Esperanza Spalding3

Esperanza Spalding

İstanbul Caz Festivali, 19. yılında çok iyi bir kadroyla jazz dinleyicilerinin karşısında. Hatta benim uzun süredir canlı izlemeyi beklediğim Keith Jarrett Trio’nun İstanbul’a gelecek olması, eminim ki benim gibi tüm jazz severleri de heyecanlandırmıştır. Ancak, kuşkusuz festivalin en dikkat çeken, en değerli isimlerinden biri de benim de hayranlıkla izlediğim ve dinlediğim Esperanza Spalding.

Esperanza Spalding, günümüzde jazz dünyasının parlayan yıldızlarından biri. Virtüöz seviyesindeki bas tekniğinin ve pürüssüz vokalinin yanı sıra, bestecilik ve liderlik de yapan Spalding, henüz 28 yaşında olmasına rağmen, defalarca dünya turnesine çıktı, dünyanın en önemli konser salonlarında çaldı ve kendi liderliğinde 4 albüm kaydetti. Spalding, geçtiğimiz yıl hem kendi kariyeri açısından, hem de jazz dünyası adına bir ilki gerçekleştirdi; tüm dünyada genç kızların sevgilisi olan Justin Bieber’in ve İngiliz grup Florence & The Machine’in de aday olduğu Yılın En İyi Çıkış Yapan Sanatçısı dalında Grammy Ödülü’nü kazandı (hatta kendilerine Beliebers adı veren Justin Bieber fanatikleri, sosyal medyada Spalding’i mesaj ve tweet yağmuru altına tuttular ve 2012’de Bieber’in tekrar aday gösterilmesi için çok büyük bir kampanya yaptılar).

Spalding, bu yıl ayrıca Beyaz Saray’da Obama ailesinin karşısında, Akademi Ödülleri gecesinde ve Oslo’daki Nobel Barış Ödülleri’nde birer konser verdi; hem müziğiyle, hem de ülkemiz magazin basınının kullandığı tabirle, ‘sempatik tavırlarıyla’ jazz dünyasının dışında da kendine bir hayran kitlesi edindi. En son albümü Radio Music Society ile İstanbul Caz Festivali’ne konuk olan Spalding, Türkiye’de ilk defa bu projesini seslendirecek. 16 Temmuz akşamı Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde sahne alacak olan sanatçıya, Radio Music Society turnesinde birlikte çaldığı, kalabalık bir topluluk eşlik edecek.

Tarihte, bazı müzisyenlerin jazz’ın kurtarıcısı olarak görüldüğü olmuştur. Bu müzisyenlerin, jazz’ı tekrardan geniş kitlelere ulaştıracağı, jazz’ı tekrar popülerleştirip, ticari başarıyı artıracağı düşünülmüştür. Esperanza Spalding de işte bu müzisyenlerden biri. Belki George Benson’ın yarattığı büyük hayran kitlesi ve ciddi ticari başarısından bu yana, jazz dünyasını bu kadar heyecanlandıran ilk müzisyen Spalding oldu. Her ne kadar jazz’ı kurtarmak gibi bir misyonu üstlenmemiş olsa da, hem son albümü Radio Music Society’nin ulaştığı satış rakamları, hem de Grammy başarısı Spalding’i sahne ışıklarının tam da ortasına yerleştirdi.

Spalding, afro saçıyla, kendine has dansıyla, küçük elleriyle, bas çalarken şarkı söylemesiyle ve bunu harikulade bir kolaylık içinde yapmasıyla hayranlık uyandıran bir müzisyen. McCoy Tyner’ın da, kendisiyle ilgili “gerçek” (real thing) demesi de şaşılmayacak bir şey zaten.

‘Esperanza’, İspanyolca umut demek. Spalding’in hayatı da, müziği de, umut dolu, hayat dolu. Berklee School of Music’e girdiği yıldan itibaren, hem okuldaki profesörlerin, hem de ABD’deki jazz çevrelerinin radarına takılan müzisyenin hayat hikayesi de son derece kendine özgü ve bir o kadar da umut dolu.

Esperanza Spalding4

Esperanza Spalding

1984 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde, Oregon eyaletinin Portland şehrinde doğan Spalding, uzun yıllar boyunca kardeşi ve annesiyle birlikte yaşadı. Ekonomik durumu da çok parlak olmayan bu üç kişilk ailede Spalding, kendine rol model olarak aldığı annesinden çok önemli hayat dersleri aldı, hayatta hiç bir zaman yılmaması, hedeflerine ulaşmak için çok çalışması, kendini zorlaması ve etik değerlerine her zaman sadık kalması gerektiğini öğrendi.

Spalding zorluklarla dolu bir eğitim hayatı geçirdi. Kendine özgü bir öğrenme stili olan sanatçı, örgün eğitim sistemine tam olarak ayak uydurmakta çok büyük zorluk çekti. Uzun süreli bir hastalık geçirmesi de bunun üzerine tuz biber oldu ve annesinin de cesurca verdiği bir kararla, öğrenim hayatının büyük bir bölümünü evde eğitim alarak geçirdi.

Aslında, ABD’de ve Avrupa’da, ‘home schooling’ adı verilen evde eğitim, günümüzde daha da yaygın olarak uygulanıyor. Aslında örgün eğitim sisteminin, ortalama öğrenciye göre kurgulandığını düşünürsek, hem öğrenim güçlüğü olan öğrencilerin, hem de Spalding gibi farklı bir tarzı olan yetenekli veya üstün zekalı çocukların bu yöntemi tercih etmeleri ve ailelerin de bunu desteklemesi çok doğal. Özgün, yaratıcı bir bireyin yetişmesi için, yaratıcılığa izin veren, farklı öğrenim yöntemlerini içeren bir eğitim sistemine tüm dünyanın ihtiyacı var. Hem müzik, hem de diğer alanlarda eğitim, kişiye özel olarak tasarlanmalı ve uygulanmalı. Bu açıdan, bence Spalding için okula devam edememek bir şanssızlık değil, ona yeni kapılar açan ve vizyonunu genişletmesini sağlayan büyük bir şans olmuş.

Spalding, hayatının bu döneminden de hep çok olumlu bahseder: “Bir odada oturup, bana öğretilen her şeyi sorgulamadan kabullenmem beklenen bir ortama ayak uydurmam çok zordu. Ancak, evde eğitim görmenin, yani kendi kendime öğrenmenin ne demek olduğunu keşfettikten ve kendi yöntemlerimi geliştirebileceğimin farkına vardıktan sonra, bir daha okula dönmek ve oraya uyum sağlamak benim için imkansız bir hale gelmişti.”

Ancak, Spalding’e daha anlamlı gelen ve gerçek anlamıyla yaşam sevinci kaynağı olan olgu müzikti. Müziğe olan büyük aşkının ilk kıvılcımı, dört yaşında televizyonda Yo Yo Ma’yı izlerken oluştu. İşte o an, hayatı boyunca müzik yapmak istediğini anlamıştı. Bir yıl içinde kendi kendine keman çalmayı öğrendi ve bunu izleyen on senelik dönemde hem gençlere ve çocuklara, hem de yetişkinlere açık olan Oregon Oda Müziği Orkestrası’nda çaldı. Bu toplulukta yer alması, müisyenin klasik müzik altyapısını oluşturması ve müziğini teknik anlamda geliştirmesi için de önemli bir fırsattı.

Esperanza Spalding5

Esperanza Spalding

Spalding, on beş yaşındayken, akustik bası ve bu enstrümanın kendisine sağlayabileceği yeni alanları yavaş yavaş keşfetti. Artık, klasik müzik çalmak yetersiz geliyordu, doğaçlama yapmalı, kendi üslubunu derinleştirmeli ve yeni tarzlar denemeliydi. Müzisyenin ilk kontrbas dersi hala açık bir şekilde hatrında:

İlk derste, öğretmenim blues dizisi için bass hattının nasıl oluşturulduğunu anlatmıştı: hangi akorların kullanılabileceğini, kaç ölçülük bir yapı olduğunu ve hangi dizilerin nasıl oluştuğunu… Tek yapmanız gereken, bu dizilerin farklı permütasyonlarını kullanmanız, zamanı iyi tutmanız ve müziği bir sonraki sese doğru götürmenizdir. Tabi ilk duyduğum zaman bunun ne anlama geldiğini anlayamadım, ancak nasıl yapıldığının farkına vardığım aman benim için her zaman en eğlenceli gelen iki şeyi birleştirme şansımın olduğunu öğrendim: kulaktan çalmak ve yeni bir şeyler yaratmak. Bu benim için özgürlük anlamına geliyordu, çok heyecanlı ve keyifliydi.

Şehirdeki çeşitli kulüplerde jazz, funk ve soul çalmaya başlaması çok vakit almadı. Spalding, o dönemler için de şöyle der:

Çaldığımız şarkıları ben yazıyordum, ancak komik bir şekilde, daha önce hiç aşık olmamıştım. Hem lead vokaldim, hem de şarkı sözlerini yazıyordum, ancak yazdığım şarkılar kırmızı trenler, oyuncaklar ve başka çocukça ilgi alanları hakkındaydı. Kimse benim tam anlamda ne hakkında şarkı söylediğimi anlamıyordu, ancak bir şekilde onlara bu şarkıları yutturmayı başarmıştım.

Müzisyen, 16 yaşında cömert bir burs kazanarak, Portland State Üniversitesi’nin müzik programına katıldı. Programdaki en genç basçı olan Spalding, sadece bir buçuk yıllık bas çalma tecrübesiyle, başta zorlansa da, programdaki öğretmenlerinin takdir ve sevgisini kazandı. O dönemlerde bugünkü başarısının ibarelerini henüz gösterememişti, ancak çok yetenekli olduğu kuşku götürmüyordu.

Portland State Üniversitesi’ndeki programı da başarıyla tamamlayan sanatçı, 17 yaşında Berklee School of Music’te jazz programına kaydoldu. Burası, bir bakıma kendi müzik kariyeri için tüm parçaların bir araya geldiği yerdi. Çünkü hem tekniğini geliştirme, hem de müzik anlayışını renklendirme fırsatını Berklee’de yakaladı Spalding. Dört yıllık programı üç yılda tamamladı; üstüne üstlük henüz yirmi yaşındayken Berklee’de hocalık yapmaya başladı. 2005 yılında, hem mezun olduğu okula eğitimci olarak devam etme başarısını göstermiş, hem de prestijli Boston Jazz Derneği ödülünü kazanmıştı. Spalding’in Berklee’ye hoca olmasının bambaşka bir anlamı daha vardı: Spalding, okulun tarihindeki en genç eğitmen olmuştu.

Hem batı yakasına taşınması, hem de Berklee’de bulunması dolayısıyla, jazz dünyasının en önemli isimleriyle tanışma fırsatı oldu sanatçının. Michel Camilo, Dave Samuels, Stanley Clarke, Pat Metheny, Patti Austin, Donald Harrison ve Joe Lovano, bu dönemde birlikte çaldığı dünyaca ünlü müzisyenlerden sadece birkaçıydı. Joe Lovano, aynı zamanda Berklee’de Spalding’in hocası ve aynı zamanda mentoru oldu.

Esperanza Spalding’in ilk albümü, piyanist Aruan Ortiz ve aynı zamanda Berklee’de hoca olan davulcu Francisco Mela’yla birlikte kaydettiği Junjo’ydu. Berklee’den mezun olduğu 2005 yılında kaydettiği bu albümde, klasik jazz’dan, çağdaş Brezilya müziğine ve Arjantin halk ezgilerine uzanan geniş bir yelpazede eserler seslendiren sanatçı, o zamana kadar geliştirmiş olduğu tüm müzikal yeteneklerini bu albümde sergiliyordu.

Esperanza Spalding performs at Latitude Festival 2012 - 14/07/12

Esperanza Spalding

İkinci albümü, 2008 tarihli Esperanza, aynı zamanda Spalding’in Heads Up şirketiyle anlaşmasının ilk ürünü oldu. Spalding, bu albümde özellikle kendini başarılı bir besteci, virtüöz seviyesinde bir enstrümantalist ve güçlü bir vokalist olarak kendini gösterdi. Albümde, kendisine piyanist Leo Genovese, davulcular Otis Brown ve Horacio ‘El Negro’ Hernandez ve saksofoncu Donald Harrison Jr. eşlik etmişti. Her ne kadar Junjo Spalding’in Amerika’da kendini göstermesi için çok iyi bir fırsat olduysa da, Esperanza, sanatçının dünyaya açılmasını sağlayan yegane albümdü. Kendi liderliğinde çıktığı turneleri ve vediği uluslararası konserleri, bu albümün başarısı da perçinledi. Esperanza, bir bütün olarak hem jazz, hem de soul ve pop müzik geleneğini bir araya getirerek, Spalding’in janrlar ötesi müzik yapma isteğini daha en başından gösteriyordu.

Henüz Esperanza albümünü yeni kaydettiği dönemde verdiği bir röportajda şöyle demişti Spalding:

Şimdiye kadar kendimi tanıdığım kadarıyla, tek isteğimin insanlara ulaşmak olduğunu söyleyebilirim. Kaliteli müzik yapmak istiyorum, ancak onun da ötesinde bu yeteneğimi insanları mutlu etmek ve hayatlarında tahmin etmedikleri yerlerde ve zamanlarda umut olduğunu göstermek için kullanmayı amaçlıyorum. Benim ismim İspanyolca’da ‘umut’ anlamına geliyor, ben de ismimin anlamını yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorum.

Spalding’in bir sonraki albüm kaydı, klasik müzik eğitimini bir adım öne çıkardığı, ama yine de özellikle vokali ve jazz penceresinden bakışıyla yaratıcılığını perçinlediği 2010 tarihli Chamber Music Society oldu. Davulda Terri Lyne Carrington ve piyanoda Leo Genovese’nin kendisine eşlik ettiği bu albüm, kompleks string trio aranjmanlarının etrafında swing hissinin yaşandığı, müzisyenin kendine has üslubunun ve etkisinin her alanında hissedildiği ve hem dünya müziğinden, hem de jazz geleneğinden birçok fikrin yeniden işlendiği bir kayıttı. Spalding, bu albümle eklektik kişiliğini ve sanatını, bambaşka bir üslup çerçevesinde değerlendirmiş ve dinleyicileriyle buluşturmuştu.

Esperanza Spalding, kendi liderliğini üstlendiği albümlerin yanı sıra, Mike Stern’in All Over the Place (2012) ve Big Neighborhood (2005), Jack DeJohnette’in Sound Travels (2012), Terri Lyne Carrington’ın The Mosaic Project (2011), Fourplay’in Energy (2008), Christian Scott’ın Anthem (2007), Stanley Clarke’ın Toys of Men (2007) Nicholas Payton’ın Bitches (2011), Ramona Bothwick’in A New Leaf (2006), The John Blackwell Project’in 4Ever Jia (2010), Lionel Loueke’nin Mwaliko (2010), Ana Carolina’nın Nove (2009),  Joe Lovano’nun Folk Art (2009) ve Us Five (2011) albümlerinde çaldı ve vokal yaptı. Ayrıca, Nando Michelin’le birlikte kısa bir proje gerçekleştirdi ve Nando Michelin Trio olarak Duende (2006) isimli bir albüm kaydetti.

Spalding’in, festivale getirdiği son projesi de, Radio Music Society. 2012 tarihli bu kaydı, Spalding için hem müzikal, hem de ticari başarı anlamda bir doruk noktası oldu. Albümle birlikte, bir de çeşitli videoları içeren bir CD/DVD de piyasaya süren Heads Up, Spalding ile yaptığı anlaşmanın ne kadar başarılı bir yatırım olduğunu da görüyor sanırım.

Radio Music Society, isminden de anlaşılacağı gibi, mainstream radyolarda çalınabilecek derecede genel zevke hitap edebilecek, öte yandan, kendi içinde ciddi derinliği olan bir albüm. Stevie Wonder etkilerini görmenin mümkün olduğu parçalar, Spalding’in mutluluk verici yorumu ve ekibin uyumu, albümün her anını keyifli bir tecrübeye dönüştürüyor.

Geçtiğimiz haftalarda da Spalding, Radio Music Society projesiyle, Londra’da bir konser verdi. Alternatif bölge Camden’daki ünlü konser salonu KOKO’daki bu konsere benim de katılma, hem bu projeyi canlı olarak dinleme, hem de diğer dinleyicilerin tepkilerini gözlemleme fırsatım oldu. Spalding, konser boyunca dinleyicileriyle çok güzel bir iletişim içindeydi. Albümdeki neredeyse her şarkıyı çaldı, ancak albümden farklı olarak, uzun doğaçlamalara yer verdi.

Konser öncesi ve sonrasındaki yoğun programından ötürü röportaj yapamadım, ancak yine de kısaca sohbet etme şansımız oldu. Spalding, albümle ilgili dinleyicileri yönlendirecek bir bilgi vermek ya da yorum yapmak istemedi; o, müziğini dinleyenlerin, müziğin anlattığını müziğin kendisi aracılığıyla keşfetmesi gerektiğini düşünüyor. Ancak yine de albümdeki en sevdiği şarkının ‘Crowned & Kissed’ olduğunu da söylemekten kaçınmadı. Ayrıca, kısa bir albüm değerlendirme yazımı da dergimizin bu sayısında bulabilirsiniz.

Esperanza Spalding, müzikal anlamda etkilendiği tek bir insan olmadığını söylüyor:

Birçok insanla çaldım ve hem çaldığım, hem de çalmadığım insanların müziklerini çok inceledim ve çalıştım. Hiç bir zaman başka müzisyenler gibi olmak istemezsiniz ne de olsa; ben de bu yüzden kendi tarzımı oluşturmaya çalışıyorum. Ancak örnek aldığım müzisyenlerden biri kuşkusuz Wayne Shorter. Geçtiğimiz yıllar boyunca harikulade müzik yapmasının yanı sıra, 78 yaşında hala kendini geliştiriyor ve değiştiriyor, yeni keşifler yapıyor olması da takdir edilesi. Bana neden hala müzik yaptığımı sürekli olarak hatırlatıyor Wayne Shorter ve o kesinlikle hayranlık duyduğum bir sanatçı.

Ancak, Spalding’in ünlü müzisyen Prince ile de çok özel bir dostluğu var:

Prince’le tanışmamız bir jam session’a dayanıyor. Stevie Wonder ile verdiğim bir konserin ardından yaptığımız bir jam session’da onunla tanıştım. O akşam saatlerce durmadan birlikte çaldık. Ancak, onu yıllar içinde birlikte çalarak ve sohbet ederek daha da iyi tanıdım. Başka bir insan için düşüncelerim farklı olabilir, ancak Prince kesinlikle müzikle dolu bir hayat ile neler mümkün olabileceğinin mükemmel bir örneği. Konserine gittiğiniz zaman, o performansın her saniyesinde onun yaratıcı enerjisini içinizde hissediyorsunuz. Prince, dünyadaki gelişmeleri, yeni konuları takip eden, yeniliklere çok açık bir müzisyen. Herkesin bildiği şeylere takılmak istemez, sürekli olarak kendini geliştirmek, bilmediği yerlere seyahat etmek ister. Eğer yenilikler hakkında bilgi edinmek isterseniz, yeni bir sorunuz varsa aklınızda, gitmeniz ve danışmanız gereken kişi Prince’tir.

Müzik kariyeri bu kadar başarılı olan Spalding için bugün de her şey kolay değil elbette. En büyük zorluğunu ‘çalışmak için istediği kadar zaman bulamamak’ olarak tanımlayan müzisyen, genel anlamda zamansızlıktan yakınıyor.

Esperanza Spalding7

Esperanza Spalding

Benim için de Esperanza Spalding, bir çok açıdan çok önemli bir müzisyen. Londra’daki konserden önce de Türkiye’de, Joe Lovano’yla birlikte verdiği Us Five konserinde canlı izlemiştim. Orada, Lovano’nun bestelerini çalmışlar, çok daha derin ve katmanlı bir müzik icra etmişlerdi. Kendi müziği, daha sade ve basit duyulsa da ilk başta, ve hatta eleştirmenler tarafından “bu jazz değil ki”, şeklinde eleştirilere maruz kalsa da Spalding, bildiği yolda ilerlemeye devam ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, son albümünü dinlediğim zaman ben de tam olarak anlayamadım ve bir bütünlük hissedemedim. Ancak, albümü defalarca dinledikten sonra müziği ben de yaşamaya başladım, funky ritimleri, kısa ama anlamlı emprovize bölümleri, şarkıların sözlerini dinlerken daha da çok etkilendim. Ve şimdi elimden bırakamıyorum dersem, yalan olmaz.

Spalding’in benim için başka bir özelliği de, benimle aynı yaşta olması. Hep kendimden çok büyük müzisyenlerle ilgili, onların kariyerleriyle ve müzikleriyle ilgili yazılar yazarken ve onlara hak edilen bir hayranlık beslerken, bu sefer de henüz 28 yaşında olan ve kendini gerçek anlamıyla hem sanatçı hem de insan olarak, bir bütün halinde geliştiren bu müzisyenle ilgili bir yazı yazmak benim için de çok heyecanlı oldu. 10 yıla yaklaşan jazz yazarlığı serüvenimde, artık benim jenerasyonumdan insanların büyük başarılara imza atmaya başlaması, müzikte, sanatta, jazz’da kendi isimlerini oluşturmaları, kendi üsluplarını geliştirmeleri ve büyük etkiler yaratmaları benim için çok de gurur verici.

16 Temmuz’daki bu konseri, İstanbul Caz Festivali’nin kaçırılmaması gereken konserler listesine en baştan alıyor ve herkese mutlu ve jazz dolu bir yaz diliyorum!

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Temmuz 2012 tarihli 67. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar