Görsev, Watts ve Broadbent’le birlikte Ferit Odman ve Kağan Yıldız’ın da yer aldığı topluluğun Cemal Reşit Rey’de, CRR Senfoni Orkestrası eşliğinde başlayan konserler dizisi, İzmir ve Ankara’da devam etti; İstanbul’daki Kanyon Alışveriş Merkezi’nde gerçekleşen quartet konseriyle sona erdi. Bu turnenin bizler için en büyük sürprizi, Kerem Görsev’in yeni albüm haberi oldu. Yıl sonuna doğru piyasada olacağını öğrendiğimiz albümün kaydı, konserler serisinin hemen ardından, Prag’da, Prag Filarmoni Orkestrası’yla birlikte gerçekleşti.

Alan Broadbent’le, Kanyon’da gerçekleştirdikleri konserden bir gün önce, Görsev’in evinde buluştuk. Provalarının hemen hemen sonuna yetişmiştim, ancak on dakika bile olsa, topluluğu canlı canlı dinlemek, benim için büyük bir şans oldu. Hemen ardından Broadbent ile bir araya geldik, kahvelerimizin eşliğinde, samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Ernie Watts, Alan Broadbent, Kerem Görsev ve ben

Ernie Watts, Alan Broadbent, Kerem Görsev ve ben

Kerem Görsev’le tanışmanızdan ve üzerinde çalıştığınız yeni projeden bahsedebilir misiniz?

Kerem Görsev’le, birkaç yıl önce Therapy albümü sayesinde tanıştık. Albüm kapsamında, Londra Senfoni Orkestrası’nı yönetmiştim ve bu kaydı Londra’daki Abbey Road Stüdyoları’nda geçrekleştirmiştik.  Geçtiğimiz yıl da, Bill Evans’a bir tribute kaydı yapmak istediğini söyledi ve bu proje için aranjmanları benim yapmamı istedi. Kerem’le olan ilişkimizi şu şekilde betimlemeyi seviyorum: Kerem bana içi boş bir boyama kitabı verdi, ben de onun çizdiği hatların, şekillerin için kendi boyalarımla doldurdum. Kendimi, bir ressam gibi hissettim bu projede. Kerem’in tasarımlarını, eskizlerini, orkestra aracılığıyla renklendirmek benim için çok özeldi. Sen de müziği dinlerken bunu hissettin mi?

Kesinlikle. Müzik en yalın anlamıyla ‘çok güzeldi’. Bestelerin yapısı ve vermek istediği hissiyatla, orkestranın çaldığı müziğin bir bütün olduğu hissediliyordu…

Bu bir aranjmanı ve aranjörü, daha basit anlamıyla orkestrasyondan ayıran en önemli faktör. Aranjör, bir film

Alan Broadbent

Alan Broadbent

yönetmeni gibidir aslında: müziğin nasıl duyulması gerektiğine karar verir. Bakır nefeslilerin lirik mi kuvvetli mi olacağına, flütlerin bir bahar esintisini mi andıracağına yoksa hüzünlü bir kış akşamını mı betimleyeceğine…

Kerem’le ortak bir armoni anlayışımız ve müzik sevgimiz var. Bu yüzden de, bana veriği bir eskiz üzerinde çalışabilir, onu renklendirebilir, kendi müzikal anlayışımı giydirebilirim. Sonuçta ortak bir eser ortaya çıkarabildiğimize inanıyorum.

Örneğin, iyi bir jazz standardı, yüzlerce, binlerce kez çalınabilir. Ancak her seferinde müziğin yarattığı hissiyat farklıdır: farklı armoniler, farklı melodilerle beslenir müzik. Bu da müziğin güzelliği… Bu duyguyu Kerem’le olan çalışmamızda da hissettim. Kerem, hem insan, hem de sanatçı olarak son derece açık ve gönlü zengin.

Bir sanatçı olarak, başka bir müzisyenin bestesini aranje ettiğinizde, ortaya çıkan duygunun, hem sizin, hem de besteyi yapan müzisyenin ortak duygu birikimini yansıtmasını nasıl sağlıyorsunuz? Bunun bir formülü var mı?

Parçayı besteleyen müzisyenle aranızda empati olması çok önemli. Şöyle düşünmek lazım: zaten sıradan bir şey isteselerdi, bu işi en başından önermezlerdi. Ancak kendi kimliğinizi, müzikal stilinizi sunmanızı istiyorlarsa, bu benim için değer kazanır ve bu işin içinde yer almaktan mutluluk duyarım.

Şu anda piyasada, kendi müzikal karakterini yansıtmayan, bunun için çabalamayan birçok aranjör var. Öte yandan benim yapmaya çalıştığım şey farklı. Kerem, Natalie (Cole), Shirley (Horn), ya da Charlie’nin (Haden) benimle çalışmak istemesinin sebebi de, müziğe kendi kişiliğimi yansıtmam ve kendime has bir sound oluşturmaya çalışmam. Charlie Haden ve Quartet West tarafında yaptığım aranjmanlar, kimileri tarafından film noir olarak adlandırıldı aslında; ama varsın olsun, film noir olayım…

Quartet West’le 25 yılı devirdiniz.

2

Alan Broadbent

Evet, uzun zaman oldu. Charlie rahatsızdı bir süredir, biliyorsun. Son zamanlarda biraz daha iyi, hatta en son Grammy Ödüllerinde çaldı. Haziran’da bir akşam Litvanya’da bir konserimiz olacak.

Quartet West’le kaydettiğiniz son albüm, Sophisticated Ladies, gerçek bir yıldızlar geçidi olmuş. Bu all-star projeyi nasıl gerçekleştirdiniz?

Proje tamamen Charlie’ye ait. Kayıtlardan yaklaşık altı ay önce beni aradı ve kadın solistlerle bir albüm kaydetmek istediğini, Norah Jones, Diana Krall, Cassandra Wilson, Renee Flemming ile çalmak istediğini söyledi. Hiç unutmuyorum, telefonda Charlie bana bu isimleri saydıkça ben de içimden “Evet. Tabi. Kesin yaparız.” diyordum. Gerçekleşmesi neredeyse imkansız bir işti bu.

Ama Charlie’nin çok özel bir havası, inanılmaz bir ikna kabiliyeti var, arayıp konuştuğu herkes ona olumlu cevap verdi. Bir noktaya dikkat çekmek isterim; vokalistler, kendi istedikleri parçayı söylemediler. Her bir diva, Charlie’nin istediği şarkıları söyledi.

Projenin konserleri oldu mu?

Evet, birkaç konser verdik, ama konserlerde bize eşlik eden bir orkestra yoktu, sadece birkaç konserde Melody Gardot’yla birlikte çaldık. Tabi ki tüm bu divaları aynı sahnede buluşturmak maddi açıdan da zor. Bunun için bizim de bir Kerem Görsev’e ihtiyacımız var!

Quartet West’te müzikal anlamda rolünüz nedir? Nasıl başladınız Charlie Haden ve Ernie Watts’la çalmaya?

Charlie ilk defa beni 1986 yılında dinledi. New York’tan Los Angeles’a yeni taşınmıştı ve West Coast müzisyenlerinden oluşan bir grup müzisyeni bir araya getirerek yeni bir topluluk kurmayı planlıyordu. Bir gün arabada giderken radyoda beni duymuş; hemen sağa çekmiş ve radyo kanalını aramış kim olduğumu sormak için. Ardından tanıştık. Charlie’nin, jazz tarihindeki diğer önemli lider müzisyenler gibi, farklı müzisyenleri bir araya getirmek ve onlardan bir bütün oluşturmak konusunda kendine has yetenekleri var.

Tanıştıktan sonra, Charlie bana Ernie Watts’ı tanıyıp tanımadığımı sordu. Onu da toplulukta istiyordu. Ernie’yi, Berklee College of Music’e gittiğimiz yıllardan beri tanıyordum. Ve o zamanlar, sbu kadar yıl sonra Charlie Haden ve Ernie ile çalacağımı, albümler kaydedeceğimi ve turnelere çıkacağımı söyleseler hayatta inanmazdım!

Charlie, parçalarım, aranjmanlarım ve piyano çalışımla Quartet West’e katkıda bulunacağımı düşünmüş ki, benimle çalışmak istedi. Benim rolüm de, en yalın ve basit anlamıyla bildiğim müziği yapmak!

Müzikal anlamda bu noktaya gelmenizi sağlayan, bugün sizi siz yapan hayatınızdaki en önemli dönüm noktaları neydi?

14 yaşındayken, müzik eğitimimi yeni bırakmıştım ve genç bir piyanist olarak müzikte ve hayatta ciddi bir anlam arayışı içindeydim. Böyle bir dönemde, senfoni orkestrasında çalan arkadaşımın davetiyle, Dave Brubeck Quartet konserine gittim. Çalmaya başladıkları ilk andan itibaren, yapmam gerekenin müzik olduğunu ve çalmam müziğin de jazz olduğunu anlamıştım. Hayatımın dönüm noktalarından biri o akşamdı.

Çaldıkları şarkıyı, babamın notalarından tanımıştım: Tangerine’di. Notası notasına bu müziği içimde hissetmiştim. Ve o zaman da, kendi yaşadığım bu güzel duyguları, elimden geldiği kadar çok insanla paylaşmak istedim.

Alan Broadbent

Alan Broadbent

Jazz çok güçlü bir müzik, gerçek bir duygu yoğunluğuna sahip. Louis Armstrong, Charlie Parker ve bütün büyükler… Hepsi bu güzelliği derinlerde hissetti ve bizimle paylaştılar. İnsanlara bu güzelliği yayma sırası bana gelmişti.

Piyanodan birkaç gün uzak kaldığımda, çalamadığım, çalışamadığımda – mesela çıktığım turneler sırasında – epey tedirgin oluyorum. Yapabileceğim bir şey yok sanırım, ben buyum. Piyanodan uzak kalamıyorum. Ailem çok anlayışlı ve bana hoşgörüyle yaklaşıyorlar. Elbette eşime ve 13 yaşındaki oğluma vakit ayırıyorum, onlar benim için çok önemli. Ama müziğin olmadığı, bu güzellikleri yaşayıp paylaşmadığım bir hayat düşünemiyorum.

19 yaşında Berklee’deki eğitimime başlamak için Boston’a taşındığımda zaten profesyonel bir jazz müzisyeniydim. Gençtim, içimde büyük bir arzu ve heves vardı.

Alan Broadbent

Alan Broadbent

O zamandan bugüne geldiğimizde, 2013 yılında jazz’ın nerede olduğunu düşünüyorsunuz?

Ah, ben yaşlı bir müzisyenim. Bugünlerde bir takım techo-jazz hareketleri var, herşey değişiyor ama bunun iyi yönde olduğunu söylemek o kadar kolay değil. Mesela geçenlerde Eldar’ın (Djangirov) bir kayıtta, hiç bir efor harcamaksızın, son derece başarılı bir şekilde 7/8’lik çaldığını duydum – tabi bu sizin için de çok kolay anladığım kadarıyla. Eldar, teknik anlamda o kadar iyi ki, sanırım hayatım boyunca hiç bir zaman bu kadar hatasız çalamayacağım. Onu 14 yaşından beri tanıyorum; hayatımda duyduğum en iyi bebop’ı çalmıştı birlikte piyanonun başına oturduğumuzda. Yüzünde meleksi bir tebessüm vardı ve bu müziği sevdiğini hissetmiştim. Ama anladığım kadarıyla bugün artık bunu yapmak istemiyor, isterseniz bunun sebebinin müziğin ticarileşmesi olduğunu söyleyin, ister hayatımıza giren yeni müzik türleri olduğunu. Ne olursa olsun, Bill Evans’ın Moonbeams’i çaldığını duyduğumda yaşadığım duyguları bana hiçbir yeni müzik yaşatmıyor.

New York’ta yoğun bir müzik hayatım vardı; hem müzik dünyasının merkezindeydim, hem de Woody Herman Orkestrası gibi prestijli bir orkestra için çalıyor ve yazıyordum. Ancak, o zamanlar kendime iyi bakmıyordum ve bazı kötü alışkanlıklarımı da bir kenara bırakmak için Los Angeles’a taşındım. Kendimi toparladığım dönemde, Los Angeles’a taşındıktan yaklaşık iki yıl sonra, bir gün araba kullanırken, radyoda çok güzel bir müzik duydum. Çok güzel bir müzikti, söylemek istediğim herşeyi söylüyordu. Tüm duygularıma tercüman olmuştu; Mahler’in Birinci Senfonisini dinliyordum.

Mahler’in bu senfonisi, hayatımda müzikal anlamda gerçekleşen birkaç dönüm noktasından biri. Mahler’le tanışıklığımın ardından müzikle ve kendimle çok güzel zamanlar geçirdim. Yaklaşık iki yıl boyunca ilk senfonisinden, onuncusuna kadar hepsini defalarca dinledim, onları mümkün olan her yöntemle analiz ettim. Müzik tuhaf şey. Düşün, Mahler bu notaları yazdıktan yüzyıl sonra bana dokunmuş, beni derinden etkilemişti. Müzik anlayışımı, yazışımı, çalışımı, dışavurumumu temelden değiştirmeme sebep oldu Mahler.

Daha önce Debussy, Beethoven ya da Mozart’ı da dinlemiş ve incelemiştim. Ama aradığım bütün soruların cevapları Mahler’deydi. Yedinci senfoniydi, hiç unutmuyorum… Yaylıların pizzicato çaldığı bir noktada, hiç beklenmedik bir anda, trombonların tanımlayıcı sesiyle kendimden geçmiştim. Başka bir yerdeyse, kemanları dinliyordum, bir baktım ki, bir anda kemanlar obua’ya dönüşmüş. Hangi arada olmuştu bu? Müziğin büyüsü, güzelliği bambaşka…

Biraz önce konuşurken, müzikte pazarlamanın ve plak şirketlerinin müzisyenlerin üstündeki etkilerden bahsettiniz. Siz kendi müzikal ve sanatsal özgürlüğünüzü sağlayabilmek ve bunu sürdürebilmek için neler yapıyorsunuz?

Yeni bir menejerle çalışmaya başladım; son zamanlarda verdiğim en doğru kararlardan biriydi bu. Charlie’yle Birdland’de çaldığımız bir akşam tanıştık. Şu anda birlikte çok iyi çalışıyoruz…

4

Alan Broadbent

Hem menejerlerim, hem de plak şirketleri benden çok farklı projeler içinde olmamı istedi. Ama ben, kısa bir stüdyo dönemi dışında, sadece kendi sevdiğim işleri yapmaya ve kendim olmaya çalıştım. 1980’lerin ortasındaki bu stüdyo döneminde, birlikte çaldığım, hala çok yakın arkadaş olduğum birçok müzisyen, kendi sevdikleri müziklerden uzaklaştı ve stüdyo müzisyeni oldu.

O dönem, akustik müzikten de gittikçe uzaklaşıyorduk ve synthesizer’lar devreye girmişti. Ancak ben bu müziklere bir türlü alışamadım. Vermem gereken önemli bir karar vardı: Ya zengin bir stüdyo müzisyeni olacaktım, ya da bildiğimiz klasik bir jazz piyanisti…

Şimdiye kadar 7 kez Grammy’e aday gösterildiniz, iki kez de bu prestijli ödülü kazandınız. Bu ödülleri kazanmanın kariyerinizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Bence bu ödüller, ya da diğerleri, kariyerimin gidişatını hiç etkilemedi. Belki bir nebze olsun tanınmamı, diğer müzisyenler arasından sıyrılmamı sağlamıştır… Ya da birkaç yapımcı, ismimi duyup, Natalie’yle yaptığım çalışmaları dinlemiştir. Aslında Natalie’yle yaptığımız gibi orkestra çalışmaları yapılmıyor. CD dünyası bitiyor artık, çünkü kimsenin bir orkestra projesi yapacak bütçesi kalmadı…

Sonuç olarak, Grammy ödülleri şu anda evimdeki kütüphanemin üzerinde duruyor!

Paul McCartney’nin albümünün aranjmanını yaptım geçenlerde. Benimle daha önce çalışan ve benden memnun kalan bir prodüktör aracılığıyla tanıştık Paul ile. Onu da çok sevdim, çok iyi bir insan. Ama müzik anlamında beni çok heyecanlandırdığını söyleyemem.

Böyle projeler oluyor zaman zaman, ama bunlar da Grammy ödülüm olduğu için değil, daha önce çalıştığım prodüktörler ve müzisyenler aracılığıyla gerçekleşiyor. Aynı film endüstrisinde olduğu gibi. Bu sektörde de ilişkiler çok önemli, ilişkilerinizi sağlam tuttuğunuz ve işinizi iyi yaptığınız zaman yeni projeler içinde olma şansınız artıyor.

Uzun süre batı yakasında yaşadıktan sonra New York’a taşındınız. Bu kadar yılın ardından tekrar New York’ta olmak nasıl bir duygu?

New York’a geri dönmemin birçok sebebi var. Eşim Philadelphia’lı ve hiçbir zaman batı yakasını sevemedi. Öte yandan, ben de Los Angeles’ta yaşamaya çalışan bir jazz müzisyeniydim. Los Angeles’ı seviyordum ama orada gerçek bir jazz atmosferi yok. Los Angeles’ta Alan Broadbent olamazsınız, birden fazla şey olmanız gerekli. Çünkü jazz’dan çok daha büyük bir stüdyo endüstrisi var. Bir gün rock, ertesi gün jazz, bir diğer gün ise başka bir şey çalmanız gerekir. Otuz yıl boyunca bazen günde 2, bazen de 3 kayıt seansına giren bir arkadaşım var. Sadece istediği müzikleri çalmak gibi bir lüksü olmadı. Şimdi ise emekli oldu, ara sıra da olsa sevdiği müzikleri çalıyor. Bir akşam dışarı çıkıyor, sevdiği bir barda yarım saat, bir saat jazz çalıyor.

New York’ta ise, şimdiye kadar hiç olmadığım kadar yoğunum. Orada bambaşka bir ortam var. Birçok kulüp var, birbirinden yetenekli onlarca müzisyen var. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ben de artık bu dünyanın bir parçasıyım ve bundan çok memnunum.

Kendi projeleriniz için, canlı kayıtları mı tercih edersiniz, yoksa stüdyo kayıtlarını mı?

Stüdyoda çalarken kendimi daha çok dinliyorum ve bazen istediğim kadar rahat olamıyorum. O yüzden müziğin akıp gitmesi daha zor oluyor. Ancak, konser kayıtlarında, zaman zaman Alan Broadbent’in ötesine geçme şansım olabiliyor.

Sürekli olarak böyle bir enerji seviyesinde olmak, bunu taşımak çok zor olmalı…

5

Alan Broadbent

Aslında zor olan gerçeğin kendisi. Eğer piyano iyiyse ve kendimi iyi hissediyorsam, müziğin ötesine geçebilirim ve o hayat enerjisini içimde hissedebilirim. Eğer piyano iyi değilse, ya da başka bir sebepten ötürü başka bir sorun yaşıyorum, o da başka şekilde bir acı oluyor. Ama asıl her ikisini de yaşamadığımda, yani çalmadığımda zorlanıyorum.

Kendi piyanonuzdan beklentiniz nedir?

Yamaha C7 çalıyorum. Sound olarak, piyanomun sıcak, yuvarlak sesleri olmasını severim. Hatta bu yüzden piyanonun orta pedalını kullanmak gibi kötü bir huyum var. Çaldığım piyanoyla iletişim kurabilmem, piyanonun iyi olması çok önemli. Çünkü müzisyen olarak, duyduğum müziği anında enstrümanım aracılığıyla sese dönüştürebilmem ancak enstrümanımla iyi bir uyum kurmuşsam mümkün olabilir.

En sevdiğiniz piyano toplulukları kim?

Bill Evans, Tommy Flanagan… Hiçbir zaman Keith Jarrett’ın müziğine tam olarak ısınamadım. Genç Brad Mehldau’yu da seviyorum zaman zaman…

Benim için jazz, şarkı söylemek, güzel bir melodi mırıldanmaktan öte değil. Louis Armstrong’dur benim için jazz. Count Basie’dir…

Ne çalabildiğin ya da nasıl çaldığın değil, ne dediğin çok önemli. Birçok piyanist birçok şey çalabilir, çok da iyi teknikleri olabilir. Ama önemli olan her notanın bir şey ifade etmesi. Bud Powell’ın büyüsü de buradaydı. Kayıtlarını dinlediğinizde, mucizevi anlara tanık olabiliyorsunuz. Çok hızlı çalıyor, ancak o çalışı içinde her notayı birbirinden bağımsız, ayrı ayrı duymak ve hissetmek mümkün. Her nota, Powell’ın ruhunu taşıyor ve her nota kendi içinde bir anlam taşıyor. Ve sonuç olarak bütün bu notalar birleşerek komplike ama aynı zamanda çok güzel bir melodi haline geliyor.

Müziğin temeli de bu. O noktaya ulaşmak… Ben hayatımda birkaç kez bu anlardan yaşadım. O zaman çaldığımı daha önce çalmamıştım ve bir daha aynı şekilde çalamayacağım. Gerçek yenilik, gerçek orijinallik o anda saklıydı işte. Bunun için müzik yapmaya devam ediyorum. Bir daha o anlardan birini yaşamak, jazz’ın yalın ve sade güzelliğinde kaybolabilmek için.

Önemli olan duygular; önemli olan dünyanın gerçekliğinin ötesine geçebilmek. Yüz yıl oldu jazz ortaya çıkalı. Louis Armstrong, Nat King Cole, Lester Young, Charlie Parker, Art Tatum ve diğerleri… piyanoda veya kendi enstrümanlarında bize şarkı söylediler. Aynı Mahler’in Beethoven’ı öteye taşıması ve yeni bir dünya yaratması gibi.

Ben de hiç bir şey kanıtlamaya çalışmadım, tek yaptığım ve yapmak istediğim şey var, o da güzel müzik çalmak.


Alan Broadbent

Alan Broadbent

Broadbent, hem samimi, hem de son derece alçakgönüllü bir müzisyen. Duygusallığı ve sanatına karşı duyduğu hassasiyet, ses tonundan, hareketlerinden, müzikle ilgili konuştuğunda heyecanlanmasından açıkça belli oluyor. Sanatçı, müziğin büyüsünden bahsederken, tek amacının güzel müzik yapmaktan ibaret olduğunu anlatırken, onu gönülden anlıyor ve her seferinde, “Evet, işte bu!” diyorum. Ertesi gün kendisini tekrardan canlı olarak dinlediğimde ise, anlattıklarının sözden ibaret olmadığını anlıyorum, kulaklarım ve ruhum Broadbent’in güzel müziğiyle arınıyor adeta.

Konserin sonunda tekrar karşılaştığımızda ise bana “Can, sana bahsettiğim anlardan birini yaşadım bugün çalarken, hem de bir alışveriş merkezinde!” diyor…

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Nisan 2013 tarihli 69. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar