1

Joshua Redman

Joshua Redman, geçtiğimiz asrın son on yılında tanıştığımız ve hem artistik yetenekleri çok güçlü, hem de jazz geleneğinin temelini bize yeni bir formda yaşatan bir müzisyen. Her albümünü merakla beklediğimiz, akustik projelerin yanı sıra, sıra dışı elektronik işler de yapan, yorumculuğu kadar besteciliğiyle de çok kısa zamanda jazz dünyasının beğenisini kazanan Redman, 6 Şubat tarihinde İş Sanat’ta James’ Farm projesiyle sahne alacak. Bu projede, Redman’a genç neslin en az kendisi kadar yetenekli müzisyenleri eşlik edecek. Piyanoda Aaron Parks, basta Matt Penman, davulda ise henüz birkaç ay önce yine İş Sanat’ta sahne alan Overtone Quartet ile harikalar yaratan Eric Harland yer alacak.

Müzisyenlerin özelikle festivaller için oluşturduğu topluluklar, birkaç konserden sonra ya dağılıyor, ya da iyi bir sinerji yakalandığında proje başarıyla sürdürülebiliyor. James’ Farm da 2009 Montreal Jazz Festivali için oluşturulmuş ve festivaldeki başarısının ardından tekrar bir araya gelerek dünya turnesine çıkmış bir proje. Aslında ortada James diye birisi yok, sadece tüm müzisyenlerin isimlerinin ilk harflerini yan yana koyunca James ile tanışabiliyoruz. James’in çiftliğinde kimlerin yaşadığını, neler olup bittiğini, hangi melodilerin, fikirlerin, seslerin, duyguların olduğunu ise, Redman ve arkadaşları bize İş Sanat’ta ilk ağızdan anlatacak.

Elli yıl öncesine kadar yoğun bir şekilde ırk ayrımcılığının yaşandığı Amerika Birleşik Devletleri, günümüzde sosyal hayatın birçok alanında çok kültürlülüğe ve etnik çeşitliliğe önem veriyor. İşe alımlardan, okul kabullerine kadar, ülkede, dünyanın tüm kültürlerine mensup insanlarının olmasını tercih eden bir ortam içinde, siyahi bir Yahudi olan Joshua Redman göze batmıyor elbette. Ancak, belki de onun bu yaratıcılığının en önemli kaynaklarından birisi de ailesinin entelektüelliği ve çok kültürlülüğü: babası efsanevi saksafoncu Dewey Redman ve annesi dansçı Renee Sherdoff.

1969 yılında California’da doğdu Redman. Doğduğu yıllarda babasıyla birlikte çalma ya da saksafon çalmayı babasından öğrenme fırsatı olmamıştı, çünkü baba Redman o sıralar New York’ta Ornette Coleman ile çalıyordu. Joshua, babasını sadece Berkeley’deki Keith Jarrett, Ornette Coleman ve Old and New Dreams gibi müzisyenler ve topluluklarla birlikte verdiği konserlerde görme fırsatı bulabiliyordu. En başta jazza olan ilgisini babasından almış gibi görünse de, Redman’ın içindeki yaratıcılığı ortaya çıkarmasına ve sonunda gerçekten çok iyi bir jazz müzisyeni olmasına yol açan gerçek ilham kaynağı kendisi de bir sanatçı olan annesiydi.

10 yaşında amatör anlamda saksafon çalmaya başlayan Redman’ın gelecekle ilgili hayallerinde hiçbir zaman müzik olmadı. Çocukluğunda Berkeley’deki Cetner for World Music’teki (Dünya Müziği Merkezi) Endonezya ve Hindistan müzikleriyle ilgili kurslara ve seminerlere katılan müzisyen, liseyi birinci bitirerek 1986 yılında Harvard Üniversitesi’ne kabul edildi. Lisedeyken Sonny Rollins, John Coltrane, Dexter Gordon gibi jazz müzisyenlerinin yanı sıra, James Brown, Earth Wind & Fire, Led Zeppelin ve The Beatles gibi dönemin popüler müzisyenlerini yakından takip ediyor, kendini sanatın bütün formlarına açık tutmaya çalışıyordu.

2

Joshua Redman

Redman, lisedeyken saksafondan çok piyano ve gitar çalışır, jazz’dan çok rock çalardı. Berkeley High School’un jazz topluluğunda solist olarak çalan Redman, bu dönemde katıldığı birçok yarışmada da en iyi solist ödülünü kazandı. Her zaman ciddi ve başarılı bir öğrenciydi; akademik anlamdaki başarısını ve çalışma disiplinini jazz’a taşıdığında ise Charlie Parker, Joe Henderson, Ben Webster, Wayne Shorter, Steve Coleman gibi müzisyenlerin stillerini çok iyi bir şekilde benimseyebildiğini görmüştü.

Redman, bugün çaldığı müziğin temel ilham kaynaklarından birinin çocukken dinlediği müzikler olduğunu söyler. Hem annesiyle birlikte gittiği ve doğu ezgilerine aşinalık kurduğu workshop’lar, hem de ilk gençlik dönemlerinde dinlediği pop ve rock toplulukları Redman’ın geleneksel ve mainstream jazz içinde farklı boyutlar açmasını sağlayan yegane kaynaklardır.

Dünyanın en prestijli ve aynı zamanda zor okullarından biri olan Harvard’da da defalarca üstün akademik başarısı dolayısıyla ödüllendirilen saksafoncu, avukat olmaya karar vermiş ve 1991 yılında yine dünyanın en prestijli hukuk okullarından biri olan Yale Law School’a kabul edilmişti. Harvard yıllarında müzikten giderek uzaklaşmıştı; derslerin yoğunluğundan ötürü eskisi kadar bile çalamıyordu. Sadece okulun jazz topluluğunun konserlerine katılan Redman, bu dönemde ara sıra Marsalis kardeşlerin en az tanınanıyla, Delfeayo Marsalis ile konserler verdi. Babası Dewey Redman ile ilk konserlerini de, henüz 21 yaşındayken, 1990 yazında New York’un ünlü kulübü Village Vanguard’da verdiler.

Eminiz ki, 21 yaşında Village Vanguard gibi, sadece New York’un ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin değil, tüm dünyanın da gözünün üzerinde olduğu, gerçek jazz’ın yer aldığı bir kulüpte çalmak hiç de kolay değil, babanız Dewey Redman bile olsa. Gerçek anlamıyla eğitim almayan, hatta düzenli olarak bile çalışma fırsatını bulamayan bir müzisyenin, çıkıp Village Vanguard gibi bir yerde çalması ve alnının akıyla geceyi tamamlaması hakikaten takdire layık.

Redman, özellikle Harvard’daki son yılında içinde müziğe karşı oluşan engellenemez ilginin üzerine gitmek ve bir yıl için dinlenmek amacıyla okulunu ertelerken, müzisyenliğe atıldı. Amacı yine de hayatını müzisyen olarak geçirmek değil, sadece yaratıcılığını zenginleştirebileceği bir alanda kendini geliştirmek, müziğe bir süre boyunca yoğunlaşmaktı. Böylelikle Brooklyn’e yerleşti, düzenli olarak çalışmaya ve her bulduğu fırsatta konser vermeye başladı. Ancak, Yale Law School’daki kaydını dondurmasından henüz dört ay sonra Thelonious Monk Uluslararası Saksafon Yarışması’nı kazanan Redman, müzikle iç içe bir yaşam çizmesi gerektiğini gördü. Yarışmanın jürisinde, jazzın ve saksafonun büyük üstatları vardı: Jimmy Heath, Branford Marsalis, Jacki McLean, Frank Wess ve Benny Carter.

Redman, ilk albümü Joshua Redman’ı 1993 yılında Warner Bros. etiketiyle yayınladı. Standartları tenor saksafonuyla yorumlayan Redman’ın ilk albümü çok beğenilmemişti. Hatta, eleştirmenler tarafından, müzikle çok fazla uğraşmaması, hukuk kariyerine geri dönmesi gerektiği gibi alaycı yorumlar bile yapılmıştı. Ancak aynı yıl, tam bir yıldızlar geçidi olan yeni albümü Wish’i yayınlayan müzisyen, bu sefer önceki albümünü acımasızca eleştirenleri yanılttı. Yorumculuğunun ötesinde, besteciliğini de sergileyen Redman’a bu albümde Pat Metheny, Charlie Haden ve Billy Higgins gibi efsanevi isimler eşlik ediyordu.

Redman’ın sideman olarak yer aldığı gruplar çok azdır. Müzik dünyasına atıldığından bu yana, daha çok kendi liderliğinde projeler yürütmüştür. Sideman olarak yer aldığı en uzun soluklu projelerden biri Chick Corea’nın Tribute to Bud Powell altılısıydı. Bu açıdan bakıldığında, zaman zaman daha tecrübeli ve bilgili kişilerin yanında yetişerek kendini daha da geliştirmesi gerektiği söylenmiştir müzisyen hakkında. Ancak, Redman’ın günümüzde jazz dünyasındaki konumuna baktığımızda, bunun gerçekten gerekli olup olmadığı da bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

3

Joshua Redman

Wish’in başarısından sonra, liderliğini yürüttüğü ilk kalıcı topluluğuyla MoodSwing albümünü yayınladı Redman. İleriki yıllardamüzik ve jazz dünyasında kesin olarak etkisini bırakacak üç müzisyen bu kayıtta Redman’la birlikteydi: piyanoda Brad Mehldau, basta Christian McBride ve davulda Brian Blade.

Joshua Redman, Spirit of the Moment/ Live at the Village Vanguard, Freedom in the Groove ve Timeless Tales (For Changing Times) albümlerinde, yeni fikirleri, şimdiye kadar hiç eşine rastlanmamış bir şekilde işledi. Müziğinde belli bir rahatlık, özgürlük hissediliyordu, ancak aynı zamanda da özgürlüğün dozunu kaçırmıyordu. Bu üç albümden sonra artık Redman’ı başarılı bir lider ve usta bir müzisyen olarak nitelendirmek hiç de yanlış olmazdı. Bu süreçte, tenor saksafonun sonoritesi ve ses aralığı zaman zaman ona yetersiz geldi, albümlerinde ve konserlerinde alto ve soprano saksafonu da kullandı. Ancak yine de, ilk göz ağrısı tenorun ağırlığını her zaman hissetmek mümkündü.

Redman’ın ikinci kalıcı dörtlüsü, yine saksafon ve piyano, bas ve davuldan oluşan bir ritim seksiyonundan oluşuyordu. Piyanoda Aaron Goldberg, basta Reuben Rogers ve davulda Gregory Hutchinson’ın bulunduğu ilk albüm, 2000 yılında yayınladıkları Beyond olmuştu. 2001’de yine aynı dörtlüyle yayınladıkları Passage of Time’dan bir yıl sonra Redman tamamen farklı bir formasyonu denemeye karar verdi. Yaya3 adı altında orgcu Sam Yahel ve ilk dörtlüsünden hatırlayacağımız Brian Blade’le zaman zaman verdikleri konserlerin sonunda, çok daha özgür ruhlu, elektronik öğelerin de yoğunlukla kullanıldığı, önceki projelerden son derece farklı bir işle dinleyicilerinin karşısına çıktı. Birlikte, Yaya3 olarak Elastic albümünü yayınladılar.

Bir de Redman’dan dinleyelim Elastic albümüyle ilgili düşüncelerini:

Bu proje, ciddi anlamda müzik yapmaya başladığımdan beri, yani kayıt yapmaya ve lider olarak turnelere çıktığımdan bu yana düşündüğüm bir şey. Her zaman daha geniş bir ses paleti içinde bir projeye imza atacağımı hissederdim. Sadece akustik enstrümanlarla değil, daha groove tabanlı bir yapı…

Elastic albümüyle, Redman’ın kompozisyon anlayışı da zamanla değişti; bu projedeki mantık, emprovizasyonun bestenin kendisiyle, bestenin kendisinin de emprovizasyonla aynı seviyede öneme sahip olmasıydı.

Jazz genellikle bestenin kendisini bir başlangıç noktası olarak varsaymaktadır. Emprovizasyon yapabilmeniz için biran önce yolunuzdan çekilmesi gereken bir başlangıç noktası belki de… Bu projede, daha geniş bir kompozisyon yaklaşımı sergilemek istedim; eserin kimliğinden, özgürlüğünden ve açıklığından feragat etmeden, birçok bölümlü hikayeler anlatmayı amaçladım. Emprovizasyonların, 8 ölçüye veya bir chorus’a sıkışması yerine, şarkıların genel anlamının sadece bir parçası olmasını sağlamaya çalıştım.

2002’deki Elastic ile yakaladığı ve çok memnun kaldığı sinerjiyi tekrarlamak ve bir adım ileriye götürmek amacıyla, yine Sam Yahel ve Brian Blade ile Momentum albümünü 2005 yılında yayınladılar.

Redman’ın müzik yolculuğu Warner Bros. şirketiyle başlamıştı; onun henüz 20 yılı bile doldurmamış olan müzik kariyerindeki en önemli diğer plak şirketi ise Nonesuch’tır. Bu sefer akustik trio formatına başvurmuş, saksafon, bas ve davuldan oluşan bir ekiple kayıt gerçekleştirmişti. Back East adlı bu albümün fikri anlamda temelleri Redman’ın henüz lise ve üniversite yıllarındaki tecrübelerine ve o dönemlerdeki ilham kaynaklarına dayanıyordu. Berkeley’deyken annesiyle iştirak ettiği ritim dersleri, doğu müziği hakkındaki workshop’lar, Hint müziği hakkında kulağına yerleşenler, ardından da Boston ve New York’taki yıllarında çaldığı piyanosuz topluluklar, onun Back East’teki asıl çıkış noktalarını oluşturuyordu.

4

Joshua Redman

Redman’ın Back East albümü, hakikaten onun müzikte ne kadar yenilikçi olabileceğini son derecede şeffaf bir şekilde yansıtan bir çalışmadır. Birlikte çaldığı müzisyenlerle olan uyumu, seçtiği şarkılar ve onları yorumlama şekli, bir müzisyen emprovizasyon yaparken, aynı zamanda diğer müzisyenlerin oluşturduğu altyapının sade güzelliği ve özgün dokuları, Redman’ın bir anlamda kendi müzik yolculuğunun başlangıcından bu yana geldiği noktayı özetliyordu. Sanki Berkeley günlerinden kalma ana ilhamın, bugünkü müzik bilgisi ve yılların tecrübesiyle hangi noktaya gelebileceği Back East’te görülmekteydi.

Back East, Redman’ın yaratıcılığının doruk noktalarından biridir. Kendisi de, bu albüm hakkında şöyle der:

Bu albümde, Doğu Yakasıyla özdeşleştirdiğim bir stile, bir çalışa –modern, swing temelli, akustik – geri dönüş olduğunu düşünüyorum. Bu benim müzikal anlamda peynir ekmeğim, benim işimin tam olarak temeliydi. Doğu Yakasında yaşadığım yıllar boyunca geliştirdiğim yaklaşımı tam olarak sergileyebildiğime inanıyorum. Boston’dayken, aslında müzik okumuyordum, ama birçok müzisyenle birlikte vakit geçiriyordum ve işte o zamanlar gerçek anlamıyla müzik yapmayı öğrendim. Ve ilk defa New York’a taşındığımda, hala birçok jam session’da çalıyordum ve yerel kulüplerde, barlarda ve restoranlarda, bazen sadece davul ve basla çalıyordum. Sonuçta, bu albümde, müzikal anlamda gelişimim için çok önemli olan, ancak son zamanlarda turnelerimde ve kayıtlarımda yeteri kadar vurgulayamamış olduğum bir olguya dönüş yapıyorum.

Yazdıkça, her zaman müziğimin içinde belli bir seviyede olduğunu düşündüğüm doğu etkileri daha da ortaya çıktı ve bu yapı içinde daha da belirgin bir hale geldi. Gençken, annem beni Berkeley’deki World Music Center’a götürür, burada çok basit seviyede Güney Hint perküsyonu ve Endonezya müziği çalışırdım. Ayrıca aralarında Hint, Endonezya, Pers, Kuzey Afrika ve Japon etkileri de olan her türlü dans performansına da giderdik. O zamanlar yaşadığımız San Fransisco’da çok eklektik bir atmosfer vardı, çok kültürlü bir ortam içinde büyümüştük. Ve tüm bunların da kesinlikle benim müziğime çok büyük etkisi oldu.

Joshua Redman’ın son albümü ise 2009 yılında yayınladığı Compass oldu. Bu albümde, kompozisyon ya da yorumculuktaki yenilikçiliğinden öte, kurduğu ekiple gerçekten önemli bir değişiklik gerçekleştirdi. Geçtiğimiz aylarda Joe Lovano’nun Us Five projesinde gördüğümüzden de daha ilginç bir formasyon kullandı Redman ve bu projede iki farklı ritim seksiyonuna başvurdu. Evet, aynı anda iki bateri ve iki bas, Redman’a eşlik ediyordu. Redman’ın Compass’ta yakaladığı heyecan verici uyumu, dinamik birlikteliği gerçekten anlamak için, diğer projelerinde de olduğu gibi can kulağıyla dinlemek gerekiyor.

Joshua Redman, bu yıl 40. yaşını doldurdu, 41’e doğru ilerliyor; bu sayfalarda yer verdiğimiz birçok dünyaca ünlü müzisyene göre daha genç sayılır. Profesyonel anlamda jazz kariyeri henüz yirminci yılına ulaşmadı, ancak bu dönemde her kaydettiği albüm, kendi yaratıcılığının sınırlarını zorladığı, yeniliklerden çekinmediği, eleştirilerden korkmadığı ve sadece kendini gerçekleştirmek için müzik yaptığını gösteriyor. Sonuçta, dünyada kaç kişi Yale Law School’u dondurarak, kendini bilinmeyen bir ortama, maddi anlamda bir getiri sağlayıp sağlayamayacağı belirsiz bir geleceğe doğru adım atacak cesarete sahip ki? Redman, müzik kariyeri boyunca albümlerinde ve müziğinde gösterdiği cesareti 1991 yılında göstermeseydi, belki de bugün ABD’nin en başarılı avukatlarından ya da hukukçularından biri olacaktı.

İşte o zaman, yeteri kadar cesareti ya da isteği olmadığı için potansiyelini gerçekleştirmeyen, sanatını dünyayla paylaşmayan, söylemek istediklerini söyleyemeyen binlerce sanatçıdan ya da müzisyenden biri olacaktı Redman. Ve bizler de, ne Back East, Compass gibi yepyeni fikirler içeren albümleri dinliyor olacaktık, ne de Şubat ayında James’in çiftliğine misafir olabilecektik.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ocak 2010 tarihli 57. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar