilir, ancak özellikle 20 yıl önce farklı kültürlerin jazza olan etkilerini rahatlıkla duyabilirdiniz.

Jazz, temel olarak Afrika müziğinin, batı Avrupa armonisiyle birleşmesidir. Örneğin, Afrika ritimleri Küba’da biraz daha farklı bir şekilde jazz ile çok bağlantılı olan bir müzikle birleştiğinde, çok farklı bir janr ortaya çıkmıştır. Jazz, İskandinavya’ya, ya da İstanbul’a geldiği zaman da yine aynı şekilde bambaşka bir soundun, bambaşka bir anlayışın oluşması son derece doğal.

Avrupa’ya gitmeye gerek yok, Amerika’da bile Doğu Yakası’yla Batı Yakası arasında çok büyük farklılıklar vardır. Shorty Rogers’ın son albümünü dinliyordum. Çok iyi bir müzik, ancak New York’a hiç benzemiyor.

Sonuçta jazz, kültürlerin birleşmesidir, ve bu gerçekten iyi bir şey.

Şimdiye kadar yüzlerce, hatta binlerce konser verdiniz, aynı şekilde kendi liderliğinizde birbirinden iyi projelere imza attınız. Aynı zamanda çok büyük müzisyenlerle birlikte de çaldınız. Bundan sonra ne yapmayı amaçlıyorsunuz?

Harvie S 3

Harvie S

Şu anki en büyük amacım müzik yazmak. Şimdiye kadar yaklaşık 120 beste yaptım ve bunların çoğunu kaydettim. Aynı şekilde küçük topluluklar için de aranjmanlar yaptım, ancak bundan sonrası için amacım big band’ler için düzenlemeler yapmak.

Yaklaşık bir yıldır big band’ler için düzenlemeler yapıyorum. Workshop’lara katılıyorum, seminerlere iştirak ediyorum. Bu yıl üç big band chart’ı yazdım. Ve gittikçe daha iyi duyulmaya başlıyorlar. Şu andaki amacım, müziğimi daha büyük topluluklar için yazmak, yeniden düzenlemek ve müziğimin big band’ler tarafından çalınmasını sağlamak.

Müzik konusunda çok büyük bir egom yok aslında. Eğer bir şey iyiyse, iyidir. Eğer iyi değilse o zaman iyi olana kadar üzerinde uğraşmak, emek sarf etmek gerekir. O yüzden de, kendi aranjmanlarımın iyi orkestralar tarafından, üst düzey bir şekilde çalınmasına kadar kendimi geliştirmeye devam edeceğim ve daha çok yazacağım.

Kendini bu kadar kanıtlamış bir müzisyenden böyle sözler duymak ne güzel. Bunu söylemek gerçekten de cesaret gerektiriyor.

Teksas’ta Teksaslı müzisyenlerle birlikte çok yeni bir CD kaydettim, orada çaldığımız parçalarımdan birinin adı da “Courage” (Cesaret). Yeri gelmişken söyleyeyim, yeni albümümün adı da, Coco Lamu’s Bridge ve 2010 yılında, Şubat’tan sonra yayınlanacak.

Sizin en son yayınlanan Now Was The Time albümünüz de gerçekten çok güzel. Albümde Kenny Barron ile harika düetler yapmışsınız. 

Aslında 1980’lerin sonunda yaptığımız eski bir kayıttı, ancak yayınlama fırsatını yeni bulabildik. Hatta yine

Harvie S

Harvie S

önümüzdeki aylarda yayınlanacak bir albümün kaydını da o zamanlar çok genç bir piyanistle yapmıştık. O zamana kadar hiçbir kayıt yapmamış, hiçbir CD’de yer almamış, çok genç, bir o kadar da yetenekli bir müzisyenle tanışmıştım. Ve hemen onunla bir kayıt yapmak istedim. Bu genç müzisyen de Bill Charlap’tı. 1986 yılında, henüz yirmilerinin başındayken Bill Charlap’la yaptığımız bu albümde davulda Todd Straight çalıyordu ve gerçekten birlikte harika bir iş çıkarmıştık. Bir konser salonunda çok güzel bir Steinway piyanoyla canlı kayıt yapmıştık. Henüz kesinleşmedi, ancak yayınlanma tarihi önümüzdeki günlerde netleşecek.

Son bir soru: Neden “Harvie S”?

Bu soruyu sorduğun için teşekkür ederim. Aslında ismim Harvie Swartz. Ancak bütün müzik kariyerim boyunca, hep ismim yanlış yazıldı, insanlar beni başkalarıyla karıştırdı ve birçok aksilik oldu. Bu sebepten dolayı yaklaşık 10 yıl önce, sahne ismimi Harvie S olarak değiştirmeye karar verdim. Şu anda da hiçbir sorun yaşamıyorum.

Vakit ayırdığınız için ve bu harika röportaj için çok teşekkür ederim. Türk jazz dinleyicilerine bir mesajınız var mı?

Burada çok güzel bir jazz atmosferi, çok yetenekli müzisyenler var. Türk jazz sahnesinde olmayanlar da kesinlikle çok şey kaçırıyorlar.

Ayrıca, geçmiş albümlerimi almak ve yenilerini takip etmek isteyenler de www.harives.com adresinden web sitemi ziyaret edebilirler. Bu güzel hafta ve röportaj için herkese çok teşekkür ederim.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ocak 2010 tarihli 57. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar