Özellikle son on yıl boyunca neredeyse her sene ülkemizde konser veren Brad Mehldau, 8 Mart’ta, İş Sanat’ta Larry Grenadier (b)

Brad Mehldau

Brad Mehldau

ve Jeff Ballard (d) ile birlikte İstanbul’a konuk olacak. Brad Mehldau Trio, son 17 yıldır jazz dünyasındaki yerini koruyor; jazz dinleyicilerinin ve daha geniş bir müziksever kitlesinin ilgiyle takip ettiği, ama onun da ötesinde, bence günümüzün en sağlam, yaratıcı, ve jazz anlayışını klasik piyano triosu normları ekseninde geliştiren, ileriye taşıyan bir topluluk. Brad Mehldau ise, benim de hem dinlemekten çok büyük keyif aldığım, konserlerini ve kayıtlarını yakından takip ettiğim, ayrıca müzik yazılarını okurken de çok şey öğrendiğim bir müzik ve kültür insanı. Yeni yıldaki bu konseri fırsat bilerek, Brad Mehldau’nun hayatı ve müzik kariyeriyle ilgili bir yazı yazmak, Mehldau’nun müzikal anlayışını anlamak ve icra ettiği müzikle bir araya getirmek açısından benim için çok aydınlatıcı bir tecrübe oldu; umarım sizin için de olur…

Mehldau, sadece bir müzisyen, yani besteci, yorumcu ve grup lideri değil, onun ötesinde müzik ve sanat hakkında kafa yoran, yazılar yazan ve sanat felsefesiyle uğraşan bir kültür insanı. İlham aldığı müzisyenler arasında, triosunda birlikte çaldığı Larry Grenadier, Jeff Ballard ve Jorge Rossy’i gösteren müzisyenin üslubunun oluşmasında ayrıca Larry Goldings, Kevin Hays, Peter Bernstein, Jesse Davis ve David Sanchez’in de katkıları var.

Brad Mehldau’nun klasik eğitim almış olması da, onun müzik anlayışını, tekniğini ve stilini de temelden etkileyen önemli bir faktör. Jazz’da sıklıkla görülen, sol elde eşilkçi akorlar ve sağ elde melodinin icra edildiği bir tarzın ötesinde, sol elinin alışılgeldik olmayan ritmik yapılar içinde melodiye eşlik etmesi; hatta zaman zaman farklı zaman ölçüleri içinde bunu gerçekleştirmesi, Mehldau’nun çalışını ciddi anlamda özgünleştiriyor. Müziği ve performansları çok geniş bir dışavurum yelpazesi içinde yer alırken, özellikle farklı zıtlıkları bir araya getirmeyi seven müzisyen, genellikle entellektüel birikimini ve bilgi dağarcığını müziğine açıkça yansıtmayı başarıyor.

Mehldau, aynı zamanda ünlü Hollandalı jazz vokalisti Fleurine ile evli; iki çocukları olan çift, yılın yarısını Hollanda’da, diğer yarısını da ABD’de geçiriyor.

Brad Mehldau, 1970 yılında, ABD’de, Florida eyaletinin Jacksonville şehrinde doğdu; henüz küçük yaşta babasının işinden ötürü Georgia, New York ve New Hampshire eyaletlerinde yaşayan müzisyen, ülkenin en zengin eyaletlerinden biri olan Connecticut’a yerleşti. Altı yaşında piyano çalmaya başlayan piyanist, 14 yaşına kadar ders aldı, ancak sonrasında da kendini yetiştirmeye devam etti. West Hartford’daki William H. Hall Lisesi’ne gitti; okulun prestijli jazz programının da bir üyesiydi. Hatta henüz ikinci sınıftayken katıldığı yarışmada, Berklee’nin En İyi Müzisyen Ödülü’nü (Best All-Around Musician Award) almaya hak kazandı. 1988 yılında New York’taki The New School’a (The New School for Social Research) modern müzik eğitimi almaya giden Mehldau’nun bu dönemdeki mentorları arasında Fred Hersch, Junior Mance, Kenny Werner ve Jimmy Cobb bulunuyordu.

Brad Mehldau

Brad Mehldau

Mehldau, henüz öğrenciyken, Amerika’da ve Avrupa’da farklı topluluklarla birlikte turnelere katıldı. Özellikle Avrupa’da katıldığı jazz festivalleri, ününün artmasına yardımcı olmuştu. Bence burada özellikle Avrupa jazz çevrelerinin jazz’a bakış açılarının daha esnek olması önemli bir unsurdu. Mehldau’nun alışılagelmedik sol el tekniği, klasik müzik ve çağdaş/yeni müzik esinlenmeleri ve piyanonun tüm ses yelpazesini, gerektiğinde renkli, gerektiğinde de tekdüze olarak kullanabilmesi, farklılıklara daha açık olan Avrupa jazz camiasının ilgisini çekmesini sağladı.

İlk defa Amerikan jazz dünyasının kendinden söz etmeye başlaması da New School döneminde tanıştığı ve ders aldığı Jimmy Cobb’un ekibine katılmasına denk geliyor. Mehldau, kendi trio’sunu oluşturana kadar farklı topluluklarda yer aldı; bunların arasında en ilgi uyandıranı ise Joshua Redman quartet’ti. 1994 yılında Warner Bros. ile kaydettikleri Moodswing albümü de, Redman & Mehldau ortaklığını pekiştirmiş, Brad Mehldau’nun ilk albümünün, Redman’ın plak şirketi tarafından yayınlanmasını sağlamıştı. Birkaç sene önce Joshua Redman ile yaptığım röportajda, Mehldau’yla karşılıklı müzikal gelişimlerinin birbirlerine ciddi katkıları olduğunu belirtmişti. Gerçekten de, aynı yaş grubunda ve müzikal anlamda gelişim yolları bambaşka olan – babası çok ünlü bir jazz müziyeni olan Joshua Redman, üniversiteden mezun olana kadar profesyonel anlamda jazz ile ilgilenmemiş, ancak daha sonra hukuk okumak üzereyken bir yıl mola alıp müzikle uğraşmaya başlamasıyla birlikte asıl istediğinin jazz çalmak olduğunu anlamıştı – bu iki müzisyeni aynı sahnede ya da aynı kayıtta dinlemek, birbirlerini iyi anladıkları ve aynı zamanda birbirlerini geliştirdiklerini de görmek için gerçekten de yeterli.

Brad Mehldau’nun kendi adı altında kaydettiği ilk albüm, 1995 yılında yayınlanan Introducing Brad Mehldau’ydu. O tarihten bu yana da, birçok ünlü jazz eleştirmeninin yakından takip ettiği bir müzisyen oldu Mehldau. Hatta Chicago Tribute, albümün, “Mehldau’nun orijinal bestelerini çalarken yarattığı hayat dolu anlara ulaşan bir yapıt olduğunu” belirtmişti. Onlara göre, “Eliptik hatlar, değişken ritmik figürler ve beklenmedik renk ve dokular… Mehldau’nun çaldığı kadar da akıllıca bestelediğini kanıtlar nitelikteydi.”

Mehldau, 1995’te, Larry Grenadier ve Jorge Rossy ile, günümüzün en uzun soluklu, klasik ölçütler içinde en yaratıcı sonuçlarından birini ortaya koyan Brad Mehldau Trio’yu kurdu. On yılın ve başarılı birçok albüm ve konserin ardından Jeff Ballard, Rossy’nin yerini aldı; geçtiğimiz altı yıl içinde de bu üçlü çalışmalarına ve kayıtlarına devam ediyor.

Trio, 1996 yılında ilk albümleri olan The Art of the Trio’yu kaydetti, Warner Bros. Etiketiyle yayınladı. Albümde, orijinal kompozisyonlarının ve jazz standartlarının yanı sıra, klasik, rock ve popüler müzik repertuarından eserleri (örneğin Blackbird ve Mignon’s Song) de bambaşka bir üslupla yorumlayan üçlü, benzer bir yaklaşımla, The The Art of the Trio II – Live At The Village Vanguard (1998), The Art of the Trio III – Songs (1998), The Art of the Trio IV – Back At The Vanguard (1999) ve The Art of the Trio V – Progression (2000) albümlerine imza attı. Art of the Trio serisinin her bir albümü, birbirinden başarılıydı. Stüdyo kaydı ve canlı kayıt olan bu albümler, müzik eleştirmenlerinden çok iyi yorumlar almış, özellikle Brad Mehldau’nun jazz dünyası dışındaki müzikseverlere de ulaşmasını sağlamıştı. Tabi özellikle Radiohead’in Paranoid Android ve Exit Music (for a Film) yorumları, hem Radiohead fanatikleri, hem de rock dinleyicilerinin topluluğu ilgiyle takip etmesine yol açtı.  Zaten Mehdlau, daha sonraki albümlerinde yer verdiği Knives Out ve Everything in Its Right Place yorumlarıyla da, Radiohead’i yorumlarına devam etti.

2011 yılında, The Art of the Trio serisini, bir compilation şeklinde bu sefer son dönemde çalıştıkları prodüksiyon şirketi Nonesuch

Brad Mehldau

Brad Mehldau

Records’tan, The Art of the Trio: Recordings 1996-2001 ismiyle yayınladılar.  6 albümün yanı sıra, 1996-2001 yıllarında gerçekleştirdikleri canlı kayıtların da bulunduğu bu yayın, aslında Mehldau’nun müzik kariyerinin ilk yıllarında, aslında ne kadar kendini geliştirmiş bir müzisyen olduğunu tekrar gösteriyor. Örneğin, henüz ilk albümleri olan The Art of the Trio’dan, bu serinin son albümü, The Art of the Trio V – Progression’a uzanan bu gelişim dinlendiğinde, ekibin aslında ne kadar güçlü olduğunu, bunun ötesinde hala çok geniş bir gelişim olanağının bulunduğunu anlamak mümkün oluyor. Her ne kadar Rossy’nin ekipten ayrılmasıyla Ballard yepyeni bir heves ve enerji getirmiş olsa da, bu kayıtlar, bize Rossy’nin Brad Mehldau Trio’nun oluşum ve ilk gelişim aşamasında çok büyük değerler katan bir müzisyen olduğunu gösteriyor.

Brad Mehldau’nun kariyeri sadece kendi triosuyla da sınırlı değil. Pat Metheny ile iki albüm kaydedip turneye çıkan, Charlie Haden’la çalan, Charles Lloyd’un da dörtlüsünde yer alan müzisyen, Beatles, Nick Drake, Radiohead ve Paul Simon gibi müzisyen ve toplulukların eserlerini kendi üslubuyla yorumlarken ve onlara bir jazz dokunuşu katarken, Mehldau, aslında 1920’lerin jazz müzisyenlerinden çok da farklı bir şey yapmamıştı – o dönemde jazz müzisyenleri nasıl American Songbook’u, yani dönemin popüler müziğini yorumlarken ve jazz standartlar dağarcığına kaydederken, Mehldau da 20. yüzyılın sonunda ve 21. yüzyılın başında, dönemin popülerlik kazanmış şarkılarını yepyeni bir üslupla yorumlayarak jazz’ın ruhunu yaşatmaya devam etti.

1997 yılında New York’taki Village Van Guard’da ilk konserini verdiğinde ise, Mehldau artık jazz dünyasında kendi rüştünü ispatlamıştı. New York Times’ın ünlü jazz eleştirmeni Peter Watrous, Mehldau’nun bu performansından övgüyle bahsediyordu: “Mr. Mehldau’nun takıntılı hali, müziğini zenginleştiriyor. Jazz müzisyenleri, geleneksel olarak tempoları ikiye katlamak ya da yarıya düşürmekle bilinir, ancak Mr. Mehldau ve ekibi, müziğe ve zaman örgüsüne birçok farklı açıdan yaklaşabiliyor.” Kısacası, klasik müzikteki temel eğitimi ve standartları içeren geniş bir repertuarıyla, Mehldau, müziğinin sadece ticari popülerlikten çok daha derin bir karakteristiğe sahip olduğunu göstermişti.

Mehldau’nun müziği, sadece kendi dönemindeki jazz piyanistleriyle karşılaştırılmıyor; onun çok ötesinde, hem jazz tarihindeki en önemli piyanistler ve müzisyenlerin duygu birikimi ve derinliği Mehldau’nun müziğinde hissediliyor. Örneğin, 1997 yılında, Hollanda’daki North Sea Jazz Festivali’nde sergilediği performans sayesinde, “Beethoven’ın gücünü ve enerjisini, John Coltrane ve Miles Davis’in doğaçlama zenginliğini, Bill Evans’ın ise duygusal yaklaşımını” taşıdığı şeklinde yorumlar yazılmıştı. Mehldau’nun müziğinde, elbette Oscar Peterson, Wynton Kelly ve Keith Jarrett’in dokunuşlarını bulmak da mümkün.

New School’u izleyen yıllarda, Mehldau zaman zaman klasik köklerine döndü. Bu dönemlerin birinde, Thomas Mann’ı ve Hitler Almanyası’nın faşizmi nasıl kabullendiğini anlatan kitabı Doctor Faustus’u keşfetmişti müzisyen. 1998 yılının yazında, Mann’ın romanının ellinci yıldönümünde Berlin’e yaptığı seyahatte, Schubert’in Winterreise’sinin geleneğinden etkilendi ve Elegiac Cycle albümünün konseptini oluşturdu. Elegiac Cycle, Brad Mehldau’nun şimdiye kadar kaydettiği iki konsept albümden ilkiydi. 1999 yılında yayınlanan bu albüm sayesinde, Evans’la birlikte, Fransız empressyonistleri Debussy ve Ravel, ve 19. Yüzyıl Alman romantikleri Schubert ve Brahms ile karşılaştırılan ve jazz tarihindeki en iyi jazz piyanistleri arasında gösterilmeye başlanan Mehldau’nun özellikle Alman müzisyenlere özel bir ilgisi bulunuyor: “Alman etosunun ilgimi çeken yanı, aktarılan derin ve yoğun duyguların miktarı. Hem edebiyat literatüründe, hem de Schubert ve Schumann’ın müziğinde, bambaşka bir özlem duygusu var.”

Brad Mehldau

Brad Mehldau

Places ise, Mehldau’nun konsept albümlerinden bir diğeri. Yayınladığı, parçaların tümünün kendine ait olduğu ikinci albüm olan Places (2000), aslında Mehldau’nun en kişisel ve özel albümlerinden biri. Hem solo, hem de trio parçalarından oluşan bu albümdeki her eser, bir yeri temsil ediyor. Örneğin, Am Zauerberg ve Airport Sadness, içe dönük bir melankoli tasvir ederken, Paris, Amsterdam ve Perugia, daha enerjik, heyecanlı ve farklı bir duyarlılık şekli taşıyordu. Mehldau için belki de en kişisel olan West Hartford, yani ilkgençliğinde yaşadığı şehir… Places, aslında Mehldau’nun müziğinde aşırı görkemli, gereksiz derecede çarpıcı finallerin olmadığını bize hatırlatıyor. Alexandra Ivanoff’un geçtiğimiz sayılarda dergimizde yer verdiği ve benim de kendisine çok katıldığım formüle Mehldau’nun en ufak bir şekilde değer vermemesi, onun ne kadar güvenli ve özgün bir müzisyen olduğunu da gösteriyor.

Mehldau’nun, biraz da kendi tarzı dışına çıktığı ve triosu dışında müzisyenlerle çalıştığı bir albüm de 2002 tarihli Largo. Duygu yoğunluğu, bir trio albümünden daha farklı olan bu albümde, Mehldau’nun yanında en büyük rolü prodüktör Jon Brion üstlendi. Daha planlı eserlerin, daha elektronik sound’ların bulunduğu bu albüm, bir açıdan jazz dinleyicilerinin aradığı mola, başka bir açıdan da Mehldau’nun yaratıcılığının sınırlandığı bir denemeydi. Albümdeki en ilgi çeken eserler, When It Rains, Beatles’ın Dear Prudence’ı ve Radiohead’in Paranoid Android yorumuydu.

Art of the Trio serisinin ardından, Brad Mehldau Trio, Anything Goes (2002), Day is Done (2004), House on Hill (2003/2004) ve Brad Mehldau Trio Live (2006) albümlerini kaydetti. Bu albümler, artık hem Brad Mehldau’nun, hem de trio’nun olgunluğunu pekiştirir nitelikteydi. Hiçbir orijinal kompozisyona yer vermedikleri, ancak Nearness of You, Anything Goes ve I’ve Grown Accustomed to Her Face gibi jazz standartlarını ustalıkla yorumladıkları Anything Goes, Rossy’nin toplulukta kaydettiği son albümdü.

Day is Done ise, daha önce Chick Corea, Kurt Rosenwinkel ve Joshua Redman gibi ustalarla çalan ve böylelikle, eklektik bir üslup geliştiren Jeff Ballard’ın topluluğa katıldıktan sonra kaydettikleri ilk albüm olma özelliğini taşıyor. Ballard’ın getirdiği dinamizm, kolaylıkla fark edilirken, Paul Simon’ın 50 Ways to Leave Your Lover’ının ve Paul McCartney’nin Martha My Dear eserinin yorumları, trio’nun, güncel popüler ve rock müziğinin başarıyla yorumlama misyonunu sürdürdüğünü gösteriyordu.

Brad Mehldau’nun neredeyse yirmi yıllık profesyonel müzik kariyerindeki ilk solo kaydı olan Live in Tokyo (2004), müzisyenin o güne kadar geliştirdiği müzik birikimini ortaya koyduğu ve bence jazz dinleyicilerinin koleksiyonlarında bulunması gereken bir albüm. Keith Jarrett’ın Köln konseri kadar büyük bir sansasyon olmasa da, Mehldau’nun performansı, yarattığı ruhani boyut, yoğun meditasyonu, çıktığı müzikal yolculuk, Paranoid Android uyarlaması, Someone to Watch Over Me ve How Long Has This Been Going On? yorumları, Monkvari bir absürdlük içindeki Monk’s Dream… Hepsi de, Mehldau’nun anlık yaratıcılığını sergilediği, tekniğini, heyecanıyla birleştirdiği, dinleyicileri şaşırtmayı başardığı etkileyici ve çok güçlü bir müzik devinimini oluşturuyor. Mehldau’nun solo çalması, müziğindeki yoğun tutkuyu hissetmemizi, her detayı rahatlıkla duymamızı sağlarken, müziğini oluşturan fikirleri nasıl oluşturduğunu, geliştirdiğini ve bu fikirler arasından hangilerinie tutunduğunu kolaylıkla izlememize fırsat tanıyor. Ayrıca, istediği zaman durağanlaşmak ve yavaşlamak, istediği zaman da hızını artırmak, dinamizmini katlamak için gerekli ilhamı ve ortamı kendi kendine yaratabilmesi de, Mehldau’nun, son derece özgün, yaratıcı ve yetenekli bir müzik insanı olduğunu tekrar tekrar gösteriyor.

Brad Mehldau

Brad Mehldau

Highway Rider (2010) ise, Brad Mehldau Trio Live’dan sonra, Mehldau’nun 4 yıllık aradan sonra yayınladığı ilk albüm. Avrupa premierini, 2010 Londra Jazz Festivali’nde benim de dinleme şansı bulduğum bu projede, Mehldau, Largo’daki ortağı Jon Brion’la bir araya geldi. Largo’da olumlu eleştirilerin yanı sıra, birçok olumsuz eleştiriyle de karşı karşıya kalan ikili, Highway Rider’da ortaya çok daha iyi bir iş çıkardı.

Sound anlamında, Highway Rider’ın, Largo’yla taşıdığı benzerlikler de dikkat çekiyor. Bazı eserlerde, tıpkı Largo’da olduğu gibi org, synth ve zillerin kullanılmış, ancak Highway Rider, Largo’ya göre çok daha doğal duyuluyor ve özellikle albümde yer alan kompozisyon yaklaşımı ve yorumlar, Highway Rider’ı, sanatsal anlamda ve Mehldau’nun kendi müzikal dehasını sergilemesi açısından Largo’nun çok daha ötesine taşıyor.

İki CD’lik albümde Mehldau’nun sadece bir yorumcu değil, bestecilik anlamında da ciddi bir aşama kaydettiği görülmekte, trio ve quartet’in orkestra ile bütünlüğünü sağlaması açısından büyük bir başarı sağladığı izlenmekteydi. Tabi bunun en büyük sebeplerinden birinin, Mehldau’nun son yıllarda yer aldığı klasik projeler olduğunu da unutmamalıyız. Klasik müzik etkilerine yoğun olarak rastlanan, ancak yine de karakteristik jazz öğelerini ve Mehldau’nun çekici piyano sololarını içeren bu proje, sadece string seksiyonu olan bir jazz projesi değil. Onun çok daha ötesinde, eklektik bir tabana sahip, tüm öğelerin mükemmel bir şekilde entegre olduğ, müziğin adeta aktığı, kompozisyonla, emprovizasyonun nasıl buluşması gerektiğini açıkça gösteren bir senaryolar bütünü.

Highway Rider’da, Mehldau’ya, Joshua Redman, Ballard, Grenadier ve davulcu Matt Chamberlain de eşlik ediyor. Redman’ın üslubu ve San Francisco Jazz Collective’in Sanat Direktörü olmasından ötürü kazandığı ve buraya taşıdığı tecrübe, trio’ya derinlik katmıştı elbette. Johnny Boy isimli hayali film kahramanının, evinden ayrılarak bir olgunluk yolculuğuna çıkmasını tasvir eden bu proje, tıpkı Live in Tokyo gibi, Mehldau’nun, trio kayıtlarının yanı sıra en ilgi çekici ve başarılı yapıtlarından biri kuşkusuz.

Mehldau, son olarak iki CD ve bir DVD’den oluşan solo piyano kaydı Live in Marciac (2011)’ı piyasaya sürdü. Fransa’daki ünlü jazz festivalinde 2006 yılında kaydedilen parçalardan oluşan bu albüm, Live in Tokyo’nun devamı adeta; Mehldau’nun müzik dehasını bariz bir şekilde yansıttığı bir başyapıt. Hem orijinal parçaları, hem de çağdaş popüler müzik parçalarını yorumladığı bu kayıtla birlikte, Mehldau artık solo kayıtlarıyla da olgunluk döneminde olduğunu gösteriyor. Kimi zaman psychedelic, kimi zaman ritmik, kimi zaman melodik, kimi zaman da kaotik olabilen müzisyen, tüm bunları bir Porter bestesinde de, bir Kurt Cobain yorumunda da sergileyebiliyor.

Solo ve trio projelerinin yanı sıra, birçok jazz müzisyeniyle çalıştı Mehldau. Charlie Haden, Peter Bernstein, Chris Cheek, Eli Degibri, Michael Brecker, Chris Potter ve Lee Konitz ile kayıtlar gerçekleştirdi; Wayne Shorter, John Scofield ve Charles Lloyd’un albümlerinde yer aldı. On yılın üzerinde bir süre boyunca, düzenli olarak peter Bernstein, Kurt Rosenwinkel ve Mark Turner ile ortak projelere imza attı. Charlie Haden ve Lee Konitz ile Alone Together (1997), Fleurine ile Close Enough For Love (1999), Pat Metheny ile Metheny Meldau (2005) ve Metheny Meldau Quartet (2006), Lee Konitz, Charlie Haden ve Paul Motian ile Live at Birdland (2006) albümlerini kaydetti.

Mehldau’nun kayıt ve performans birikimi, sadece jazz ile sınırlı da değil. Willi Nelson’un Teatro’sunda ve Joe Henry’nin Scar’ında yer alan müzisyen, ayrıca Stanley Kubrick’in Eyes Wide Shut ve Wim Wender’ın Million Dollar Hotel gibi filmlerinde rol aldı; Ma Femme est une Actrice, Million Dollar Hotel, Space Cowboys, Eyes Wide Shut ve Midnight in the Garden of Good and Evil filmleri için müzik besteledi.

Mehldau’nun Klasik Batı Müziği alanındaki çalışmaları da son yıllarda bu camiada adından söz ettirdi. Mesela, Carnegie Hall’un

Brad Mehldau

Brad Mehldau

sponsorluğunu üstlendiği projede, soprano Renee Flemming ile çalışan Mehldau, vokal ve piyano için bestelediği orijinal kompozisyonlarını kaydetti, bu kayıtlardan oluşan Love Sublime albümünü 2006 yılında yayınladı. 2007 yılının Mart ayında ise, Mehldau, piyano ve orkestra için yazdığı The Brady Bunch Varyasyonlarını, Paris’teki Theatre du Chatelet’de Orchestre National d’Ile-de-France ile çaldı. 2010 yılında Anne Ofie Von Otter ile, yine bir klasik kayıt yayınladı; Love Songs. Henüz geçtiğimiz yıl, Londra’nın ünlü konser salonu Wigmore Hall’da, müzikal küratörlük rolü üstlendi ve geçtiğimiz sezon çeşitli müzisyenlerle ortak konserler verdi.

Albümlerinin kapak notlarını kendi yazan ve müziğini ciddi anlamda, detaylı bir şekilde anlatan Mehldau, onun dışında müzik hakkındaki yazılarına da devam ediyor. Yazılarını, kendi web sitesinde (www.bradmehldau.com) ilgilenenlerle de paylaşan müzisyen, günümüzün müzik hakkında düşünen, yazan, üreten, yorumlayan, çalan, kendini yetiştirmiş en önemli jazz müzisyenlerinden ve düşünürlerinden biri. Yeni yılı karşılarken, Mart’ta Brad Mehldau’yu misafir edecek olmanın heyecanını taşıyoruz.

Yazıyı bitirirken, Mehldau’nun kısa bir sözüne yer verelim istedim:

Doğaçlama süreci, ölümsüzlüğün teyidi anlamına geliyor. Bir şey, yarattığınız an itibariyle, sonsuza dek yok oluyor; bu ironi de doğaçlamanın gücü aslında. Doğaçlama, doğdukça sürekli yok olarak, bir bakıma ölüm sorunsalını çözüyor. Kayıpla alay ediyor, kendi faniliğiyle eğleniyor.”

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ocak 2012 tarihli 65. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar