John McLaughlin

John McLaughlin

En son Remember Shakti projesiyle, Zakir Hussain ve kendi önderliğindeki bir toplulukla ülkemize konuk olan John McLaughlin, bu kez bambaşka bir ekiple ve bambaşka bir sound’la 18 Mayıs Salı akşamı İş Sanat’ta sahne alacak. Usta gitarist, Fourth Dimension projesiyle, retrospektif bir bakış açısı sergileyecek ve tüm müzik yaşamı boyunca yaşadıklarını, hissettiklerini, edindiği tecrübeleri, bütünsel bir anlayışla bir araya getirerek bizlere sunacak. McLaughlin’e bu konserde, Fourth Dimension ekibini oluşturan Gary Husband (keyboard ve davul), Etienne M’Bappe (bas gitar) ve Mark Mondesir (davul) eşlik edecek.

McLaughlin’in, müzisyenlik vasıfları olduğu kadar, insani vasıfları da son derece üstün. Müzisyen, yıllar boyunca, yaşamın anlamını aramış, kendi ruhunu zenginleştirme yolunda sorgulamalardan kaçınmamış, farklı spiritüel alanlarda araştırmalar yapmış, insan yaşamı ve sonrasıyla ilgili birbirinden farklı bakış açılarını incelemiş, bunlar hakkında düşünmüş ve bir kısmını uygulayarak kendi gerçekliğini oluşturmuş, kendi yolunu çizmiş. Ve bugün hem kendi spiritüelliği, hem de müzisyenliği açısından olgunluğa erişmiş, bu olgunluğunun yanı sıra da insanüstü bir alçakgönüllülüğe sahip.

Son projesinden bahsetmeden önce, geçmişe yapacağımız kısa bir yolculuk, müzisyenin hangi yollardan geçtiğini izlememiz, bugüne nasıl geldiğini görmemiz ve bugün neler hissettiğini anlamamız için yol gösterici olacaktır. Ne de olsa, bugün bizi biz yapan, yaşadıklarımız ve yaşamadıklarımız, yani en basit anlamıyla sadece seçtiklerimiz ve dolayısıyla seçmediklerimiz değil mi?

John McLaughlin, 1942 yılında, İngiltere’de, Yorkshire’da doğdu. Klasik gitar eğitimi alan müzisyenin İngiltere’de kaydettiği en önemli ve Amerika’ya taşınmadan önceki son albümü, 1969 yılında Tony Oxley ve John Surman ile birlikte yer aldığı, teknik anlamda müthiş bir gitarist olduğunu da açıkça gösteren Extrapolation’dı.

1969 yılında New York’a taşınan McLaughlin, ilk olarak Lifetime üçlüsünde Tony Williams ve Larry Young ile çaldı. Kısa sürede Miles Davis’in dikkatini çeken müzisyen, onun müzikte yeni bir dönemi başlatan In A Silent Way, Bitches Brew, On The Corner, Big Fun ve A Tribute to Jack Johnson albümlerinde yer aldı. Davis okulunda yetişen, büyük yeteneğini, anlamlı müzik yapmak amacı doğrultusunda geliştiren McLaughlin, aynı dönemde Mirsolav Vitous, Larry Coryell, Wayne Shorter ve daha birçok müzisyenle birbirinden çok farklı işlerde yer aldı.

1971 yılında kaydettiği My Goal’s Beyond albümü, McLaughlin’in spiritüel yolculuğunun başlangıç noktalarından birini belirler. Hindistan’dan ABD’ye gelen ve düşüncelerini bu ülkede yayan guru Sri Chinmoy’un öğretisini takip etme kararı, My Goal’s Beyond’un ilham kaynağı olur ve müzisyenin bu albümü kaydetmesine sebep olan itici güç haline gelir. Tamamı akustik kayıtlardan oluşan bu plağın bir yüzü Hindistan kaynaklı akustik müzik içerirken, diğer yüzü ise McLaughlin’in melodik üslubunun en temel özelliklerini yansıtmaktadır.

Okudukça ve araştırdıkça keşfettiği doğu felsefelerini müziğe yansıtan, özellikle Hint müziğiyle yakınlaşmalar yaşayan gitarist,

Mahavishnu Orchestra aracılığıyla, doğuyla batıyı, batı sound’unda birleştirdi. Kemanda önceleri Jerry Goodman, ardından Jean-Luc Ponty, keyboard’da Jan Hammer, Gayle Moran ve Stu Goldberg, basta Rick Laird ve sonra Ralphe Armstrong ve davulda Billy Cobham’ın yer aldığı bu topluluk, batı dünyasının Hint müziğiyle bu kadar geniş kapsamlı olarak tanıştığı ilk projelerden biriydi. Hint müziği etkileri, Mahavishnu Orchestra’da sound açısından görülmüyordu; ekipte tabla ya da sitar çalan kimse yoktu. Bununla birlikte sound,  sert, elektrik tabanlı ve dinamikti. Topluluğun kaydettiği Inner Mounting Flame (1971), Birds of Fire (1972) ve Mahavishnu Orchestra (1973) adlı albümler yüksek satış rakamlarına ulaştı. Ekip çok kısa sürede dağıldı, ancak kontratının devam etmesinden ötürü 1976 yılında Inner Worlds adında son bir albüm daha yayınladılar. McLaughlin, bu dönemde gitar üzerindeki hakimiyetini daha da artırmıştı. Özellikle batı müziğinde rastlanması çok zor olan ses dizilerini kullanması ve neredeyse insanüstü hızı, kendine özgü bir üslup oluşturmasına yardımcı olmuştu. Bu özel teknik, özellikle 1970’lerden itibaren birçok gitarist için ilham kaynağı haline geldi.

Ömrü çok kısa süren Mahavishnu Orchestra’nın dağılmasının ardından, McLaughlin yolculuğunu Hint müziğinin derinlerine doğru sürdürdü. 1975 yılında tabla üstadı Zakir Hussain’le birlikte Shakti’yi kurdular ve ‘dünya müziği’ fikrinin dünyada ilk kez oluşmasını tetikleyen bir ekip ortaya çıkardılar. İkiliye etnik Hint enstrümanları olan ghatam ve mridangam’da Thetakudi Harihara Vinayakram ve Ramnad Raghavan eşlik ediyordu. Shakti, McLaughlin’in ruhsal arayışını yoğunlaştırdığı dönemlerde, onun hem bazı cevapları, hem de gerçek huzuru bulmaya yaklaştığı bir döneme denk gelmişti.

Mahavishnu Orchestra gibi, ömrü üç yıl süren Shakti, bu süre boyunca üç albüm kaydetti: A Handful of Beauty (1975), Shakti (1976) ve Natural Elements (1977).

Shakti’nin ardından ise, gitar alanında dünyadaki en popüler ve yetenekli müzisyenlerden ikisiyle, Larry Coryell ve Paco de Lucia’yla bir araya gelen McLaughlin, 1979 yılında bu ekiple turnelere çıkmaya başladı. 80’lerin başında Larry Coryell’in yerini Al Di Meola’nın alması, ekibe daha da büyük bir dinamizm getirmişti ve çaldıkları her konserde izleyenler tarafından dakikalarca ayakta alkışlanıyorlardı.

John McLaughlin

John McLaughlin

McLaughlin bu ekipler ile çalışmaya ederken, aynı dönemde L. Shankar, Stu Goldberg, Fernando Saunders ve Tony Smith ile birlikte, yine çeşitli doğu izlenimleri taşıyan Electric Dreams adlı albümü kaydetti,  Jaco Pastorius ve Tony Williams ile bir trio konseri verdi.

Müzisyen, 80’lerin sonunda ve 90’ların başında Trilok Gurtu ve Kai Eckhardt ile uzun soluklu bir turneye çıktı. Live at The Royal Festival Hall ve Que Alegria isimli kaydettikleri albümlerde ise basta Kai Eckhardt yerine Dominique DiPiazza yer alıyordu. McLaughlin, bu projesinde tekrar akustik gitara dönmüştü, ancak bu sefer bir de synth gitar kullanarak, çeşitli looplarla deneyler yapıyor ve özellikle kendini tekrar eden dokularla, Trilok Gurtu’nun kendine has perküsyonu birleşince ortaya çok özellikli bir sound çıkıyordu.

McLaughlin için 90’lı yıllar genelde geçmiş başarıların yeni bakış açılarıyla ve daha da olgunlaşmış bir yaklaşımla sürdürülmesiyle doluydu. Gary Thomas, Otmario Ruiz, Dennis Chambers, Matthew Garrison ve Jim Beard’la birlikte oluşturdukları The Heart of Things projesinin dışında, McLaughlin Guitar Trio’yu ve Shakti’yi yeniden canlandırdı.

Shakti, yeniden doğduğunda ise, Remember Shakti ismiyle sevenleriyle buluştu. Orijinal toplulukta yer alan Thetakudi Harihara Vinayakram ve Ramnad Raghavan yerine U. Srinivas, V. Selvaganesh, Shankar Mahadevan, Shivkumar Sharma ve Hariprasad Chaurasia konserler ve kayıtlarda Hussain ve McLaughlin’le birlikte yer alıyordu. 2004 yılında İş Sanat’ta verdikleri konserin ardından, konserle ilgili yorumlarımda aşağıdaki satırlara yer vermişim:

John McLaughlin

John McLaughlin

“Bu iki dostun kaynaşması ve iki genç müzisyenin enerjileriyle birlikte oluşan büyülü atmosfer, hem geleneksel Hint müziğinin tınılarını içermekte, hem de batılı geleneklerden kaybolmayarak bir sentez oluşturmaktaydı. Sanskritçe’de enerji anlamına gelen ve mitolojik Hindu tarihinde enerjinin dişi bir formu olarak tanımlanan Shakti de, bu sentezi açıklayabilen en uygun tabir olduğunu gösterdi.”

Son dönemlerde McLaughlin’in müziğinde bir değişim gözlemlemek söz konusu. Remember Shakti ve Guitar Trio olduğu kadar, 90’lı yıllardaki diğer projelerinde de akustik sound’u benimseyen müzisyen, 2005 yılında gerçek bir fusion başyapıtı olan Industrial Zen’i kaydetti. Industrial Zen’deki parçaların besteleri veya düzenlemeleri McLaughlin’e ait, ancak kayıtlarda farklı müzisyenler McLaughlin’e eşlik etti.

Industrial Zen’le başlayan süreç, Floating Point ile ve Fourth Dimension ekibinin turneleriyle devam etti. Bu noktadan sonrasını da, McLaughlin’in kendisine bırakacak, sahneyi ona devredeceğim.

Ancak önce son bir söz… Eğer insanlar anlatmak istediklerini anlatmak için sadece kelimeler yeterli olsaydı, müzik diye bir şey olmazdı belki; ancak yine de müzisyenlerle müzik hakkında konuşmak, onların kendilerini, müziklerini, anlatmaya çalıştıklarını bir de kelimeler aracılığıyla anlamaya çalışmak, müziği daha bilinçli dinlememizi sağlıyor. İşte bu sebepten ötürü, McLaughlin’i dinlemeden önce, son derece hoşsohbet olduğunu bildiğim bu müzisyenle konuşmaya, onu kendi ağzından, kendi kelimeleriyle dinlemeye can atıyordum. McLaughlin’le Şubat ayında yeni projeleri, en son kaydettiği albümler ve Nisan’da piyasaya çıkacak olan To The One albümüyle ile ilgili telefonda görüşme fırsatım oldu.

McLaughlin’le yaklaşık kırk dakika süren sohbetimiz, öncelikle bana müzik hakkında çok şey öğretti. Onun da ötesinde, kendim ve kendi hayatımla ilgili bazı görüşlerimin yansımalarını onda görmek, McLaughlin’in durmadan arayışlar içinde olduğumuz bu hayatta yolumun kesiştiği kader ortaklarımdan biri olduğunu hissetmemi sağladı.

Birbirimizi selamladıktan sonra, McLaughlin’in ilk cümlesi, Türkiye’yi ne kadar çok sevdiğiyle ilgiliydi:

Türkiye’ye tekrar gelecek olmaktan dolayı kendimi çok mutlu hissediyorum. Çünkü bu ülke, benim gerçekten sıkıca bağlı olduğumu hissettiğim bir yer.

Ben de sizi tekrar ülkemizde misafir edeceğimiz için ve yeni projenizi canlı dinleyeceğim için çok mutluyum. İsterseniz öncelikle Fourth Dimension projesinden bahsedelim. Ardından yeni albümünüz To The One ile ilgili konuşuruz. 2007 yılından beri Fourth Dimension projesini yürütüyorsunuz.

Evet, Fourth Dimension ekibi, kalıcı bir kurum olarak 2007 yılından beri devam ediyor. Aslında bu grubun fikri en azından yedi, hatta sekiz yıl önce ortaya çıkmıştı. 2002 yılında Gary (Husband) ve Mark (Mondesir) ile birlikte Madagaskar’da iki konser vermiştik. Ancak bu konserlerde Etienne M’Bappe yerine Mark’ın kardeşi bize katılmıştı. Bundan sonra da, bu projenin devam ettirmek ve hatta geliştirmek istediğim bir iş olduğunu anladım; fakat o zamanlar başka sorumluluklarım ve kontratlarım olduğu için bunu sürdürememiştik. İlerleyen yıllarda bu fikirleri gerçekleştirmek için fırsat aradım ve 2005 yılında ilk bulduğum fırsatta, Industrial Zen albümünü kaydettim.

Evet, hatta bu albümdeki To Be Or Not To Bop parçasını da benzer bir formasyonda kaydetmiştiniz.

Aslında Michael Brecker bu şarkıda bizimle birlikte çalacaktı, ancak o dönemde çok hastaydı ve maalesef kayıtlara katılamamıştı. Gary Husband ve Mark Mondesir hem bu şarkıda, hem de albümdeki başka birkaç eserin kaydında bulundu. Tabi şunu da hatırlatmak isterim ki, Fourth Dimension’ın, Fourth Dimension olarak yaptığı ilk kayıt bir albüm değil, bir DVD’ydi.

Live at Belgrade…

Evet. Ancak bu kayıtta da ekibimiz biraz daha farklıydı. Belgrad’da verdiğimiz konserde aslında Hadrien Feraud bulunacaktı. Bu son derece yetenekli, genç müzisyenle birlikte çalmaya can atıyorduk. Ancak, başımıza talihsiz bir olay geldi ve Hadrien konserden sadece yirmi dört saat önce merdivenden düşerek elini kırdı. Acil olarak yeni bir basçı bulmam gerekiyordu. Tam da bu noktada imdadıma eski dostum Dominique DiPiazza yetişti. Onunla da birkaç yıl önce Trilok Gurtu’yla birlikte çalmıştık ve uzun süreli bir turneye çıkmıştık. Ama Dominic’in de sonradan katılması gereken başka işler olduğu için artık bizimle başka çok yetenekli bir basçı çalıyor.

Etienne M’Bappe…

O da, Joe Zawinul Syndicate’ta Zawinul’la birlikte uzun yıllar çaldı. Mark, Etienne ve Gary ile birlikte, şu anda grubun son haline geldiğini düşünüyorum.

Ve şimdi de yeni albümünüz To The One ile tanışmayı bekliyoruz.

To The One bir stüdyo kaydı. Ancak tabi ki stüdyoda canlı kayıt yaptık. Geçtiğimiz yılın Kasım ve Aralık aylarında kayıtları tamamladık.

Albümü nerede kaydettiniz?

Şu anda Monaco’da yaşıyorum ve buraya yaklaşık 20 km uzaklıkta bulunan Nice’te çok iyi müzik stüdyoları bulunuyor. Nice’te son derece profesyonel bir stüdyoda kaydımızı gerçekleştirdik.

Albümde yer alan eserleri yazarken ve çalarken sizi etkileyen, ilham aldığınız konular neydi? Zihinsel anlamda müziğinizi

John McLaughlin

John McLaughlin

oluştururken, nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?

En son kaydettiğim son iki albümün gelişimi gerçekten çok farklı oldu. Hiçbir zaman, bir albüm kaydetme hedefini taşıyarak, oturup beste yapmaya çalışmadım. Floating Point ve To The One albümlerindeki eserlerin oluşum sürecinde, müzik zihnimde kendi kendine belirdi. Bir bakıma, müziğin kendisi bu albümlerin oluşmasına sebep oldu. Örneğin bir restoranda ailemle veya arkadaşlarımla yemek yerken, “Pardon, aklıma bir fikir geldi.” diyerek bir peçeteye belki bir melodiyi, belki de bir müzikal fikri karalamak zorunda kalıyordum. O anda zihnimde oluşan bu duyguyu, ya da bu fikri unutmamak için her ne kadar utandırıcı da olsa, bunu yapmam gerekliydi. Ve yaklaşık iki ya da üç ay boyunca bu şekilde eserlerimi besteledim.

Müzikteki ilham kaynaklarım ise farklı elbette. Müzik zihnimde oluşmaya başladıkça, melodilerin ya da fikirlerin temelleri bana John Coltrane’in 1965 yılında gerçekleştirdiği A Love Supreme kaydını hatırlattı. Bu albüm, benim için iki sebepten ötürü çok önemliydi:

Öncelikle müzik çok güçlüydü. Albümü ilk kez dinlediğimde anlamadım. En azından dokuz ay boyunca defalarca, durmadan dinledim; ancak müziğin gerçekten derinine inemiyordum. Her gün bu albümü dinlememe rağmen, gerçek anlamını algılayamıyordum. Yaklaşık bir yıl sonra Coltrane’in ne yaptığını duymayı, anlamayı başardım.

Bundan daha da önemlisi, Coltrane bu albümle birlikte müziğin spiritüel boyutunu ortaya çıkardı; jazzda bu spiritüelliği bizlere gösterdi.

Müzik, aslında ruhun dilidir. Coltrane, insanın spiritüel boyutunun yoğunluğunu, bunun varlığı fikrini ortaya koydu.

O zamanlar, henüz 23 yaşında olan bir gençtim ve kendi ruhsal kimliğimin arayışındaydım. Bu arayış benim için çok dikenli bir yoldan geçmeyi gerektiriyordu. Bilirsiniz, insanın hayatta kendi yolunu bulması hiç kolay değildir. Ve kendi yolunuzu hayat ve müzik aracılığıyla bulmanız çok daha zordur. İşte bu dikenli yolda ilerlerken, Coltrane’in bana ne kadar yardımcı olduğunu kelimelerle anlatamam.

John McLaughlin

John McLaughlin

45 yıl önce kaydedilen A Love Supreme, 45 yıl boyunca benim hem müzikal, hem de ruhsal anlamda en büyük ilham kaynaklarımdan biri oldu. Bütün bu süre zarfında, kendi spiritüelliğimi keşfetmeye çalıştım. Çünkü bu hepimizin kim olduğunu tanımlar. Bu benim en büyük yaşam kaynağım. Yemek olmadan, ya da su içmeden yaşayamazsam, aynı şekilde meditasyon yapmadan ve derinden bağlı olduğumuz kutsal, yüce ruh ile bağlantımı sürdürmeden yaşayamam.

İşte bu bakış açısıyla bakınca, To The One’ın benim ruhsal arayışımı yansıttığını düşünüyorum. Müziğe başladığım günden itibaren çok farklı formasyonlarda çaldım, birbirinden farklı müzisyenlerle, çok farklı kaynakları ya da teknikleri olan müzikler yaptım: Mahavishu Orchestra, Shakti, Paco de Lucia ve Al Di Meola’yla çaldığımız Guitar Trio… Ancak tüm bunların hepsi, kaydettiğim tüm albümler ya da müzikal geçmişimin tamamını, To The One’da bulabilirsiniz.

Bu albüm bir resim gibi. Nasıl resimde, her fırça darbesinde, desende ya da şekilde ressamın tüm kişisel tarihi boyunca geçirdiği evrimleri görebilirsiniz, aynı şekilde To The One’ın içinde benim müzikal geçmişim bulunuyor.

Elbette, tüm bunları söylerken, sonuçta bunun sadece bir albüm, bir müzik kaydı olduğunu da belirtmeliyim. Tabi özellikle son on yılda müzik endüstrisinin felaket durumunun eminim herkes farkında. Ancak, ben yine de durmamam gerektiğini, müziğe, kayıtlar yapmaya devam etmem gerektiğini biliyorum. Nasıl kaydetmeyi bırakabilirim?

Hayır, duramam. Çok az sayıda albüm satacağımı biliyorum, ama bunu bilmeme rağmen duramayacağımı da biliyorum.

Bu yüzden mi Universal ile on beş yılı aşkın bir süredir sürdürdüğünüz kontratınızı bitirerek farklı bir yol izleme ihtiyacını hissettiniz?

John McLaughlin

John McLaughlin

Bir bakıma evet. Şimdiye kadar hayatım boyunca, müzik prodüksiyon firmaları istediğim tarzda müzik yapmama izin verdiler. Bu açıdan çok şanslıydım. Ancak, müzik endüstrisindeki büyük krizden dolayı günümüzde durum değişti. Eğer çok büyük bir pop star değilseniz, çok az sayıda albüm satıyorsunuz. Elbette, bu endüstrinin gelirleri düştükçe de, karlılıklarını korumak için birçok kişiyi işten çıkarmak zorunda kaldılar. Universal Avrupa da bu krizden nasibini aldı ve üç binin üzerinde çalışanı çıkardı.

Geride kalanlar da iki kişinin, hatta üç kişinin yaptığı işi yapmak zorunda kaldı ve bu da işlerini yeteri kadar iyi yapamamalarına sebep oldu. Sonunda da bu durumun hem onlar için, hem de benim için iyi olmadığını ve artık yollarımızı ayırmamız gerektiğini onlara söyledim.

Ancak şu anda tüm plak şirketleri benzer sorunlar yaşıyor. Hepsi, dünyada neler olup bittiğini çok geç fark etti.

Bu yüzden ben de artık küçük bir firmayla devam ediyorum [Abstract Logix] ve bu küçük firmayla kendi prodüksiyonumu gerçekleştiriyor ve yeni albümlerimi dağıtıyorum. Ancak, maalesef krizden ötürü birçok eski albümümü tekrar piyasaya çıkarmayı durdurdular. Mesela Time Remembered’ı, ya da hatta Industrial Zen’i bulmak çok zor. Bu sadece plak şirketleriyle ilgili değil, aynı zamanda müzik mağazaları da aynı durumu yaşıyorlar. Eminim Türkiye’de de, İstanbul’da da durum aynıdır.

Bugün kim albüm alıyor ki? Şu anda interneti kullanarak çok küçük bir miktarda para ödeyerek indirebiliyor, ya da kaçak yollardan şarkıları temin edebiliyorsunuz.

Sonuç olarak, Universal’den ayrılmam aslında sanatsal özgürlüğümü kazanmak için değildi. Sadece bu şekilde daha iyi çalışabileceğimi gördüm ve kendi yolumu çizdim.

Plak şirketleri kendilerini ve kendi iş modellerini değiştirirler ve dünyanın değiştiğinin farkına daha hızlı varırlarsa, o zaman durumun hem müzisyenler, hem de dinleyiciler için daha iyi olacağını düşünüyorum.

Bunu ben de umuyorum, ancak oturup beklememiz gerektiğini de düşünmüyorum. Bu küresel bir sorun. Günümüzün

John McLaughlin

John McLaughlin

dünyasında müziği, filmi, her şeyi bedavaya bulabiliyorsunuz. Ne isterseniz… Ancak, şanslıyız ki dünyada hala birçok dürüst insan var. Ve bu insanlar çalmak istemiyorlar, emeğe saygı duyuyorlar. O yüzden biz de hala CD satıyoruz. Eskisi gibi olmasa da, hala satıyoruz.

Müzik endüstrisindeki krizden bahsedebiliyoruz, ancak müzikte, jazzda bir krizden bahsetmek söz konusu olamaz. Internet, müzik mağazalarını ya da plak firmalarını zedeledi. Bu bir gerçek. Ancak bunun birçok olumlu yanı da var. Artık, bilgisayarı ve interneti olan herkes, hem kendini tanıtma imkanı buluyor, hem de başkalarını izleyebiliyor. Bu gerçekten çok iyi. Çünkü artık insanlar kimin ne yaptığından çok daha haberdar olabiliyor.

Önceden bu fırsata sahip değildik. Günümüzde insanlar internet aracılığıyla müzisyenleri araştırıp, izleyebiliyor, dinleyebiliyorlar. Ardından takip ettikleri müzisyen, kendi şehirlerine geldiği zaman çok daha bilgili ve bilinçli bir şekilde onları gidip izleyebiliyorlar. Sonuçta, bizler de konser verdiğimiz zaman dinleyiciyle çok daha iyi bir bağlantı kurabiliyor ve gerçek anlamda iletişimde kalabiliyoruz.

Henüz bugün, Hindistan’da 11 yaşında bas çalan bir kız gördüm. Hem de jazz çalıyordu. İnanılmazdı.

Günümüzde, müzikte herhangi bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Genç nesil gerçekten fantastik. Müziğin geleceği konusunda herhangi bir korkum veya endişem yok kesinlikle. Müzik, harika olmaya devam edecek.

Ben de sizinle aynı fikirdeyim. Sürekli olarak yeni müzisyenlerle karşılaşıyoruz, sadece teknik anlamda değil, düşünsel anlamda da büyük yenilikler oluyor. Artık müzik günümüzün dünyasına göre değişiyor, dünyamızın koşullarına ayak uyduruyor.

Biraz da son dönemlerdeki diğer projelerinizden bahsedelim isterseniz.

En son Five Piece Band ile dünya turu yaptık. Ekipte Chick Corea, Vinnie Colaiuta, Kenny Garrett ve Christian McBride bulunuyordu. Hatta canlı kayıtlarımızı içeren bir albüm 2009 yılının başlarında yayınlandı. Özellikle Chick Corea ile tekrar çalmaktan çok keyif aldığımı söyleyebilirim.

Chick ile uzun yıllardır çok yakın arkadaşız. New York’a taşındığım ve Chick ile tanıştığım yıldan bu yana, hayatın ve dünyanın spiritüel boyutuyla ilgili tartışırız. 1969 yılında Amerika çeşitli yeni konularla çalkalanıyordu. Toplumun büyük çoğunluğu, hem devletten, hem de toplumun geri kalanından sosyal haklarını talep ediyordu. Psychedelic dönem bitmişti. Vietnam savaşı, toplumda bambaşka yansımalar yaratmıştı. Herkes gerçek bir spiritüel kimlik arayışındaydı.

New York’a taşındığımda 28. caddede oturuyordum. Chick ise 29’daydı. O dönemde tasavvuf felsefesini keşfetmiş ve tasavvufla ilgili araştırmalar, okumalar yapmaya başlamıştım. Chick scientology ile ilgileniyordu ve beni sürekli olarak scientology’e çağırıyordu. Ben de onu tasavvufa yönlendirmeye çalışıyor, tasavvufla ilgili bilgiler veriyor, onu sufileri izlemeye davet ediyordum. Sürekli bu konuda tartışırdık. Ancak uzun tartışmaların sonunda farklı görüşlerimiz olduğu konusunu kabullendik.

Bugün Chick, scientology’de önemli bir yere sahip. Ancak benim takip ettiğim bir yol yok. Ben tasavvufu seviyorum, Budizm’i seviyorum, Zen Budizm’ini seviyorum. Ancak kendimi bir dine ait hissetmiyorum.

Çünkü ben öncelikle bir insanım, onun ötesinde bir etiketim yok. Sufiler, dünyadaki en güzel, en çok tolerans sahibi olan insanlardı. Henüz dokuzuncu yüzyılda, bütün dinleri incelememiz gerektiğini söylemişlerdi. Çünkü gerçekten, tüm dinlerden, tüm düşünce biçimlerinden bir şey öğrenebiliriz.

Yeni albümüm To The One da tam olarak bununla ilgili. Albümde de, bizim burada ne olduğumuzu ve ne yaptığımızı anlamak için bulunduğumuzu söylemeye çalışıyorum.

John McLaughlin 5

John McLaughlin

Hepimiz, bu çok güzel, yüce ruhun birer parçasıyız. Biz ondan farklı değiliz. Sadece ondan farklı olduğumuza inandırıldık, bunun illüzyonunu yaşıyoruz. Biz, bize atfedilen sıfatlar aracılığıyla birbirimizden ve yüce ruhtan ayrıldık. Ancak bunun böyle olmadığını hissediyorum. Kesinlikle biz biriz.

45 yıldır kendi spiritüel kimliğimi bulmaya çalışıyorum. Kendi küçük tecrübemde bile bunu gördüm. Ve şimdi biliyorum ki, aslında biz bir bütünüz ve bu yüce ruhtan ayrı olamayız. Hepimiz onun içindeyiz ve onun bir parçasıyız.

Şunu unutmamalıyız ki; dünyada aşk var. Eğer aşk varsa, bu üstün, yüce ruh da kesinlikle vardır. Bu, varoluşun büyük paradoksudur.

Bu albüm de, benim, sonsuz, üstün ruhun olduğu ve hepimizin bu ruhun parçaları olduğumuzun bilincine varışımı gösteriyor.

Kendi insanlığımızdan uzaklaştığımızda, insanlığımızı unuttuğumuzda da başımıza neler gelebileceğini görüyoruz. Dünyanın ne halde olduğunu görüyoruz. Farklı ülkelerin savaşları, insanların kavgaları, bu büyük şiddeti…

Yapabileceğimiz tek şey, kendi spiritüelliğimizi araştırmamız ve kendi yolumuzu izlememizdir.

Sizin bu sözlerinizin ardından söyleyebileceğim bir şey kalmıyor. Sadece bütün bu düşüncelerinizi müzik aracılığıyla bir kez daha anlatmanızı, bu sefer zihnimize değil, ruhlarımıza seslenmenizi beklediğimi söyleyebilirim. Bu muhteşem söyleşi için size çok teşekkür ediyorum. Türkiye’ye, sizi bekleyen dinleyicilerinize iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

John McLaughlin

John McLaughlin

Türkiye’ye tekrar geleceğim ve orada çalacağım için çok mutluyum. En son Remember Shakti projesini çalmıştık Zakir ile birlikte. Ancak bu süre içinde gizli bir şekilde, Türkiye’ye turist olarak geldim ve güzel bir seyahat gerçekleştirdim. Harika bir kültürünüzün olduğunu söylemeliyim. Tekrar Türkiye’ye geldiğimde, Sultanahmet Cami’ni yeniden görmek istiyorum. İstanbul’da daha çok vakit geçirerek, bu şehrin keyfini çıkarmak istiyorum. Bana sizin aracılığınızla Türk dinleyicisine seslenme fırsatı verdiğiniz için ayrıca çok teşekkür ederim.

McLaughlin’den küçük bir jest ve benden bir not…

McLaughlin, bu yazıyı hazırlarken büyük bir jest yaparak, kimseyle paylaşmamam sözü karşılığında yeni albümü To The One’ın kayıtlarını gönderdi. Yaptığım röportajdan sonra parçaları dinlemek, kelimelerin notalara dönüştüğünü görmek, benim için yepyeni bir boyut açtı. Ancak, tıpkı McLaughlin’in 45 yıl önce John Coltrane’in A Love Supreme’ini gerçek anlamıyla anlaması için defalarca dinlemesi gerektiği gibi, benim de To The One’ı gerçek anlamıyla, derinlemesine anlamam ve müzisyenin benimle paylaştığı fikirleriyle bağdaştırabilmem için defalarca dinlemem gerekecek sanırım.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Nisan 2010 tarihli 58. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar