Terence Blanchard 1

Terence Blanchard

Terence Blanchard, 13 ve 14 Kasım akşamları Nardis Jazz Club’da sahne aldı ve doğrusu bizlere uzun zamandır Türkiye’de şahit olmadığımız bir jazz ziyafeti yaşattı. Müzikal dehası çok üst seviyelerde olan Blanchard, kendine eşlik eden birbirinden yetenekli ve cesur dört genç müzisyenle birlikte – Brice Winston (s), Fabian Almazon (p), Kendrick Scott (d), Joshua Crumbly (b), akıl sınırlarını zorlayacak güzellikte bir performans sergiledi. Jazz dünyasında fikirlerine, müziğine ve eğitmen kimliğine neden bu kadar saygı duyulduğunu notalarıyla bize gösterdi.

Heyecan ve enerji dolu ilk konserin ardından, Blanchard’la uzun bir röportaj gerçekleştirme fırsatım oldu. Her soruma, tüm açık sözlülüğüyle yanıt veren bu üstatla yaptığım röportaj, benim de geçtiğimiz on yılda gerçekleştirdiğim en keyifli müzik sohbetlerinden biriydi kuşkusuz. Size bu sohbetimizi sunmaktan çok büyük mutluluk duyuyorum, röportajımızın video kaydını ise dergimizin iPad versiyonunda izleyebilirsiniz…

Sohbetimize Nardis Jazz Club’la ve burada verdiğiniz konserle başlayalım. Nardis’le ve dün akşamki dinleyicilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Dün akşam çok eğlendim, konser harika geçti. Zaten bu müzisyenlerle birlikte çalarken her seferinde çok keyif alıyorum, çünkü her akşam müziğe yeni bir şeyler katmak için çalışıyorlar. Ve bu da beni zorluyor; bence kim olsa zorlanır. Çünkü her seferinde ortaya bir fikir attığımda, bana bu fikri ödetiyorlar! Her seferinde yeni fikirleri duyuyor, onlara cevap vermek için yarışıyorlar. Tıpkı hızlı bir spor araba sürmek gibi, en küçük hareketinize çok kısa sürede tepki alıyorsunuz.

Dün akşam da, tamamen beklediğim gibi, ilgili ve heyecanlı bir dinleyici kitlesiyle karşılaştım. Sizin zaten çok zengin bir müzikal geçmişiniz ve kültürünüz var. Ve bence bu geçmiş, farklı müzikleri anlamanızı ve takdir etmenizi sağlıyor. Çünkü jazz’da da, aynı sizin müziğinizde olduğu gibi, çok farklı ritmik öğeler var ve siz de kolayca bunun farkına varıyorsunuz. Daha önce Türkiye’ye geldiğimde ve geleneksel müziklerinizi dinlediğimde, müziğinizin çok ritmik olduğunu görmüştüm. Dün akşam da groove tabanlı şarkılar çalarken, birçok kişinin groove’u hissettiğini ve başını sallamaya başladığını fark ettim.

Seyircilerle etkileşimimiz çok etkileyiciydi, onlarla yakın bir iletişim içindeydik. Jazz aslında sadece bir performans değil, hem müzisyenlerin, hem de dinleyicilerin içinde bulunduğu bir tecrübe. Art Blakey, jazz için “Yaratıcıdan müzisyene, müzisyenden de dinleyiciye” derdi. Ben de buna tamamen inanıyorum. Çünkü dinleyiciler, sizinle iletişime geçmeleriyle bir konserin havasını baştan aşağıya değiştirebiliyorlar.

Terence Blanchard ve ben

Terence Blanchard ve ben

Art Blakey’den bahsetmişken Jazz Messengers zamanınıza dönelim. Jazz Messengers gibi bir okulda olmanız ve Art Blakey’le çalmanız size ne kazandırdı?

O zamanları düşündüğümde, Art’ın sahip olduğu sabrı düşündükçe hala şaşırıyorum. Çünkü çok gençtik ve gençlikle birlikte saftık. Onun topluluğunun bir parçası olduğumuz için, turnelere çıktığımız için heyecanlıydık. O yüzden de elimizden geldiğince bu tecrübeden faydalanmaya çalıştık. Ancak bu süreçte Art bize çok şey öğretti. Bunlardan biri de, insanları anlamamızla ilgiliydi. Her zaman, “Hiç bir zaman dinleyicinizin ötesinde ya da gerisinde değil, onların seviyesinde çalmalısınız” derdi. Ayrıca söylediği başka bir şey de şuydu: “Eğer yeteri kadar çalışmazsanız, ilk gün siz anlarsınız, ikinci gün ekibiniz anlar, ancak üçüncü gün de dinleyicileriniz anlar.”

Art Blakey’nin yanı sıra, kariyerinizin gelişmesinde rol oynayan diğer müzisyenler kimler?

Kariyerim boyunca bana çok şey öğreten çok insan oldu. Clark Terry bunlardan ilkiydi. Lisedeyken okuluma gelmişti ve orada tanışmıştık. O zamandan beri de her zaman bana kendi oğlu gibi davranmıştır. Dizzie Gillespie’yle de benzer bir ilişkim oldu. Ne zaman görüşsem bana bir şeyler öğretirdi. Mesela backstage’de konuşurken bir anda eline trompeti alır ve “Bu egzersizi hiç çaldın mı,” diyerek o egzersizi çalar; “Bir de bu melodiyi dinle” der bir melodi çalardı. Ayrıca, bana Bird’le birlikte çaldığı zamanlardan bahseder ve bu sürecin onun gelişmesini nasıl sağladığını anlatırdı.

Ron Carter’ı da eklemem gerekli bu listeye. Ron en başta, benim çok yakın arkadaşım. Onun da ötesinde, Ron, sohbetleri sırasında çok öğretici bilgiler verir. Son zamanlarda ise Herbie (Hancock) ve Wayne (Shorter) kendi gelişimim için önemli insanlar oldular. Onlarla Monk Institute’da birlikte çalıştım. Wayne ile dostluğumuzun hayatım üzerinde önemli etkileri oldu ve beni gerçekten değiştiren insanlardan biri.

Herbie’yle birkaç yıl önce yaklaşık 10 haftalık bir Avrupa turnesine çıktım. Biliyorsun, Herbie Budist. Turne boyunca her gece meditasyon yaptık ve ben de bu süreçle birlikte Budizm’i daha iyi anlamaya başladım ve Budist oldum. Hiç unutmam, Herbie yıllar önce yaptığı bir röportajında “Daha iyi bir baba ve daha iyi bir eş olmaya çalışıyorum”, demişti. Ben ilk defa bunu duyduğumda, “Peki daha iyi bir piyanist olmak için çalışmıyor mu bu adam?” diye sormuştum kendi kendime. Ancak özellikle onunla geçirdiğim bu turne sonunda, Herbie’yi daha yakından tanıdıkça bunların müziğine yansımasını görmeyi başardım ve hayata daha geniş bir açıdan bakmaya, büyük resmi görmeye başladım.

Aslında kilisede büyüdüm ve uzun yıllar Hristiyan’dım. Ancak Budizm birçok konuda gözlerimi açmamı sağladı ve hayatımı farklı bir yönde yaşamama sebep oldu. Saydığım bu değerli müzisyenlerin sadece müziğimde değil, genel olarak hayatımda önemli etkileri var. Sadece onlarla çalmak ya da onlarla tanışmış olmak değil, onların arkadaşı olmak bana çok şey kattı.

Peki siz kendi tecrübelerinizi daha genç müzisyenlere nasıl aktarıyorsunuz?

Terence Blanchard4

Terence Blanchard

Onlara aktarabileceğim tek şey, kendi tecrübelerim. Hiçbir zaman kendimi bir bilge olarak görmedim; sadece birçok farklı ve özel tecrübe edinme şansım oldu. Önemli olan, bu gençlerin senin gördüklerini görmediğinin farkına varman. En başta onların da senin tecrübelerine sahip olduğunu düşünebilirsin. Ancak, hayır! Bunun farkına vardığımda da, onlara katabileceğim en büyük değerin, Art Blakey’le, ya da Lionel Hampton’la geçirdiğim zamanda edindiğim tecrübelerimden bahsetmek olduğunu gördüm. Miles Davis’le tanışmam, Sonny Rollins’le çalmam, McCoy Tyner ile albüm yapmam…

Önemli olan onlara kendi tecrübelerini yaşayabilmeleri için, deneyler yapabilecekleri bir ortam oluşturmam. Yani Art Blakey’nin bizim için yaptıklarını onlar için yapmam… Art’la birlikteyken, bize müziğin içinde sınırsız özgürlük verirdi, sadece dengemizi kaybedersek düşmeyelim diye bize varlığını hissettirirdi. Onun dışında istediğiniz kadar özgünleşmenize izin verirdi. Ben de birlikte çaldığım genç müzisyenlere aynı özgürlüğü vermeye çalışıyorum. Miles Davis, “Sana sahnede pratik yapman için para veriyorum” derdi. Zaman zaman dengemizi bulamayıp düşerdik ancak çaldığımız müzisyenler o kadar iyi ve ustaydı ki, hiç bir zaman sahnedeki müzisyenlerin deneyler yaptığını anlayamazdınız.

Dün akşam da benzer bir müzikal yaradılış sürecine tanık olduğumuza inanıyorum. Birçok yeni fikrin ortaya çıktığını gördüm, ancak bu süreçte profesyonellikten ve müzikaliteden de ödün verilmediğini söyleyebilirim.

Kendrick (Scott), kısa bir süre önce yaptığı röportajında anın içinde olmaktan bahsetti. Birçok insan bunu söyler, ancak biz çalarken gerçekten de anın içinde olmaya çalışıyoruz. Bu da egolarımızı bir kenara bırakmamızı gerektiriyor. Onun da ötesinde, çalacağınız şeyin gerçekten anlamlı olduğuna ve ekibinizin onu tamamen anlayıp size cevap verebileceğine ve destekleyeceğine inancınızın olması gerekiyor.

Kendrick, “Eğer çok düşünüyorsan, o zaman çalma” demişti bu röportajında. Daha dün akşam ona tamamen katıldığımı söyledim. Art da, “Jazz çalmak beyninizle kalbiniz arasında bir çekişmedir” derdi. Ve her akşam, siz de çalarken beyninizle kalbiniz arasındaki dengeyi bulmalısınız.

Peki siz bu dengeyi tuturabiliyor musunuz?

Kim bilir! Bence önemli olan bunun bilincinde olmak ve bunu bir süreç olarak algılamak. Zaman zaman bir tarafa doğru eğilim içinde olabilirim. Ancak insan olmak da tamamen bununla ilgili. Sürekli olarak duyguların dalgalanması, iki taraf arasında gidip gelmesi… Politikaya bile baktığımız zaman bunu görüyoruz. Aynı şey sanatta ve müzikte de geçerli. Buradaki önemli nokta ise, bu akıma izin vermek ve aşırı kontrolcü olmamak. Ben de bir tarafın diğerine ağır basmasını engellemeye çalışıyorum. Dengeyi kurmaya çalışabilirsiniz, ama onun ötesinde müziğin sizi yönlendirmesine de izin vermelisiniz.

Dün akşam size eşlik eden müzisyenlerin her birini de hayranlıkla izlediğimi söyleyebilirim. Bu ekibi nasıl bir araya getirdiğinizi biraz anlatabilir misiniz?

Brice’ı (Winston) New Orleans’tan tanıyorum. Birkaç yıl önce, ekibimizdeki tenor saksafoncu bir akşam konsere gelememişti, ben de Brice’ı o konserde çalması için davet ettim. Ancak Brice da adeta “Ben bir yere gitmiyorum”, der gibi çaldı ve o dönemlerden beri bizimle.

Kendrick’ten (Scott) önce ekibimizde Eric Harland çalıyordu. Eric’le Kendrick de Teksas’tan tanışıyorlar. Ara sıra Kendrick bizim konserlere gelirdi, zaman zaman Eric’in yerine de çalardı. Eric’in ayılmasıyla birlikte de Kendrick aramıza katıldı.

Terence Blanchard

Fabian’ı (Almazon) ise öğrencilerimden birinin aracılığıyla tanıdım. Bu öğrencim kimdi biliyor musun? Ambrose Akinmosire. Ambrose, Monk Institute’da bizimle çalıştığı sıralarda Fabian’ı bize tavsiye etti, ben de kendisinden çok etkilendim. Fabian, kısa süre içinde de ekibimize dahil oldu.

Joshua’yla (Crumbly) tanışmamız da Kendrick sayesinde oldu. New York’ta bir film projesi üzerinde çalışırken, Kendirck bir akşam beni aradı ve bir trio’lya konser verdiklerini söyledi. O zaman Joshua’dan çok etkilendim, yaklaşık altı ay sonra da basçımız ayrıldıktan sonra onunla çalışmaya karar verdik. Hala çok genç, henüz 21 yaşında.

Biraz da güncel projelerinizden ve gelecek albümünüzden bahsedelim. Şu anda bir albüm projesi üzerinde çalışıyor musunuz?

Evet, yeni bir albüm projesi gündemimizde. Henüz net bir planımız yok, ancak bu projemizde Ravi Coltrane ve Ron Carter’ın da bize katılacağını söyleyebilirim. Albüm çıktıktan sonra da turneye çıkacağız.

Müzikal anlamda ise bu projenin bir keşif yolculuğu olacak; çaldığımız müzisyenlerin ruhlarının derinliklerine doğru gerçekleştireceğimiz bir keşif… Bu albüme “Şunu yapalım” diye yaklaşmıyorum. Sadece yeni kompozsiyonları keşfetmek ve ne olacağını görmek istiyorum. Bunu Bounce ile de yapmıştık, hatta A Tale of Gods Will’de de başarıyla gerçekleştirmiştik.

Stüdyoya ne zaman giriyorsunuz, henüz aklınızda bir tarih var mı?

Aralık sonunda stüdyoya girmeyi düşünüyoruz. O yüzden bu turneye çıktık. Bu turne aslında yeni müzikler üzerinde çalışmak için bizim için önemli bir fırsat oldu. Şu anda çeşitli fikirlerim var ancak onlar henüz gerçek bir kompozisyon haline dönüşmedi.

Peki albümü hangi plak şirketinden çıkaracaksınız?

Blue Note’a geri döneceğim.

Daha önce Concorde, Sony, Columbia’yla da çalıştınız ve sektörü çok iyi tanıyorsunuz. Blue Note’a dönmenizin sebebi neydi?

Bruce Lundvall. Bruce’la olan ilişkim çok ilginç aslında. Bruce, Electra Records’dayken benimle anlaşmaya çalıştı, ancak o zaman fırsatımız olmadı. Başka bir zaman da bu sefer Columbia Records’a almak istedi beni. Ancak tam o anlaşmayı gerçekleştirecekken de bu sefer Columbia’dan ayrıldı. Sonuç olarak iki üç kez birlikte çalışmak istedik ancak fırsatımız olmadı.

Şu anda Blue Note’la birlikte çalışmaktan çok büyük mutluluk duyuyorum. Blue Note, jazz tarihi açısından çok anlamlı olan birçok albümün yapımcılığını üstlenen bir şirket. Aynı zamanda, Bruce da yapımcı olarak bire bir bu albümlerin birçoğunda yer aldı.

Choices’da Concorde’la çalıştım. Ancak şu anda Blue Note’a dönmekten mutluyum ve ait olduğum yerde olduğumu hissediyorum.

Blue Note’dan yeterli desteği aldığınızı hissediyor musunuz?

9

Terence Blanchard

Evet, kesinlikle. Ancak müzik endüstrisi tamamen değişiyor. Artık eskiden olduğu gibi büyük monopoliler yok. Eskisi gibi, iyi bir kayıt yaptıktan sonra şirketin büyük paralar yatırması ve albümün kendi kendine satmaya başlamasını bekleyemezsiniz.

Artık Internet de birçok insan için oyunun kurallarını baştan aşağıya değiştirdi. Hala bu değişimin henüz başlarında olduğumuzu düşünüyorum. Bir bakıma komik, çünkü aynı şeyi 90’larda da söylüyordum, ancak hala bu değişimin henüz başlarındayız. Çünkü olasılıklar sonsuz ve harika. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir insanın, istediği içeriğe anında ulaşabiliyor olmasını düşünmek bile insanı heyecanlandırıyor.

Teknolojik gelişimi değerlendirdiğimde de yine günümüz ve gelecek hakkında olumlu düşünüyorum. Mesela, şu anda film müziği yazarken sadece üç bilgisayar kullanıyorum. Halbuki eskiden onlarca farklı alete ihtiyacım vardı. Bugün üzerinde çalıştığım film müziklerini, odamdaki iki laptop’umla yazıyorum ve çok iyi sonuçlar alabiliyorum. Bu kadar basit.

Dünya değişiyor. Blue Note’u bu anlamda avantajlı görüyorum, çünkü sadece çok önemli bir tarihleri yok, ama tüm bu teknolojik değişimleri yakından takip eden bir yönetimi ve son derece bilgili genç bir ekibi var.

Peki sizce bu gidişat, müzisyenler için iyi mi kötü mü?

Bence bu müzisyenler için iyi, ancak biz müzisyenlerin bu değişimle nasıl başa çıkacaklarını öğrenmemiz gerek. Yaratıcılıklarını farklı bir alanda kullanarak, Internet’in bu gelişiminden faydalanan birçok kişi tanıyorum. Mesela Radiohead’in ne yaptığını gördük hep birlikte.

Asıl zorluk burada. Çünkü bugün müzisyen olmak bambaşka bir şey. Gençliğimde sadece bir yorumcu olmanız mümkündü. Ancak o günler geride kaldı. Artık iyi bir müzisyen olabilmeniz için biraz yapımcı, biraz da pazarlamacı olmanız gerekli. Bu aralar Miami Üniversitesi’nin Mancini Enstitüsü’nde de dersler veriyorum ve orada öğrencilere sürekli olarak bunları söylüyorum. Sadece bir odada oturup çaldığınız zamanlar geride kaldı.

Mancini Enstitüsü’ne değinmişken, biraz da eğitmenlik kariyerinize odaklanalım. Önce Thelonious Monk Enstitüsü’ne çok önemli etkileriniz oldu. Enstitünün Los Angeles’tan jazz’ın doğum şehrine, New Orleans’a taşınmasını sağladınız. Ardından da oradan ayrılıp, Miami Üniversitesi’ne geçtiniz. Bu süreçlerden ve jazz eğitimiyle ilgili görüşlerinizden bahsedebilir misiniz?

Monk Enstitüsü’nde 12 yıl önce çalışmaya başladım ve orada on yıl kaldım. Enstitünün kalıcı bir evi yoktu, sadece üniversitelerle kontratları bulunuyordu. Bir süre New England’daki birkaç üniversitede yerleşikti, sonra da University of Southern California’ya taşındı. Katrina Kasırgası’ndan sonra New Orleans’ın yeniden yapılması süresinde, Monk Enstitüsü için New Orleans’ın çok iyi bir yer olacağına karar verdik. Sadece şehrin yeniden yapılanması ve buradaki yerel toplumun kendi köklerine dönmesi için değil, aynı zamanda öğrencilerimizin bu müziğin doğum yerinde olmaları açısından çok doğru bir karardı. Öğrencilerimiz New Orleans’taki kültürle içiçe olmaktan ve oradaki yerel müzisyelerle birlikte çalmaktan çok şey öğrendi. Aynı zamanda oradaki gençlere dersler vererek topluma katkıda bulundular.

terence-blanchard 6

Terence Blanchard

Daha sonra Monk Enstitüsü, UCLA’e taşınmaya karar verdi ve ben de Mancini Enstitüsü’ne geçtim. Monk Enstitüsü USC’de olduğu dönemlerden Shelly Berg’ü tanıyordum ve bana o zamandan beri Miami’ye gelerek burada bir şeyler yapma planından bahsediyordu. Miami’de, öğrencilerin elde ettiği tecrübenin yanı sıra, üniversitenin sağladığı olanaklar da harikulade. Örneğin, geçtiğimiz yıl Miami öğrencilerinden oluşan bir orkestra ve jazz topluluğuyla bir Gershwin konseri verdik. Bu yıl Take 6 ile bir konser verecekler, Bobby McFerrin ve Chick Corea ile de ortak performans sergileyecekler.

Shelly bana bunları anlattığında, “Benim olmam gereken yer burası” dedim. Şu anda ikinci yılımı dolduruyorum. Henüz yeni başlıyoruz. Shelly’nin liderliğinde, müzik okulu olarak zaten çok iyi bir itibara sahip olan Miami’yi ülkedeki en güçlü müzik okullarından biri haline getirmeyi planlıyorlar. Ben de bunun gerçekleştiğini net olarak görebiliyorum.

Siz orada ne öğretiyorsunuz?

Ben çok teori insanı değilim. Teori öğretebilirim elbette, ancak benim amacım, daha çok genç müzisyenlerin yaratıcılığını ortaya koymasına yardımcı olmak. O yüzden de daha çok kompozisyon ve emprovizasyon üzerine çalışıyorum. Ve bunu, bana öğretilen şekilde yapmaya çalışıyorum.

Roger Dickinson, New Orleans’ta pek tanınmayan ama çok iyi olan bir besteci ve eğitmendi. Viyana’da eğitim görmüş ve New Orleans’ta benim gibi birçok müzisyene ders vermişti. Benim şu anda film müziği yapabilmemin sebebi odur. Henüz 15-16 yaşındayken derslerimizde kullandığı bazı teknikler vardı; ben de aynı yöntemler aracılığıyla kendi öğrencilerimin düşünce yapılarını zorluyorum. Çünkü jazz’da kayıtlarda olanı öğrenmek gibi bir eğilimimiz var. Daha sonra da bunu performansta tekrarlıyoruz. Ancak jazz bu değil! Jazz’ın, yaşayan, nefes alan bir canlı olması gerekli. Kendi ruhunuzun derinliklerine inmeli ve duygularınız hakkında dürüst olmalısınız.

Alvin Batiste hiç unutamayacağım bir şey söylemişti bunun hakkında: “Yapabileceğiniz en basit şey John Coltrane gibi çalmak, çünkü herkesin John Coltrane’i sevdiğini biliyoruz. Ancak zor olan, kendi ruhunuzu arayıp, sonunda topluluklar tarafından reddedileceğini bilseniz bile kendi sound’unuzu bulmak.” Bu birçok müzisyen için korkutucu bir şey. Ama doğru olan bu ve ben de kendi öğrencilerimi bu doğrultuda ilerlemeleri için zorluyorum.

Terence Blanchard7

Terence Blanchard

Geçtiğimiz günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nin Kuzey Doğu bölgesi Sandy kasırgasından dolayı ciddi bir hasar gördü. Çok büyük ihitmalle önümüzdeki yıllarda ülkeniz benzer afterlerle mücadele etmek zorunda kalacak. Öte yandan, geçtiğimiz yıllar içinde Amerika’daki en büyük felaketlerden biri jazz’ın doğum yerini, New Orleans’ı vurdu. New Orleans’lı bir müzisyen olarak, Katrina Kasırgası sizin sanatınızı nasıl etkiledi?

Ben 1970’lerde büyüdüm, 1980’lerde müzik hayatına gerçek anlamıyla atıldım. O zamanlar, toplumsal anlamda çok önemli bir gelişme yaşanmıyordu. II. Dünya Savaşı, ardından Amerika’da özgürlük hareketleri… O dönemlerde yaşayan ve gelişen müzisyenleri etkileyen önemli toplumsal olgular vardı. Onların sanatı, bu olaylardan besleniyordu, çünkü sanatın ve müziğin çok ötesinde olan toplumsal trajediler gündemdeydi. Ben de benden önceki müzisyenlerin yaşadıklarını ve hissettiklerini entellektüel anlamda anlıyordum, ancak Katrina Kasırgası’nın ruhumda yarattığı etki, kızgınlık tahmin edemeyeceğim bir şiddette oldu. Devletin, böyle bir trajediye tepki vermekte ve üzerine düşen görevleri yerine getirmekte bu kadar yavaş ve lakayıt olması, gerçekten inanılmazdı.

Bu olay, kendi toplumum için, benim için olduğundan çok daha travmatikti. Belgesel ve albüm için çalışmalara başladığımızda, temel amacım bu hikayeyi anlatmaktı. Albümle ilgili en önemli endişelerimden biri, kendi üslubumdu. Kayıtlarda fazla kızgın bir üslubumun olduğunu düşünüyor, her şarkıda bunu hissediyordum.

Düşündükçe hala yaşananlara inanamıyorum; hükümetin her fırsatta sizden oy dilenmesi, ama gerçekten onlara ihtiyacınız olduğu ilk anda sırt çevirmesi benim için çok acı verici. Bugün bile bunun etkisini hissediyorum. Ve her seferinde bununla ilgili konuştuğum zaman sinirleniyorum. Gelip bana benim için en iyisini istediğini söylersin, ve bunu gösterme zamanı geldiğinde yok olursun? Kendi ekipleri arasında anlaşmazlıklar yaşanırken ve kimin nerede yasal sorumluluğu olduğu tartışılırken, aynı zamanda insanlar sele kapılıyor, boğuluyor ve ölüyordu. Bazıları seli bırakın, sadece insülin alamadıkları için öldüler.

Siz de bire bir bu tecrübeleri yaşayınca, daha önce hiç düşünmediğiniz şekilde zorlanıyorsunuz. Bir entellektüel olarak, bir müzisyen olarak, bir sanatçı olarak zorlanıyorsunuz ve onarılması güç bir yara açılıyor ruhunuzda. Ben de istediğim için değil, zorunda olduğumu hissettiğim için bu anlamda aktivist oldum. Başka bir şekilde bunları anlatamazdım. Bu yaşananlar bir daha yaşanmamalı.

Bu albüme (A Tale of Gods Will) aldığımız tepki, başka hiçbir albümde olmadığı gibydi. Tüm ülkede yaşayan New Orleanslıların desteğini hissettik. Washington DC’de ya da Portland’daki konserlerimizden sonra insanlar ağlayarak bize geliyor ve çaldığımız müziğin aslında kendi hikayeleri olduğunu söylüyordu.

8

Terence Blanchard

Buradaki asıl trajedi de şu: Katrina, aslında New Orleans’ı vurmadı. New Orleans’ı vuran ve dalgakıranları parçalayan, kasırganın son kısmıydı. Dalgakıranların sadece kasırganın son kısmıyla parçalanmış olması da, bize inasanların işlerini doğru şekilde yapmadığını gösteriyordu. Eğer işini yapmayan biz olsaydık, şu anda röportaj yapmayı bırak, bir yerlerde hapiste olurduk…

Sonuç olarak, bu hadise benim hayatımı baştan aşağı değiştirdi.

Toplum olarak verdiğimiz kararlar ve seçimler gerçekten fark yaratıyor. Zaman zaman fark yaratmadığımızı düşünürüz, ancak hem birey olarak, hem de toplum olarak gerçekten fark yaratıyoruz. Ben de bu turneye çıkmadan önce gittim, saatlerce sırada bekledim ve oyumu Obama’ya verdim. Çünkü hepimizin toplum olarak verdiği kararlar çok önemli ve yanlış insanı oraya getirdiğimizde neler yaşanacağını birinci elden deneyimledik.

Obama’nın önündeki dört yıl hakkında ne düşünüyorsunuz? Ümitli misiniz?

Obama’nın karnesinin olumsuz olması çok ilginç. Çünkü ilk seçim sırasında medya yansımalarına bakarsanız, herkes ülkenin tekrardan ayaklarının üzerinde durması için en azından 10-12 yıl geçmesi gerektiğini söylüyordu. Ancak ilk dört yıldan sonra, özellikle cumhuriyetçiler, Obama’nın başarısızlığından bahsetmeye başladı.

Obama başta birçok şey vaadetti; bu vaatlerinin bir kısmını gerçekleştirdi. Bence en büyük sorunu, kimse onunla çalışmak istemezken, katılımcı olması, herkesi kendi kararlarına dahil etmek istemesi oldu. Bence bu anlamda, Bill Clinton’un ilk dört yılında olduğu gibi, naifti. Ama bence artık dersini aldı.

Ama artık tüm ülkenin bir araya gelmesi gerektiğini herkes anladı. Ve haberlere bakarsanız, cumhuriyetçilerin göç reformlarıyla, vergilendirme politikalarıyla yeni gelir kaynakları oluşturulması gerektiğiyle ilgili konuştuklarını göreceksin. O yüzden de gelecekle ilgili çok ümitliyim.

Bunun topluma önemli bir ders olması gerekli. Toplumu ilgilendiren konularla ilgili ve bilgili olmalı, aktif olmalısınız.

Terence Blanchard2

Terence Blanchard

Tekrar müziğe dönelim. Son sorum trompetinizle ilgili. Çok ilginç bir tasarımı var, biraz bahsedebilir misiniz?

Bu trompet David Monette tarafından yapıldı. Bu modelin adı Roger. Dave’le, 1980’lerin sonu, 1990’ların başında tanıştım. Wynton (Marsalis) zaten onun trompetlerini çalıyordu. Wynton’ın Black Codes kaydı sırasında stüdyoda Dave’i gördüm ve bana “Bunu denemelisin” dedi. Henüz bu tasarım ortaya çıkmamıştı, ama Dave’in bana verdiği o modeli çaldığım anda gerçekten de olumlu anlamda şaşırmıştım. Trompetin sound’u farklıydı, notalar çok yumuşak ve yuvarlaktı. İşte bu Roger da bende çok güzel bir duygu uyandırıyor, çok iyi bir sound’u var.

Dave bunu bir spor araba gibi tasarlamış, kuvvetli bir gövdesi var, titreşimi çok iyi sağlıyor. Aslında büyük bir konser salonunda mikrofonsuz çalınabilecek derecede güçlü bir sesi var, ama ben burada efekt pedalı kullandığım için mikrofondan faydalanıyorum. Başladığım günden beri, 20 yıldır Dave’in benim için yaptığı trompetleri çok büyük keyifle çalıyorum.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ocak 2013 tarihli 68. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar