Miles Davis’in aramızdan ayrılışının yirminci yılı, aynı zamanda Davis’in son başyapıtlarından biri olan, jazzda yeni bir dönemin de başlangıcına işaret eden Tutu albümünün 25. yılına denk geliyor. Bu vesileyle, İngiltere’nin ünlü jazz dergisi Jazzwise, Mayıs sayısında Tutu ve Miles Davis üzerine özel bir dosya yazısı hazırladı, Tutu’ya hem besteleri hem de performansıyla büyük katkıda bulunan Marcus Miller ile bir röportaj gerçekleştirdi ve yıllar önce Miles Davis’le yapılan, ancak şimdiye kadar hiç yayınlanmamış başka bir röportajı da ilk defa okuyucularla buluşturdu.

16. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nde Herbie Hancock, Wayne Shorter ve Marcus Miller gibi önemli müzisyenlerin, anısına bir anma gecesi düzenlediği Miles Davis’in hayatı ve jazz dünyası için taşıdığı önemi detaylı bir şekilde anlatan bir yazıya geçtiğimiz sayımızda yer vermiştik. Bu sayımızda ise, buradan Miles Davis’e bir kez daha selam gönderiyor, Jazzwise’in yayınladığı bu özel dosya yazısını çevirerek sizlere sunuyoruz.


Birçokları tarafından Miles Davis’in son sözü, müzik dünyasına vurduğu son büyük damga olarak da kabul edilen Tutu, tam 25 yıl önce bu ay piyasaya sürülmüştü. Bu yıldönümünü ve albümün yeniden yayınlanmasını kutlamak üzere, Miles biyografileri üzerine uzmanlaşan George Cole, bu albümün önemini bizlere hatırlatacak ve Miles’ın bu albümdeki en büyük ortağıyla, Marcus Miller ile konuşacak. Bununla birlikte Roy Carr ise, bu dönemde Miles Davis ile yaptığı ve hiç bir zaman yayınlanmamış olan bir röportajı sizlere sunacak.

Miles Davis

Miles Davis

Yirmi beş yıl önce, Miles Davis, jazz dünyasına şok dalgaları yayan bir albüm yayınladı. Tutu, 1986 yılında yayınlandığında, hem Miles hayranlarını, hem de müzik yorumcularını ikiye ayırmıştı: bazıları albüme bayıldı, bazıları ise nefret etti. Kimileri için, Tutu, Miles’ın müziği için yepyeni bir yol ayrımıydı, diğerleri için ise, ticarileşme trendine ve yeni teknolojilere karşı koyamamanın bir sonucuydu. Tutu’yu dinlediğinizde de neden bu kadar güçlü bir tepkiye sebep olduğunu kolaylıkla anlayacaksınız: Miles, albümü canlı enstrümanlar ve gerçek bir ekiple kaydetmek yerine, trompet partisyonlarını, davul sample’larından, synthesizerlardan, sequencer’lardan oluşan bir elektronik ses örtüsü üzerine kaydetti. Synthesizer’lar uzun süredir jazz sanatçıları tarafından kullanılıyordu, ancak hiçbir müzisyen henüz Tutu gibi bir albüm yapmamıştı.

Tutu, 1980’lerin; müziğin, teknolojinin kölesi olma tehlikesi geçirdiği bir dönemin ürünüydü. Ancak, o dönemde çalınan müziğin büyük bir kısmı günümüzde unutulmuş olsa da, Tutu, hala zirvedeki yerini koruyor. Örneğin, George Benson, Al Jarreau ve Cassandra Wilson Tutu’nun yeni versiyonlarını kaydetti; Warner Jazz, bu albümü yeniden piyasaya sunmaya hazırlanıyor ve Tutu’daki birçok müziği yazan, çalan ve düzenleyen Marcus Miller, genç ve yetenekli müzisyenlerle birlikte dünya turnesine çıktığı, Tutu albümünün müziğini çaldığı en son projesi Tutu Revised’ın bir CD/DVD’sini yayınladı.

Marcus Miller, çağdaş müzik icra etmenin zorluğunun, müziğin sadece yapıldığı dönem için mi, yoksa sonsuz bir zaman boyunca mi geçerli olacağını bilmemek olduğunu belirtmişti bir konuşmasında. Peki Miller, günümüzde insanların Tutu’yu hala dinlediğini gördüğünde ne düşünüyor?

Beni çok mutlu ediyor. Benim için müziğin iki ana amaci var. İlki, kendi içinde bulunduğunuz, yaşadığınız dönemi tasvir etmek. İkinci amacın üzerinde ise herhangi bir kontrolünüz yok, çünkü gelecekte bugün yaptığınız müziğin nasıl bir şekilde algılanacağı, sadece müziğinizle ilgili değil; gelecekte olacaklarla, geleceğin toplumları ve değerleriyle ilgili. 20 yıl sonra ne olacağını kim bilebilir ki? Benim hiç bir fikrim yok, ancak Tutu’nun zaman içinde yaşayan bir varlık gibi geliştiğini görmek mutluluk verici.

Tutu hakkında yapılan eleştirilerin bir kısmı acımasızdı – albümün jazz olmadığını ve Miles’ın kendi albümünde sadece bir sideman olduğunu söylemişlerdi bazı yorumcular. Peki bu acımasız yorumlar Miller’ı rahatsız etti mi?

Doğrusunu söylemek gerekirse, bunların hiçbiri beni huzursuz etmedi. Özellikle ‘Bu albüm Miles’ın değil, Marcus’un albümü’ diyenler… Çünkü ben oradaydım. Yeni fikirlerle gelen bendim. Başkaları için değil, Miles için müzik yazmanın öneminin de farkına varan da bendim. Miles bir yapıt üzerine kendi varlığını koyduğunda, bu yapıt onun oluyor, bunu tartışmak anlamsız. Bu albümün jazz olmadığını savunanlara karşılık da ise sadece şöyle diyebilirim: 15 yaşında Downbeat dergisini okuduğumda bu konuyu tartıştıklarını görmüştüm; Downbeat’e en son baktığımda yine aynı konuyu tartışıyorlardı.

Tüm bunların aksine, Tutu’nun Miles Davis’in 1980’lerde yayınladığı en iyi albümü olduğunu savunanlar da var. Miller bu bakış açısını da şöyle yorumluyor:

Bence Miles’in 1980’lerde iki farkli donemi vardi. İlki, The Man with the Horn albümüyle, diğeri de Tutu’yla başlayan dönemdi. Bence Tutu, burada bahsettiğim ikinci dönemi tanımlayan yegane albüm.

Miller’a göre,

Miles Davis

Miles Davis

Tutu’da 1980’leri temsil eden birçok öğe bulunuyordu; sadece müzikal olarak değil, toplum olarak nerede bulunduğumuzu iyisiyle, kötüsüyle anlatan öğeler vardı. Teknoloji, henüz geçmiş on yıl içinde hayatımıza sirayet etmeye başlamıştı ve bu makinelerle birlikte nasıl yaşayacağımızı henüz yeni yeni algılamaya başlamıştık – kiminle konuştuğunuza bağlı olarak, hayatlarımızı daha iyi bir hale getirdiklerini, ya da daha çekilmez kıldıklarını söyleyebilirdiniz! Bana göre, makinelerin hayatımızın içinde olduğu bu yeni çağın en büyük örneği, onların yaratıcılığımızı destekleyecek, adeta bizim bir uzantımız hale gelecek bir konuma gelip gelemeyecekleri hakkında fikrimiz olmadığıydı. Tutu da tam da bunu ifade ediyordu ve ben, Miles’ı bu atmosfer içinde dinlemekten çok büyük keyif almıştım. 1940’larda ve 1950’lerde dinlediğiniz Miles’ı dinliyordunuz yine, ancak bu sefer 1980’lerde synth’lerin arasındaydı ve bence bu da bir sanatçı olarak nerede bulunduğunu çok iyi ifade etmekteydi.

Tutu, jazz’ın tarihsel akışını etkilemiş miydi, yoksa kendinden sonraki müzikleri hiç etkilememiş, sadece bir seferlik bir etki mi yaratmıştı?

Bu, sadece jazz dünyasının bölünmüş olmasıyla ilgili bir olgu ve Tutu’nun yarattığı etkiyi duymayan insanlar var, ama bu Tutu ve onun etkisinden çok, onlarla ilgili bir şey. Kimileri, sürekli olarak synth’ler ve kendini tekrar eden trompet melodilerinden başka bir şey duymuyor olabilir! Hayatları boyunca akustik jazz dünyasında yaşayan ve hiç bir zaman bu etkiyi duymayacak olanlar var elbette.

Tutu’nun farklı cover versiyonları, Miller’a göre:

Tutu’nun jazz’ın lisanına yerleştiğini gösteriyor. Cassandra’nın versiyonunu çok seviyorum; George Benson ve Al

Jerrau’nun yorumlarını da çok seviyorum – parçanın gerçek duygusunu taşıyan tüm yorumları seviyorum. Bazı insanlar sadece melodiyi bir araç olarak kullanıyor ve şarkının ruhuna sadık kalmıyor. Ancak Cassandra gibi gerçek müzisyenler, müziğe çok daha dikkatle yaklaşıyor ve müziğin duygusunun ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

Tutu, Miller’ın, aslında bir konser olarak planlanan, ancak sonradan dünya turnesi ve albüm haline dönüşen Tutu Revisited projesi sayesinde yeni dineyiciler de kazandı. 2009 yılında Paris’te büyük bir Miles sergisi düzenleyen organizatörlerin Miller’a tüm Tutu albümünü bir konserde çalıp çalmayacağını sormalarıyla projenin temelleri atılmış oldu.

Bu konuda başta çok çekimserdim, çünkü Miles bu tarz bir projeyi sevebilecek bir insan değildi – eğer ona sormuş olsalardı kesinlikle cevabı “Hayır” olurdu! Hayatının sonuna doğru Quincy [Jones] onu bir kez icin ikna etmiş olsa bile, Miles geçmişe dönük işler yapmak isteyen birisi değildi. [Miles, 1991 Montreux Jazz Festivali’nde klasik Gil Evans aranjmanlarını seslendirmişti.] O yüzden de biraz isteksizdim, ama yine de Miles’a saygımı göstermek, onun için bir tribute projesi çalmak istiyordum; bu yüzden de bu düşüncenin olumsuzluğunu ortadan kaldırabilecek bir fikir aradım. Fikrim de şuydu: ‘Genç müzisyenler bulacak ve onlarla çalacaktım’. Miles, kendi müziğine yeni enerjiler katabilecek genç müzisyenleri bulmayı çok seviyordu. Ben de gerçekten iyi müzisyenler bulabilirsem, Miles belki de benim geçmişe dönük bir proje yapmamı önemsemez, hatta çaldığımız müzikten keyif bile alabilirdi, diye düşündüm.

Miles Davis

Miles Davis

Miller’in bir araya getirdiği ekip, 20’li yaşlarda birkaç müzisyenden oluşuyordu – New Orleans’lı trompetçi Christian Scott, Miller’in Berklee College of Music’te ders verirken keşfettiği alto saksofoncu Alex Han ve davulcu Ronald Bruner Jr… Kırklı yaşlarında olan, keyboarddaki Frederico Gonzalez Pena ise grubun nispeten yaşlı olan elemanıydı. Miller orjinal albümün bir karbon kopyasını çalmamak konusunda da kararlıydı.

Tutu Revisited projesini çalacağımızı söylediğimde, herkes synthesizer’ların başına geçti ve CD’yi yeniden çalmaya hazırlandı! Ancak ben tüm bu yetenekleri, bazı pop müzik gruplarının yaptığını yaparak, yani 30 yıl önce çalınmış iyi bir albümü bire bir çalarak harcamak istemiyordum. Ben sadece Tutu’yu bir başlangıç noktası olarak ele almak ve oradan nereye gideceğimizi görmek istiyordum.

Örneğin, albümdeki Tutu parçası, bazı konserlerde bir swing partisyonuyla çalınmış, başka konserlerde ise reggea ritmiyle seslendirilmişti. Tutu Revisited projesi de işte bu yüzden çok talep gördü ve ilgi çekti, ve tek konserlik proje iki dünya turnesine dönüştü. Turnelerde, Lincoln Centre Orchestra’dan Sean Jones, Christian Scott’ın yerini almış, Louis Cato da ikinci turnede davul çalmıştı. Topluluk, Haziran ayında ise Brezilya’da BMW Jazz Festivali’nde sahne alacak.

Miller, ilk defa Tutu albümünü canlı olarak çaldığı zamanı cok iyi hatırlıyor.

İlk çaldığım birkaç nota benim için çok duygusaldı. Duygusal derken, hüzünlü anlamında söylemiyorum, ancak her nota uzun zamandır hatırlamadığım bir anıyı zihnimde canlandırdı. Notaları çaldığım zaman, Miles’ın bana bir şey dediği anları, ya da her bir notayı duyduğu zaman verdiği tepkileri hatırlattı. O yüzden, çaldığım ilk birkaç konser benim için birer seyahatti, ancak zamanla çalmak daha da rahat bir hale geldi.

Miller, ayrıca bu süreçte Miles hakkında yeni şeyler de öğrenmişti.

Tutu Revisited ekibindekiler muziği dinlerdi ve normalde çalışırken tatrtışılan konular üzerinde düşünürdü, ‘Bu bölümde bunu mu yapmamı istersin, yoksa şunu mu denemeliyim?’ diye bana sorardı. Ancak benim en çok dikkatimi çeken şey, Miles’in bana hiç bu şekilde sorular sormamış olduğuydu. Miles stüdyoya gelirdi ve ben de onun için parçayı çalardım. Sonra yine onun için muziği notaya dökerdim, melodinin nereden gelip nereye gittiğini göstermek için… Ardından o da hiç bir şey demeden çalardı. Bana hiç bir zaman parçanın hangi tonda olduğunu ya da yaklaşımının ne şekilde olması gerektiğini sormaya gerek duymadı.

Miles Davis

Miles Davis

O halde, Tutu’nun önemi nedir? Miles topluluğuna 1989 yılında katılan ve daha sonra University of California’da profesör olan Kei Akagi diyor ki:

Bu müzik, genç müzisyenlerden oluşan bir jenerasyonu etkiledi, ki onlar bugün bu müziği, ‘So What’ gibi bir dönemin en büyük eserlerinden biri olarak görüyor.

Miller ise bir tanımlama yapmakta daha zorlanıyor,

Bilemiyorum; bu konu beni aşıyor. Miles, yaptığı albümlerin hepsinin toplamından çok daha büyük. Benim gurur duyduğum en büyük şey ise şu; Tutu hakkında ne düşünürseniz düşünün, 60 yaşındaki bir adamın, zamanı için bu kadar gerçekçi bir müzik yaratmasının son derece ilham verici olduğunu kabullenmeniz gerekli. Miles, birinci günden, öldüğü güne kadar, yaşadığı zamanı tasvir eden, o döneme ait olan müzikler yapmaya kararlıydı. Tutu da sadece bu hikayenin bir bölümü.

Tutu Hakkında 10 Gerçek

  1. Albüm, aslında Perfect Way (bir Scritti Politti şarkısı) ismini alacaktı, ancak yapımcı Tommy LiPuma daha kısa, çarpıcı olan Tutu ismini önerdi.
  2. Miles’in yeni albümü için aralarında aranjör/besteci Paul Buckmaster, yapımcı Bill Laswell, Toto’nun keyboard’cusu Steve Porcaro, Pat Metheny’nin keyboard’cusu Lyle Mays ve İngiliz sanatçı Thomas Dolby olmak üzere birçok farklı müzik insanıyla ortak çalışma fikri ortaya çıkmıştı. Ayrıca Miles, George Duke ile irtibata geçti ve Prince de Miles’a ‘Can I Play With U?’ isimli bir şarkı gönderdi, ancak son dakikada bu şarkıyı albüme dahil etmekten vazgeçtiler. Miles, prodüktör Randy Hall ve Zane Giles ile Rubberband adını verdikleri, ancak son dakikada piyasaya sürülmekten vazgeçilen başka bir albüm üzerine de çalışmıştı.
  3. Albümdeki kimi parçalar, bazı insanlara ithaf edildi: ‘Tutu’ (Başpiskopos Desmond Tutu), “Full Nelson” (NelsonMandela ve Prince – Prince’in soyadı Nelson’dur) ve ‘Tomaas’ (Tommy LiPuma).
  4. Aralarında Stevie Wonder, Cassandra Wilson, George Benson ve Al Jarreau, World Saxophone Quartet, Jack DeJohnette, Gordon James, Russel Gunn, Chuck Brown ve The Soul Searchers, Humberto Ramirez, Manhattan Transfer, Marcus Miller, Endless Miles Project (Bob Berg, Wallace Roney ve Lenny White) ve SMV (Stanley Clarke, Marcus Miller ve Victor Wooten) olan birçok müzisyen Tutu parçasının çeşitli versiyonlarını kaydetti.
  5. Albümdeki fotoğraflar, portre fotoğrafçısı Irving Penn tarafından çekildi.
  6. Spike Lee, albümdeki ilk dört şarkının – ‘Tutu’, ‘Tomaas’, ‘Portia’ ve ‘Splatch’ – bir video potpurisini yönetti.
  7. Tutu, biri en iyi enstrümantal jazz performansı, diğeri de en iyi albüm kapağı olmak üzere iki Grammy ödülü kazandı.
  8. Tutu parçasında bas hatlarından birinde insan sesi sample’ları kullanıldı, ‘Perfect Way’ parçasında ise Count Basie’nin unutulmaz “One mo’ time!” nidasının sample’ı bulunuyordu.
  9. Miles’in hiç çalmadığı tek parça ‘Backyard Ritual’dı.
  10. ‘Tutu’ güney batı Nijerya’nın Yoruba dilinde, ‘cool’, yani baskı altındaki sakinlik, mutluluk ifadesi anlamına geliyor – Miles için son derece uyumlu bir tanımlama.

Tutu Hakkında Bir Sohbet: Kayıp Miles Davis Röportajı

NME’deki dönemi boyunca, Roy Carr’ın birçok jazz müzisyeniyle tanışma ve onlarla röportaj yapma fırsatı oldu ve Carr, bu birikimi yıllar boyunca yazılarına başarılı bir şekilde aktardı. Röportajlarının bazıları, zamanında tam olarak yayınlanmamıştı. “Yayınlanmamış röportajlar serisi”nin sonuncusu olan Miles Davis röportajı, Tutu’nun yayınlanmasının 25. yılını işaretlerken, okuyucuların Miles’ın 1980’leri hakkında derin bir fikir edinmesini sağlıyor.


1984 ile, ölümü olan 1991 yılına kadar, Miles Davis’le her yıl en azından birkaç kez görüşme fırsatım oldu. Görüşmelerimiz zaman zaman sadece bir göz kırpması, zaman zaman da uzun, rahat sohbetler şeklinde gerçekleşti.

Bu metin, aslen Miles Davis ile Warner Brothers için yayınladığı ilk albümü olan Tutu’dan önceki görüşmemizden alınmıştır. Bu

Miles Davis

Miles Davis

dönemde, New Musical Express ile bedava verilecek olan dört parçalık özel bir plakta bulundurmak üzere, albümündeki parçalardan birini (‘Splatch’) benim için remix’lemesi için Miles’ı ikna etmiştim.

“Bu bir jazz kaydı değil, değil mi?” dedi Miles.

“Hayır”, dedim ve bu plakta kendisinden başka Mantronix, Billy Bragg ve Elvis Costello & The Attractions’ın olacağını belirttim.

“Onların ismini duydum, benim için tamamdır.”

NME 250,000’den fazla kopya yaptı ve Tutu iki hafta sonra, İngiltere’de Top 40 listesine girdi. Tebrik etmek amacıyla, Miles’a bir Altın Plak hediye ettim.

“Niye plak şirketleri bana hiç altın plak vermezler?” diyerek alay etti.

Ben de bir jest yaptım ve “Belki de kayıtların yeteri kadar satmamıştır, ya da sattıysa da, plak şirketleri senin bunun bilincinde olmanı istemiyorlardır,” dedim. Kısa bir cevap verdi: “Haklısın. Çünkü şimdiye kadar 40 yıl boyunca yaptığım onlarca albümün hiçbiri yok satmadı! Neyse, bu jestin için teşekkür ederim.”

O günden sonra ise, bana hiç bir zaman adımla hitap etmedi. Miles için adım her zaman, “Altın Plak”tı.

Tekrar 1986 yılına dönelim. Ünlü Montreux Jazz Festivali’nde sanatçıların barındayım, bir anda, birinin sol kolumu sıkıca kavradığını hissediyor ve irkiliyorum, kulağıma fısıldanıyor usulca: “Hey, Altın Plak, Batman’i izledin mi?”

“Hayır, Batman mi gelmiş?”

“Hayır, filmi izledin mi?”

“Hayır, henüz film yayınlanmadı ki.”

“Tamam, ama şu anda bende bir kaydı var ve bu akşamki konserden sonra suitimde yakın dostlarımla birlikte izleyeceğiz. Gel, katıl bize eğer istersen.” dedi, ismiyle özdeşleşen sert imajını yalanlar bir şekilde. Hayır, Miles Davis, daha sakinleşmedi, sadece artık biraz daha ulaşılabilir bir insan oldu. Artık, 60 yaşında, Miles, itibarını onarmanın ve tavrını değiştirmenin, kendisi için iyi olacağına karar vermiş.

Kimseye bunu itiraf etmese de, pek tartışılıp konuşulan The Prince Of Darkness (Karanlıklar Prensi) imajı, John Coltrane ya da Wayne Shorter’ın yanında olduğu dönemdeki kadar kuvvetli değil. Günümüzde bu imaj bir klişe olmaya yaklaşıyor. Ancak eskiden, Miles çok daha kendi havasında, ayrık, ilgisizken, günümüzde dinleyicisini tanıyan, bazı yazarlarla sohbet eden, fotoğraflarda canlı ve neşeli olan, hatta zaman zaman gülümseyen bir kişi haline geldi. Hayattan genel anlamda daha çok zevk alıyormuş gibi görünüyor.

Fiziksel olarak, hala kıvırcık saçları ve egzotik sahne kıyafetleri duruyor, ancak Miles’ın dinleyiciler tarafından daha çok sevilmesini sağlayabilecek bir yolda ilerlediğini söylemek mümkün.

Benim rengim… benim rengim” diye fısıldıyor Miles kollarını açarak, “Ben siyah… kahverengiyim, ama derimin altında kırmızıya çalan bir turuncu da var. Kırmızı,” diye devam ediyor gülümseyerek, “üzerimde iyi duruyor. Üzerimde parlayan ve parıldayan kıyafetler de öyle…

Aynı şeyi müzikle de yapabilirsin. Eğer hem kendin, hem de başkası için keyifli bir müzik yapıyorsan, sound’una yakışan, tonuna yakışan bir şekilde çalman gerekli. Başka insanların benimle ilgili ne düşündüğü, ya da ne yazdığı önemli değil, ben her zaman dinleyicinin fazlasıyla farkında olmuşumdur ve her zaman onları memnun etmek için çalışmışımdır. Eğer insanlarla ilgili düşündüklerimi, ya da insanları bir anda değiştirmek istersem, o zaman kendimi de değiştirmem gerekir, o zaman da kimse bundan fayda sağlamaz. Ben parayı alıp kaçanlardan biri değilim. Ancak, şu anda piyasada tam olarak bunu yapan birçok büyük isim var, onların hiçbirinin ne dinleyicilere ne de kendilerine saygısı yok.

Kısık sesinin rahatsız edici tonundan, trompetinin saflığına, uzun zaman önce özel dikim Italyan takım elbiselerinin yerini alan siyah ipek ve brokar kostümlerine kadar, Miles Davis’le ilgili her detay bir mesaj veriyor. Miles Davis de hala öz ve uyum hakkındaki kişisel politikasıyla meşgul…

Yaklaşık kırk yıl boyunca yılmak, yorulmaksızın koşan Miles, yeni müzikler üretmeye ve az bilinen yeni, genç müzisyenleri tanıtmaya devam ediyor. Bazıları atılımı yapıyor, diğerleri ise unutulup gidiyor. Miles’ın görevi ikili bir rol – bir yandan eğitmen, diğer yandan vampir. Sonuçta Miles istediğini alıyor – eğer’ler ve ama’lar olmaksızın, sorular sorulmaksızın.

Bugün yaptığımız sohbetin yeri, Geneva gölünün manzarasına bakan, Montreux’deki Palace Hotel. Tabi bu otel, Miles Davis’in

miles-davis2

Miles Davis

müzik karnesinden çok, uygunsuz buluşmalar ve ihanetler için daha uygun, ama ne yapalım…

Miles, karşımda büyük bir koltukta oturuyor. Sağ elinin avucu çenesini sıkıca kavramış, kemikli parmakları da dudaklarının üzerinde. Daha sonra ortaya çıkan sebeplerden ötürü, Miles, Sting’in ilk Police-sonrası solo albümü olan, Sting’e Branford Marsalis, Kenny Kirkland, Daryl Jones ve Omar Hakim gibi dünyaca ünlü jazz müzisyenlerinin eşlik ettiği The Dream Of The Blue Turtles ile ilgileniyor.

Miles’a göre, bu albüm, çok yetenekli müzisyenlerin yeteneklerinin boşa kullanılmasından başka bir şey değil. Ancak, Miles’e, yıllar boyunca Basie ve Ellington’ın yanında çalan müzisyenlerin sayısız rock ‘n’ rolll kaydında yer aldığını, Hugh Masekela, Charles Lloyd ve Sonny Rollins’in de kendi tarzlarını bırakarak, The Byrds, The Beach Boys ve The Rolling Stones’la çaldığını hatırlatıyorum. Miles ise bunu yoksaymayı tercih ediyor.

Darryl Jones (Miles’ın eski basçısı) gibi bir müzisyeni alıp, hızını, tekniğini, üslubunu susturup, onu sıradan bir müzisyen haline getiremezsin.

Miles’ın konuşma temposu çok yavaş, ama bir o kadar da keskin.

Darryl, Branford, Kenny ve Omar gibi gerçekten büyük müzisyenleri istemenin sebebi, onların doğal ruhlarıdır, çalışlarının şeklidir, senin ne çaldığınla ilgili değildir, olmamalıdır… Siz İngilizlerin dediği gibi, onların partiye bir şeyler getirmesi gerekli.

Darryl, Branford, Kenny ve Omar’ı sadece isimlerinden dolayı ekibine almazsın, o zaman sadece gürültüye gelir. Eğer Sting ya da bir diğeri bu müzisyenlerin sunduğunu istemez, kendi istediğini onlara yaptırmaya çalışırsa, o zaman başka bir müzisyeni de alabilir, ne fark eder ki, hatta onu da bıraktım, gitsin bir sequencer kullansın!

“Belki şu anda Sting başka bir şey yapıyor olabilir, ancak bu kadroya baktığım zaman, iyi müzisyenleri ve birisinin onları susturduğunu görüyorum.”

Miles duruyor ve düşünceli bir şekilde çenesini kaşıyor, “Ben onları bu şekilde kullanmazdım, ama ne de olsa ben beyaz değilim!”

Ancak, ertesi gün Branford Marsalis, Miles’ın bu tepkisini duyunca başta şok oluyor. Ancak yine de Miles’ın sadece omzunu silkerek cevap veriyor: “Miles’tan başka bir şey beklenmezdi zaten, değil mi?”

Kariyeri boyunca Miles beyaz Amerikan toplumu hakkkında çok büyük bir sevgi beslemediğini hiç bir zaman saklamadı. Ancak, konu Avrupa’ya ve Japonya’ya geldiğinde, bambaşka bir bakış açısı var.

Orada insanlar her türlü yaratıcı sanatçıya karşı saygılarını ve hayranlıklarını gösteriyor, onları destekliyorlar. Size söylüyorum, eğer sadece Amerika’ya güvenmiş olsaydım, hiç bir zaman bugün sahip olduğum hayat standardına sahip olamazdım. Bunu her yıl Avrupa ve Japonya turnelerim sayesinde gerçekleştirebiliyorum.

Bunun da ötesinde, konu müziğe geldiğinde, Miles bilinçli olarak siyah ve beyaz müzisyenlerin özelliklerine büyük bir vurgu yapmaktan da çekinmiyor. Zaman zaman ortaya inanılabilir bir teori atmış olsa da, diğer zamanlar kendini maskara konumuna düşürmekten öteye gidemiyor.

Miles Davis

Miles Davis

Birçok kişi Miles’ın duruşunu ırkçı olarak görüyor, diğerleri ise sadece saçmalık olduğunu düşünüyor. Gerçekse şu; Miles, bir seferinde Phil Woods’u siyah bir altocu sanıyor, başka bir seferinde ise Sun Ra’nın müziğini küçük bir Avrupa topluluğu sanarak, “Biz bunun gibi berbat şeyler çalmayız!” diyor. İlginçtir ki, Miles, Earth Wind & Fire, aralarına birkaç beyaz trompetçi alırsa çok daha iyi olacaklarını da düşünüyor.

Daha ilginç bir gerçek daha var. Miles’ın Birth Of The Cool Nonet’sinin yarısı beyaz müzisyenlerden oluşuyordu, birlikte en yaratıcı işlere imza attığı müzisyen Gil Evans’tı; mevcut topluluğunun yarısı da genç, yetenekli ve beyaz.

Bunun açıklaması nedir? Gitarcılarla ve Miles’ın eski L.A. Express’in yıldızı Robben Ford’u ekibine katması için uğraşmasından başlayabiliriz. Miles, konu Ford’a geldiği zaman bir kez olsun bu konulardaki heyecanını gizlemeye çalıştı.

Robben’in en azından üç farklı stilde çalmak gibi özel bir kabiliyeti var. Her zaman doğru zamanda doğru stilde çalıyor, bu bazen komplike akor dizileri de olabiliyor, bazen çok daha sade BB King tarzı da olabiliyor. Robben’le ilgili başka iyi bir özellik ise, hiç bir zaman fazlaca şov yapmıyor olması. Çok özel bir müzisyen. Bazı akşamlar işimi gücümü bırakıp onu dinliyorum.

Ve, Robben Ford, beyaz!

Çoğu siyah gitarist sadece Jimi Hendrix gibi çalabiliyor ve bir de kötü çaldıklarında, bir süre çaldıktan sonra bu epeyce utandırıcı durumlara düşebiliyor. Bunun gibi müzisyenler aynanın karşısına geçip Jimi’nin hareketlerini taklit etmekle çok vakit kaybediyorlar, hiç bir zaman da onun özel stiline ulaşamıyorlar. Tamamen orjinal bir üslupla ortaya çıkmak yerine, doğru bandanayı takıp takmadıklarına kafayı yoruyorlar. Ancak, günümüzde moda da bu, tamamen stil ama hiç içerik yok – al sana Kenny G!

Tamam, bu açıklama şimdilik akıllardaki soru işaretlerini ortadan kaldırıyor. Eğer yanlışsam, beni düzelt, ancak Bill Evans’la başlamak üzere uzun bir süre boyunca genç beyaz tenor saksofoncularla çalıştın.

Bir süre önce,” diye başladı Miles açıklamaya. “Birisi genç siyah saksofoncuların aklına eğer adlarından söz ettirmek istiyorlarsa, o zaman tam olarak John Coltrane gibi olmaları gerektiği şeklindeki aptalca fikri soktu. Aynı saçmalık yıllar önce de Charlie Parker ve Lester Young ile olmuştu. Bütün o kötü Bird kopyaları ortalıkta gereğinden fazla uzun süre dolaştı, bu sırada birçok beyaz müzisyen de kayıtlarda artık kendini duyduğu zaman çaldığının farkına varamayacak şekilde, Pres gibi çalmaya çalıştı.

Parker’la olduğu gibi, bir John Coltrane ve bir Sonny Rollins bizim için yeter.” Bir saniyeliğine durdu ve “Herhalde biliyorsundur, Coltrane aslında benim ikinci tercihimdi, ondan önce Sonny’nin çalmasını istemiştim, ama o zamanlar başka planları vardı, hala da çok iyi çalar Sonny,” dedi.

Peki, bu durum Miles’ın en ünlü ortağını, Gil Evans’ı nereye koyuyor?

Bir şey konusunda anlaşalım. Lee Konitz, Gerry Mulligan ve Gil Evans gibi, yaptığını çok iyi yapan ve başka siyah müzisyenlerin kopyası olmaya çalışmayan çok beyaz iyi müizsyenler de var. Onlar kendilerine dürüst. İşte benim Duke Ellington’la aynı ligde olduğunu düşündüğüm Gil gibi, tüm bu müzisyenlere karşı inanılmaz bir saygım var.

Puccini’nin üç perdelik operası Tosca üzerine, ancak neredeyse on yıldır henüz tamamlanmamış bir projesi vardı Miles Davis-Gil Evans ikilisinin. Bu projeye hiç bir zaman yeşil ışık yanacak mı?

Eğer Gil bana bunu yapacağımızı söylerse, hemen başlarım. Ancak eğer ben gidip ona sorarsam ve onun zamanı olmazsa yapacağımız hiç bir şey yok. Çünkü bu projedeki asıl büyük rol onun.

Miles Davis

Miles Davis

Miles bir anda eski grup üyelerinden Cannonball Adderley hakkında hem müzisyen hem de insan olarak özel bir sevgisinin olduğunu açıkladı.

Cannonball topluluğa ilk defa katıldığında bizim ne yaptığımızla ilgili problemleri olmuştu. Ben de Coltrane’e dedim ki, al onu, arka odada ne yaptığımızı göster. Yaklaşık bir saat sonra geldi ve dedi ki: ‘Aslında sadece blues çalıyorsunuz, sadece farklı bir bakış açısıyla.’

Evet aslında birçok şey blues’dan geliyor, hala da öyle. Bugün, farklı ritimler, vuruşlar, daha sert çalan davulcular, elektronik sesler kullanıyor olabilirim, ancak eğer dikkatlice dinlersen, hala aynı blues’u çaldığımı duyabilirsin.

Miles, kariyeri boyunca kişiselleştirebileceği pop şarkılarına da hep kulak verdi. Eskiden bu ‘Great American Songbook’tan şarkılardı, daha yakın zamanlarda ise Top 40’tan şarkılar vardı, – ‘Time After Time’ (Cyndi Lauper), ‘Human Nature’ (Michael Jackson), ‘Perfect Way’ (Scritti Politti), bununla birlikte de Public Image Ltd ve Prince ile olan ortak çalışmalara devam etti.

Güncel popüler müzik sanatçılarının, sadece birkaç akor içinde kendini ifade edebilme yeteneği Miles’ın ilgisini çekmeye devam ediyor. Belki de bu durum onun ve Bird’ün birlikte çaldığı zamanları hatırlatıyor, ya da The Birth Of The Cool Nonet’de ellerinde sınırlı müzikal olanaklar varken bir şeyler yapmaya çalışmalarını…

Miles, atlarla yakından ilgileniyor ve kendisini safkan bir at olarak görüyor. Bu çeşit atlar, yarım milin üzerindeki bir yarışta başarılı olmaya koşullanmıştır. “Bana Prince ve Quincy Jones’un yaptığı kolay geliyor, yaptıkları tek şey sadece boşlukları tamamlamak,” diyor Miles, ama öte yandan istemli bir şekilde kendini zorlamanın keyfinden de hoşlandığını belirtmekten de geri kalmıyor. Ona göre, Bitches Brew, başarılı olmuştu çünkü birçok şey doğal olarak akışına bırakılmıştı.

“Prince de bir safkan. Hatta o bir Arap atı gibi – tamamen klas.

Yeğenim Vincent (Vince Wilburn, Jr) şu anda benim için davul çalıyor. Ona verdiğim ilk albüm bir James Brown albümüydü; daha sonra da Sly & The Family Stone gibi bir şey verdim. Şimdi Prince’i dinlediğim zaman önce biraz güncelleştirilmiş, geliştirilmiş James Brown duyuyorum. Sonra Marvin Gaye, Jimi Hendrix, Smokey Robinson, Curtis Mayfield, hatta Sly Stone, Norman Whitfield’ın psychedelic funk’ını ve bunlar gibi bir çok iyi müzisyeni daha duyuyorum. İşte bu bölümü seviyorum, kızarmış bir pilicin göğsünü alıp yemeği seviyorum, gerisini de bırakıyorum. Gerisini sevmiyorum, beni ilgilendirmiyor.

Prince’le olan ilişkisini daha da detaylandırıyor. “Prince bana şarkılarından birinin – ‘Can I Play With U’ – hem enstrümantal, hem de vokal versiyonunu gönderdi. Albümle birlikte ‘Biz benzer şekilde düşünüyoruz. Neler hissettiğini bliyorum. Ne yaptığını da,’ Şeklinde başlayan bir not da eklemişti.”

Miles Davis

Miles Davis

Miles hemen stüdyoya girdi, Prince’in çoklu kaydını çözümledi, kendi katkısını ekledi ve son vokal dokunuşlar için Prince’e geri gönderdi. Miles’ın ‘tavuk göğsü’yle yaptıklarını onaylamasına rağmen, Prince parçanın bu şekilde yayınlanmasını, hem kişisel katkısının kendisi için belirlediği standartların altında olmasından, hem de bu parçanın albümün geri kalanına iyi bir şekilde uyumlu olmadığını düşündüğünden ötürü veto etti.

“Prince beni aradı ve bir sonraki sefere birbirimize kasetler göndereceğimize, birlikte stüdyoya girmemizin daha iyi olacağını söyledi.”

Bu sırada, Miles, ‘Nothing Compares 2 U’ parçasının enstrümental versiyonunu kaydetme fikriyle ilgileniyordu, ancak orjinal parçayı göndermek yerine, Prince eseri yeniden yorumladı ve Prince protejeleri olan Madhouse’un ‘Penetration’, ‘Jailbait’ ve ‘A Girl and her Puppy’ parçalarıyla birlikte Miles’a yolladı. Ancak bu ortaklığın sonuçları henüz ortaya çıkmadı.

Göründüğü kadarıyla, Miles Davis, Warner Bros’la birlikte çalıştığı süre boyunca birkaç proje daha yapacak.

Frank Sinatra ile, Quincy (Jones) yapımcılığında kayıt yapmak istiyorum. Sinatra’nın üslubunu çok seviyorum. Eğer gerçekten bilmek istiyorsan, phrasing’imi başka trompetçileri dinlereyerk geliştirmedim. Aksine, en başından bu yana phrasing’i, Sinatra’nın erken dönem kayıtlarını dinleyerek oluşturdum. Başka hiçbir şarkıcı, onun Nelson Riddle ve Gordon Jenkins ile, Capitol için yaptığı albümlerden iyi bir kayıt gerçekleştirmedi. Hele de balladları. Kimse onları Sinatra kadar iyi söyleyemez.

Miami Vice’ın 1985 yılındaki ‘Junk Love’ bölümünde yer alarak Ivory Jones karakterini oynayan ve iyi eleştiriler alan Davis, bununla birlikte oyunculuk kariyerine de geçmeyi düşünmüyor değil. “Kamera karşısında her zaman güzel çıktım, Miami Vice’ta bir kadın satıcısını canlandırıyordum. Çok bir şey değildi, sadece biraz ondan, biraz bundan…

Bana kolay geliyor bu, gerçekten rol yapmama gerek yok. Bu tamamen stil meselesi. Yani konu Miami Vice’a geldiğinde, tek yapmam gereken şey kendi kıyafetlerimi giymek ve her zaman olduğum gibi görünüp konuşmak oldu.

Peki Miles, terzinin adresi nedir?

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ekim 2011 tarihli 64. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar