Ernie Watts1

Ernie Watts

Nardis Jazz Club, geçtiğimiz ay günümüz jazz dünyasının en önemli müzisyenlerinden birini, elli yıllık müzik kariyerinde hem tekniği, hem de sound’uyla kalplerimizde ayrı bir yeri olan Ernie Watts’ı ağırladı. Watts, piyanoda Christof Saenger, basta Rudi Engel ve davulda Heinrich Koebberling’den oluşan quartet’iyle birlikte çıktığı turnenin İstanbul ayağında, kısa süre önce kaydettikleri Oasis albümünden eserleri seslendirdi.

Konserlerin enerjisi çok yüksekti; dörtlü, eklektik bir repertuar seçmişti. Hem kendi bestelerini seslendirdiler, hem de Charlie Parker, Dizzie Gillespie ve John Coltrane’den bebop ve post-bop örnekleri çaldılar.

İlk konserden önce Ernie Watts’la görüşme fırsatım oldu. Müzisyen, röportajımızda hem müzik geçmişiyle, hem de yaşam ve müzik felsefesiyle ilgili tespitlerde bulundu. Watts, her soruya düşünerek cevap verdi; lafı döndürüp dolaştırmadı, rafine yaşam ve müzik anlayışını, kendini anlatırken kullandığı sözcük seçimlerinde de yansıttı.

Öncelikle vaktiniz için teşekkür ederim. En son sizi Salon’da, Quartet West ile verdiğiniz konserde izlemiştim. Harika bir konserdi; o günden bu yana da tekrar Türkiye’ye gelip konser vermenizi bekliyordum doğrusu. Nardis Jazz Club’daki konserleriniz için çok heyecan duyduğumu söyleyebilirim. Bize bu konserinizin hikayesini anlatabilir misiniz?

Bu quartetimle yaklaşık 15 yıldır Avrupa’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde konserler veriyor ve kayıtlar geçrekleştiriyoruz. Daha önce İstanbul’da festivallerde ve başka kulüplerde de sahne almıştım ve her seferinde çok memnun kalmıştım. Aynı zamanda eski dostum Kerem Görsev de Nardis Jazz Club’ı bize tavsiye etti, burasının çok güzel bir atmosferi olduğunu söyledi. Daha önce Nardis’te çalmadım, ancak özellikle böyle bir kulüpte çalacak olmaktan dolayı çok heyecanlıyım.

Ernie Watts ve ben

Müziğiniz açısından Nardis gibi bir jazz kulübünde çalmakla, büyük bir konser salonunda çalmayı karşılaştırdığınızda ne düşünüyorsunuz?

Jazz kulüplerinde, dinleyiciler fiziksel olarak size daha yakındır; bu sebepten dinleyicilerinizle ve müzisyenlerle olan ilişkileriniz daha samimidir. Ancak büyük konser salonlarının atmosferi, dinleyicilerle müzisyenler arasındaki fiziksel uzaklıktan ötürü farklıdır. Benim için asıl önemli olan, müziğinizin yarattığı enerji ve bu enerjinin dinleyicilerinizle sizin aranızda yakın bir bağ oluşturması. Sonuçta, çalmaya başladıktan ve müzik ortaya çıktıktan sonra uzaklıklar değil, duygular önem kazanıyor. Çünkü hissedilen duyguyu müzik belirliyor; küçük bir topluluğa da, büyük bir topluluğa da çalsanız, önemli olan müziğin insanlarda oluşturduğu duygu.

Ernie Watts2

Ernie Watts

En son albümünüz Oasis’i, bu akşam birlikte çalacak olduğunuz quartetinizle kaydettiniz. Albüm projeniz nasıl gelişti? Eserlerin üretim ve kayıt süreçleri nasıldı?

Benim için önemli olan, sevdiğim müzikleri çalmak.

Genelde bestelerimi prova yaparken ya da kendim çalışrken yazarım. Çalarken aklıma melodiler ve armoniler gelir, sonra bu fikirleri toparlarım. Mesela Oasis’i çalışırken yazdım ve sonra parçanın armonik yapısını yakın dostum Jeremy Monteiro’yla tamamladım. Christof Saneger Palmito’yu, Heinrich Koebberling ise Konbanwa’yı yazdı, eserlerin üzerlerinde birlikte çalıştık. Oasis’teki tüm parçalar yakın dostlarımla üzerinde çalıştığım, gerçekten çalmayı sevdiğim eserler.

John Coltrane’i dinleyerek büyüdüm ve hala düzenli olarak Coltrane dinlemeye devam ediyorum. Neredeyse her albümümde en azından bir Coltrane parçası seslendirmek istiyorum. Uzun zamandır da çok sevdiğim Crescent parçasını kaydetmek istiyordum, Oasis albümü bunu gerçekleştirmek için iyi bir fırsat oldu.

Klasik bebop eserlerini de çalmayı çok seviyorum. Bu albümde de Charlie Parker ve Dizzie Gillespie bestesi olan Shaw Nuff’ı çaldık. Artık birçok müzisyen bebop çalmıyor. Zor bir tarz, doğru, ancak çok enerji dolu.

Şu anda iki farklı quartetiniz var, biriyle daha çok Amerika’da ve Asya’da turneye çıkıyorsunuz, bu akşamki quartetinizle ise genelde Avrupa’da konserler veriyorsunuz. İki quartetiniz arasındaki müzikal farklılık sizi nasıl etkiliyor?

Yaptığımız müzik zaten çok interaktif olduğu için, farklı müzisyenlerle birlikte çaldığımda benim de müziğim değişiyor. Chirstof Saenger’la birlikte uzun yıllar önce birlikte çalmaya başladık ve quartet’imiz yıllar içinde bu noktaya ulaştı. Amerika’daki quartet’imle birlikte de yaklaşık olarak 20 yıldır çalıyorum.

Hayallerimden biri, iki topluluğu bir araya getirip, yeni bir müzikal oluşum gerçekleştirmek. Aslında Four Plus Four albümünün yarısında Avrupa quartetiyle, diğer yarısında da Amerika quartetiyle çalıyorum, tam ortadaki parçayı da iki ekip birlikte çalıyor. Şu anda da her iki ekibi aynı sahnede bir araya getirmek için bir fırsat yaratmaya çalışıyorum.

Farklı insanlar aynı müziği bile çalsa, sonuç olarak müzik değişiyor. Zaman zaman Güney Doğu Asya’da Jeremy Monteiro’yla birlikte verdiğimiz konserlerde Asyalı müzisyenlerle, ya da Amerikalı olup uzun yıllardır Asya’da yaşayan müzisyenlerle çalıyoruz. Ve orada da görüyorum ki, birlikte çaldığınız insanlar sizi değiştiriyor, sizin yeni soundlar üretmenize yardımcı oluyorlar. Bu çok doğal.

Jeremy Monteiro’yla uzun yıllardır hem yakın dostsunuz, hem de müzikal anlamda çok başarılı projeler ortaya çıkardınız. Bu dostluğunuzdan ve projelerinizden bahsedebilir misiniz?

Jeremy’le, o henüz 20 yaşındayken, fusion çaldığım dönemlerde tanıştım. Jeremy de beni Singapur’a davet etti ve birlikte fusion çaldığımız bir konser verdik. Zamanla hem dostluğumuz, hem de müziğimiz gelişti ve 20 yıldır birlikte çalmaya devam ediyoruz.

Müzik kariyerinizin son yirmi yılına baktığımızda projeleriniz ciddi bir tutarlılıkla devam ediyor. Quartetlerinizin yanı sıra Quartet West, 30 yıla yaklaşıyor. Bunun sırrı nedir?

Müzik yaptığım her zaman, sanki her şey yepyeniymiş gibi hissediyorum. Yepyeni bir gün, yepyeni bir müzik… O yüzden odak noktam, içinde bulunduğum ‘an’. Buna odaklanmak, sürekli olarak o anın içinde bulunmak, farkındalığımı üst seviyeye çıkarmak…

Biz hem iyi arkadaşlarız, birlikte de çok çalıyoruz, ancak sahneye çıktığımız her seferinde, bu yeniliği hissediyoruz. Bir sonraki anda ne olacağını kestiremiyoruz. Jazz da tam olarak bu: Jazz, anlık yaratımla, spontan olmakla ilgili – ‘şimdi’yle ilgili. O yüzden de, aynı insanlarla uzun yıllar boyunca çalabilirsiniz, ancak her gün yeni bir gündür.

Ernie Watts3

Ernie Watts

Profesyonel müzik kariyerinizin başlangıç yıllarında, henüz 20 yaşında bile değilken, ilk dünya turnenize Buddy Rich Orkestrası’yla çıkmıştınız. O orkestrada olmak, Buddy Rich gibi jazz geleneğinin yaratıcılarından olan müzisyenlerle çalmak size ne kattı?

Benim için en önemlisi, sevdiğim müziği çalmak. Eğer yeteri kadar çalışırsanız ve olabileceğiniz kadar iyi olursanız, o zaman başınıza iyi şeyler gelecektir. Ben, hep müzik çalmanın güzelliğine odaklandım ve bunun önemini hissettim. Sizi dinleyen insanlar da, eğer niyetiniz iyiyse, bu niyetinizi ve içtenliğinizi müziğinizde duyacaktır. Konu, her zaman için kişisel ilişkilerle ilgili. Ve insanlar da sizin yaptığınız şeyleri seviyorsa, o zaman sizin hissettiklerinizi hissedebiliyorlar.

Turneleriniz sırasında master class’lar ve workshop’lar veriyorsunuz, genç müzisyenlerle bir araya gelme fırsatınız oluyor. Sizin onlara verdiğiniz en önemli öğüt nedir?

Müziği sevin. Eğer müziği ve enstrümanınızı severseniz, o zaman prova yapmak, pratik yapmak hiç sorun olmaz. Ama yeteri kadar çalışmazsanız, enstrümanınızı çalamazsınız.

Genç müzisyenlere en çok anlattığım şey, müziği ve enstrümanlarını öğrenmek için pratik yapmaları gerektiği. Bu disiplini oluşturduktan sonra, duyduğunuzu ve hissettiğinizi çalmanız mümkün olabilir. Jazz’ın doğasının merkezinde doğaçlama olduğu için, kendi enstrümanlarımız üzerinde ulaşmaya çalıştığımız seviye, duyduğumuzu, duyduğumuz anda çalabilmemiz. Aynı şarkı söylemek ya da konuşmak gibi… Konuştuğunuz zaman dilinizi nasıl kullandığınızı ya da her kelimeyi nasıl telaffuz ettiğinizi düşünüyor musunuz? Hayır! Çünkü eğer bunu düşünmeye başlarsanız, o zaman kimseyle sohbet edemezsiniz.

Jazz çalmak, sohbet etmek gibidir. Başka müzisyenlerle sohbet ederken, söylediklerine cevap verebilmek için özgür olmanız gerekir. O yüzden, belirli bir çalışma disiplini içide olmanız şart. Ve müziği daha çok öğrendikçe, kendinizi daha çok geliştirdikçe, müziğinizle iletişim kurabilmek ve müzikal bir sohbet yürütebilmek için özgür olursunuz.

Uzun yıllardır sürdürdüğünüz bestecilik ve yorumculuk kimliğinize bir de yapımcılığı eklediniz ve 2004 yılında Flying Dolphin Records’ı kurdunuz. Müziğin “business” tarafında olmanın, müzisyenliğinizle nasıl örtüştüğünü düşünüyorsunuz?

Hepsi müziğin bir parçası. Plak şirketi aslında ben ve eşim Patricia’dan oluşuyor. Ben müziği yazıyorum, ekibimizle birlikte prova yapıyoruz ve kaydediyoruz. Patricia, albüm ve tanıtım materyallerinin grafik çalışmalarını gerçekleştiriyor ve bu alandaki planlamayı yürütüyor.

İstediğim ve sevdiğim müziği, sevdiğim insanlarla birlikte çalabilmem için kendi şirketimizi kurduk. Kendi şirketim olduğu için, hangi şarkıları kaydedeceğim, kaç şarkı çalacağım, şarkıların uzunluklarının ne olacağı gibi konularda kimsenin iznini ya da onayını almam gerekmiyor. Artık sadece kendim için çalışıyorum, o yüzden de kendimi daha özgür hissediyorum.

Yıllar boyunca başka insanlarla çalışırken müzik dünyasının nasıl çalıştığını öğrendim. Quincy Jones gibi, kendi işinde uzman olan hem popüler müzik, hem jazz, hem de R&B konularına hakim onlarca müzisyenle çalıştım; onları dikkatlice izledim ve yapımcılığın nasıl olması gerektiğini öğrendim. Kendi işimi yapmaya karar verdiğimde de, bana gerekli olan bilgi ve birikime zaten sahip olduğumu hissediyordum.

Günümüzde Internet’in gelişimiyle birlikte müzik dünyasının durumunu nasıl buluyorsunuz?

Bugün her çaldığımda, her sahneye çıktığımda, bir şekilde youtube’da o akşamın bir kaydını bulabiliyorum. Her konserim, her yaptığım solo youtube’a çıkıyor. Çünkü artık bunu yapmak çok kolay, insanlar telefonlarıyla kaydedip birbirleriyle paylaşabiliyorlar. Ben bu duruma iki açıdan bakıyorum:

Öncelikle bu durumun iyi olduğunu düşünüyorum, çünkü bu benim için bir tanıtım ve insanlar sizi youtube’da dinledikçe ve izledikçe, sizi beğenebilir ve konserlerinize gelmek isteyebilirler. Kesinlikle pozitif bir durum bu.

Ernie Watts

Bir de şöyle bakıyorum: Ben, müziğin zaten bana ait olmadığını düşünüyorum. Müzik herkese ait, herkesin. Ben sadece bir ‘aracı’yım, müziği dünyaya taşıyan. Yaptığım şey, müziği ödünç almak. Müzik benim aracılığımla dünyaya ulaştığında, müzik dünyaya ait olur. Bu ruhsal bir enerji. Aslında herşey bir enerji. Herşey kendi frekansında gerçekleşen bir titreşim. Ben sadece bu titreşimi duyabileceğimiz seviyeye getiren bir aracıyım… Ne çalıyorsanız çalın, onun herkese ait olduğunu kabullenmeniz gerekir.

Yaptığınız iyiliklerin, tekrardan size döneceğine inanmakla aynı şey. Eğer vermezseniz, geri alamazsınız. Ve müzik için, “Ben sadece sana bu kadar vereceğim ve geri kalanını parayla satacağım” gibi bencil bir tutum içinde olmanız imkansızdır. Dünya düzeni bu şekilde işlemez.

Ancak kendinize ait olan, içinizdeki iyiliğin bir parçası olan bir şeyi insanlara verdiğiniz zaman, o zaman iyi olan şeyler tekrardan size gelecektir.

Şubat ayında tekrar Türkiye’ye geleceğinizi ve Kerem Görsev’le bir turneye çıkacağınızı duyduk…

Evet, Kerem Görsev’le yıllar önce tanıştım ve birbirimizi çok sevdik. Kerem’le, büyük bir orkestra eşliğinde, çok güzel bir proje kaydettik. Şubat’ta da bu projemizi canlı olarak seslendireceğimiz bir konser serisi gerçekleştireceğiz.

Önümüzdeki aylarda gerçekleştirmeyi planladığınız başka projeler neler?

Amerika’ya döndüğüm zaman, Chicago’da, 1970’lerde uzun süre birlikte çalıştığım Frank Zappa’yla ilgili bir projede yer alacağım. 29 Aralık’ta, Chicago Jazz Orchestra’yla birlikte bir Frank Zappa tribute konseri vereceğiz. Ocak’ta ise daha çok prova yapmak ve yeni müzik yazmak için vaktim olacak.

Yeni yılda da, Florida’da bir John Coltrane ve Thelonious Monk anma projesi çalacağız. Thelonious’un oğlu TS Monk, babasının müziğini çalacak, ben de Coltrane tarafını üstleneceğim. Benim için çok önemli bir program bu, çünkü insanlara Coltrane’in yazdığı ancak çok ünlenmeyen bazı eserlerini tanıtmak istiyorum.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ocak 2013 tarihli 68. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar