Miles Davis

Miles Davis

Bu yıl, 16. Uluslarası İstanbul Caz Festivali’nde, çok özel bir anma gecesi yer alıyor: ‘Tribute to Miles’. Miles Davis’in aramızdan ayrılışının 20. yılı olması nedeniyle gerçekleşen konser, adeta bir yıldızlar geçidine ev sahipliği yapacak. Davis’le, henüz gençken tanışmış, onun çeşitli topluluklarında çalmış, Davis okulunda yetişmiş birbirinden değerli dünyaca ünlü üç müzisyenin, Herbie Hancock, Marcus Miller ve Wayne Shorter’ın önderliğindeki, müzik direktörlüğünü Marcus Miller’ın üstlendiği topluluk, 7 Temmuz akşamı Cemal Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. Konserde, bu üçlüye trompette Sean Jones ve davulda Sean Rickman de eşlik edecek. Bence İstanbul Caz Festivali’nin en önemli konseri olan bu gecenin başka bir özelliği de, ‘Tribute to Miles’ projesinin dünya prömiyeri olması…

Bu vesileyle, bu sefer konserde çalanların değil, jazz dünyasının gelmiş geçmiş en büyük müzik insanlarından biri olan Miles Davis’in, bugün bizim için, jazz dünyası için ne ifade ettiğini birlikte araştıracak, bazı sorulara cevaplar bulmaya çalışacağız. Miles Davis’in hayat hikayesini yazmaya çalışsam bu satırlara sığmaz elbette. O yüzden, hayat hikayesinin kısa bir özetiyle birlikte hem jazz dünyası, hem de müzik dünyası üzerinde yarattığı etkiyi ve bu etkinin günümüzdeki izlenimlerini incelemeye, bazı önemli sorulara cevaplar bulmaya çalışacağım: Nasıl Miles Davis, Miles Davis oldu? Kariyerindeki başarı dolu yıllara ödülleri sığdırırken, kişiliğiyle ve müziğiyle bizlere neyi anlatmaya çalıştı? Sadece besteci veya yorumcu olmasının ötesinde, bir eğitmen, bir mentor olan Davis’in okulunda, bugün tanıdığımız, bildiğimiz kimler yetişti?

50 yılı aşkın bir müzik kariyerine imza atan Davis, sadece iyi trompet çalarak bugüne gelmedi, trompet üslubunu yeniden yapılandırdı, en azından üç, hatta daha çok kez jazzın gidişatını değiştirdi, birbirinden değerli müzisyenleri yetiştirdi. Trompeti, yırtıcı, ateşli, heyecanlı, sıcak, gürültülü bir enstrümandan, lirik, içe dönük, melodik, yakın ve hisli bir enstrüman haline getirdi. Çoğu zaman kullandığı susturucuyla bu kişisel ve yürekten etkiyi yaratan Davis’in müziğe yaklaşımı ise bu kadar yumuşak, bu kadar kırılgan değildi. Müziği çoğu zaman bir protesto aracı olarak kullandı Davis. Müzik, onun için sadece sanat değil, kendini, toplum hakkındaki görüşlerini, kişiliğini yansıtma aracıydı. 1940’lardan, 1990’lara kadar olan jazz tarihindeki en büyük değişimlerin temelinde hep Miles Davis vardı; hem kendi performansları ve kayıtları, hem de onun ekibindeki müzisyenlerin münferit projeleri, jazzın çehresinin sürekli olarak değişmesini sağlayan, bu değişimlere liderlik eden unsurlardı. Kimileri, Miles Davis’in ölümünden sonra jazzda bir değişim, bir devinim olmadığını, diğer müzisyenlerin Davis kadar yaratıcı, cesur davranarak jazzı baştan aşağıya yeniden tanımlamaya kudretinin olmadığını söyler; ki bu kadar sert bir yorum tartışmaya açık olsa da, son 20 yılda jazz dünyasında Miles Davis gibi bir liderin eksikliğinin hissedildiği söylenebilir.

Miles Davis, defalarca Grammy Ödülü’ne aday gösterildi, sekiz Grammy Ödülü kazandı; 1990 yılında, her yıl sadece bir müzisyene verilen Grammy Lifetime Achievement Award aldı. New England Conservatory tarafından fahri doktora unvanı verildi, ayrıca Fransa’nın en önemli nişanı Legion d’honneur’e 1991 yılında layık görüldü. Ancak, Miles Davis ne geçmiş başarılarına yaslandı, ya da konformizmin tuzağına düştü. O hep, ama hep yenilik peşindeydi. Belki jazzı, belki müziği keşfetmeye çalışıyordu, belki de kendini…

İlk Yıllar: Billy Eckstine, Charlie Parker ve Dizzy Gillespie

Miles Davis

Miles Davis

Tam ismi Miles Dewey Davis III olan ve Illinois eyaletinde, 1926 yılında doğan müzisyen, diş cerrahı Dr. Miles Dewey Davis, Jr. ve müzik öğretmeni Cleota Mae (Henry) Davis’in oğluydu. Davis’in çocukluğu, Büyük Depresyon’un etkilerinin yaşandığı yıllarda, St. Louis’de geçti. 13 yaşında ilk trompet dersini Elwood Buchanan’dan alan müzisyen, henüz lisedeyken hafta sonları hem yerel barlarda, hem de şehir dışında konserlerde çalıyordu. 17 yaşında ismini yavaş yavaş duyurmakta olan Eddie Randle’ın topluluğu Blue Devils’e katıldı. Henüz liseden mezun olduğu 1944 yılında ise talih kuşu Miles Davis’e kondu. Müzisyen henüz 18 yaşında, dönemin ve hatta jazz tarihinin en büyük müzisyenlerinden olan, popüler bebop stilinin mimarları Charlie Parker ve Dizzy Gillespie’nin de yer aldığı Billy Eckstine topluluğunda çalmaya başladı.

Aynı yıl, günümüzde Julliard olarak adlandırılan prestijli müzik okulu Institute of Musical Art’ta müzik eğitimi almak için New York’a taşınan müzisyen, bir yıl sonra ise profesyonel kariyerine odaklanmak için okulu yarıda bıraktı. Manhattan’da önce Charlie Parker’la birlikte sahne alan, sonra da ilk kayıtlarını Benny Carter’la yapan müzisyen, 1946 ve 1947 yıllarında Billy Eckstine’ın orkestrasında yer aldı. 1947 ve 1948 yıllarında ise Charlie Parker’ın John Lewis, Nelson Boyd ve Max Roach’tan oluşan topluluğunda çalıyordu. Davis’in kendi ismi altında gerçekleştirdiği ilk albüm kaydı ise, aynı ekiple 1947 yılında gerçekleşti.

İlginçtir ki, Miles Davis, üslubunun geliştiği yıllarda, dönemin en hızlı çalan, en teknik iki müzisyeniyle birlikte çalmıştı. Buna rağmen, onlardan esinlenmek, daha hızlı, daha zor pasajlar çalmaya çalışmak yerine, tam ters bir yol seçti Davis. Zaten, tekniği de Dizzy Gillespie gibi veya Charlie Parker gibi çalabilmek için yeterli ve üst düzey değildi. Biraz da bu sebepten ötürü geliştirdiği üslup, Parker’ın topluluğu içinde de çok değerliydi. Çünkü bir bakıma, iki farklı üslubun karşılıklı konuşması, iki farklı bakış açısının bir araya gelmesiyle, ortaya dönemin diğer topluluklarından değişik bir konsept çıkıyordu.

Miles Davis Nonet: Birth of the Cool Kayıtları

Miles Davis

Miles Davis

Miles Davis, ilk liderlik tecrübesinin ardından 1948 yılında, kendisinin yanı sıra, alto saksafon, bariton saksafon, trombon, korno ve tubadan oluşan, dönemi için gerçekten de alışılagelmedik bir nefesli seksiyonu olan, bir dokuzlu kurdu. Ekip, Gil Evans’ın kendileri için düzenlediği eserleri, ilk defa iki hafta boyunca New York’taki Royal Roost’ta seslendirdi ve Capitol Records ile anlaşarak 1949 yılında 12 parça kaydetti. 1957 yılının Şubat ayında ise, Capitol Records, 1949 kayıtlarını Birth of the Cool albümü altında toplayarak yayınladı. Topluluğun sakin, pürüzsüz sound’u, hem diğer müzisyenleri, hem de toplulukta yer alan Kai Winding, Lee Konitz, Gerry Mulligan, John Lewis, J.J. Johnson ve Kenny Clarke gibi müzisyenlerin üslubunun gelişmesinde ciddi anlamda rol almış; onun da ötesinde, bu nonet, Amerika’nın batı sahilinde, ilk defa cool’un ortaya çıkmasını ve gelişmesini de sağlamıştı. İşte bu toplulukla birlikte, Miles Davis’in jazz dünyası üzerindeki etkisi yavaş yavaş hissedilmeye başlanmıştı. Davis’in henüz 23 yaşındayken yaptığı kayıtlar, jazzın evrimleşmesini, değişmesini kökten etkileyen yapıtlardı.

Davis’in erken yaştaki müzik kariyerinin, dahiyane yaratıcılığının ve kendine özgü karakterinin zorlukları da oldu elbette. 1950’lerin başında eroin bağımlılığına tutulan müzisyen, birkaç yıl bununla mücadele etti. İlk defa ABD dışına, Tadd Dameron ile liderliğini üstlendiği toplulukla, Paris Jazz Festivali’nde konser vermek üzere 1949 yılında çıkan Davis, 1951 yılında ise Prestige firmasıyla kayıtlar gerçekleştirmeye başladı. Bu yıllardaki kayıtları, belki uyuşturucu bağımlılığının etkisinden, belki de müzisyenin içinde bulunduğu ruh halinden olsa gerek, pek rastgele ve gelişigüzeldi. Özellikle Birth of the Cool kayıtlarından sonra gelen bu kayıtlar, belki de bir süre Miles Davis’in hangi yöne gideceği konusunda kararsız kaldığının işaretlerini verebilir.

Davis’in, eroin bağımlığını yenmeyi başardığı 1955 yılında, Newport Jazz Festivali’nde çaldığı Thelonious Monk bestesi Round Midnight, gerçekten dinleyenler ve jazz sevenler üzerinde çok büyük bir etki bırakmıştı. Zaten onun bu performansı ve sonraki yıllarda yaptığı Round Midnight yorumları, bugün bile jazz dinleyicilerinin aklında olmasının ötesinde, Round Midnight parçası da belki eserin bestecisi Monk’un bile yorumundan çok, Davis’in yorumuyla anılmaktadır. Bu festivalden sonra dönemin en prestijli firmalarından biri olan Columbia Records’la altı albümlük bir anlaşma imzalayan Davis, yapacağı kayıtlar için düzenli olarak birlikte çalacağı bir topluluk kurdu. Adeta bir all-star topluluğuydu bu: John Coltrane, Red Garland, Paul Chambers ve Philly Joe Jones’tan oluşan ekiple gerçekleştirdikleri ilk kayıt, Round About Midnight albümü olmuştu.

1957 yılının Mayıs ayında, henüz Birth of the Cool’un yayınlanmasından üç ay sonra, Davis tekrar Gil Evans’la bir araya gelerek Columbia Records için ikinci albümünü kaydetti: Miles Ahead. Bu sefer trompet yerine flugelhorn çalan Davis’in, Birth of the Cool konseptini genişlettiği ve hatta Klasik Batı Müziği’ne de yaklaştığı bir kayıttı Miles Ahead. Bu albüm, aynı zamanda 1959 yılında ilk defa verilmeye başlanan Grammy Ödülleri’nden önceki albümleri onurlandırmak için oluşturulan Grammy Hall of Fame’e de kabul edildi.

4

Miles Davis

Davis, 1957 yılında tekrar Paris’e giderek, L’Ascenseur pour l’Echafaud filmi için baştan sona emprovizasyon yaptığı bir kayıt gerçekleştirdi. Bu albüm, 1960 yılında Davis’e Solo ya da Grup, En İyi Jazz Performansı dalında Grammy adaylığını getirdi. Coltrane, Garland, Chambers ve Jones’dan oluşan grubuna 1958 yılında Cannonball Adderley’i de ekleyen Davis, böylelikle 1958 yılında Milestones albümünü kaydettiği Miles Davis Sextet’i kurmuş oldu. Bu kayıttan hemen sonra, piyanoda Garland’ın yerini Bill Evans, davulda ise Jones’un yerini Jimmy Cobb aldı.

1958 yılının Temmuz ayında, Miles Davis yine Gil Evans’la birlikte, bu sefer de Gershwin’in klasikleşmiş müzikali Porgy and Bess’i kaydetti. Davis’in kariyerinde, Evans’ın etkisi ve önemi çok büyüktür. Hem Davis’in orkestrasyon bilgisini geliştirmesi, hem orkestrayla çalarken, küçük bir quartet ya da quintet’le çalarmışçasına rahat olabilmesini sağlayan Gil Evans, aynı zamanda Davis’in kendi topluluğuyla yaptığı deneyleri büyük ölçeğe taşımasına da yardımcı oluyordu. Davis, 1960’ların ortalarına kadar çeşitli aralıklarla Gil Evans’la ortaklaşa projeler gerçekleştirdi; her seferinde de yeni keşiflerini, bambaşka bir olgunluk seviyesinde ortaya çıkarmayı başardı.

Modal Jazz Denemeleri: Kind of Blue

1959 yılının Mart ve Nisan ayları, Davis’in jazz dünyasına kazandırdığı başka bir büyük yeniliğe tanık oldu: Kind of Blue. Altılısıyla çalışmalarına devam eden Davis, bu sefer modal jazzı keşfetmekteydi. Emprovizasyonlarını akor değişimlerinden çok modlara, nota dizilerine göre gerçekleştiren Davis, hem teorik, hem de pratik anlamda, jazzın seyrini değiştiren bir kayıt yaptı. Aynı zamanda iki milyonun üzerinde satan bu albüm, Davis’in kariyerindeki en popüler albüm olma özelliğini kazanırken, öte yandan da modern jazzın dönüm noktası eserlerinden biri olmuştu. Kind of Blue’nun satışları 2008 yılında dört milyona ulaşarak, albüm, dördüncü platinyumuyla ödüllendirildi.

Miles Davis

Miles Davis

Kind of Blue ile başlayan modal jazz araştırmalarını, bu sefer de Gil Evans’la ortak çalışarak, 1959 ve 1960 yıllarında kaydettiği Sketches of Spain ile sürdürdü. Davis, bu albümde Joaquin Rodrigo’nun popüler Concierto de Aranjuez’inden, Manuel de Falla’nın El Amor Brujo balesine, klasikleşmiş geleneksel İspanyol ezgilerini ve benzer mantıkta bestelenmiş özgün eserleri seslendirdi. Bu albüm de, yine modal jazzın önemli örneklerinden biri haline geldi; onun da ötesinde Davis ve Evans’a En İyi Jazz Performansı ve Beş Dakikadan Uzun En İyi Jazz Kompozisyonu dalında Grammy adaylığı getirirken, Beş Dakikadan Uzun En İyi Jazz Kompozisyonu dalında Grammy ödülünü kazanmalarını sağladı.

1961 yılında yeni bir stüdyo albümü kaydetmek için ekibiyle bir araya geldiğinde, Adderley topluluktan ayrılmış, Wynton Kelly, Bill Evans’ın yerine gelmiş, John Coltrane de kendi solo kariyerine başlamak için Davis’ten izin istemişti. Coltrane’in yerinin uzun süre doldurulamadığını söylersek yanlış olmaz elbette. Önce Sonny Stitt, sonra da Hank Mobley ile kendisine ve müziğine yeni fikirler katabilecek, cesur bir saksafoncu arayışlarını sürdüren Davis, bu müzisyeni ancak birkaç yıl sonra, yepyeni bir quintet’te bulacaktı.

1961 yılından sonra, Coltrane ile Davis’in dostluğu ve müzikal ortaklığı devam etti. Coltrane’in de çaldığı Someday My Prince Will Come albümü, 1962 yılında pop listelerinde yer aldı. Aynı yıl Miles Davis in Person’ı ve Gil Evans’ın yönettiği bir orkestrayla Carnegie Hall’da gerçekleştirdiği canlı kaydı yayınlayan Davis, Carnegie Hall konseriyle 1962 yılında En İyi Enstrumental Jazz Performansı dalında Grammy’e aday gösterilmişti. Davis ve Evans’ın son ortak çalışması, 1962 yılındaki Quiet Nights oldu. Albüm, 1964 yılına kadar yayınlanmamış olsa da, onlara yine En İyi Enstrumental Jazz Performansı dalında Grammy adaylığı getirdi. Hatta, 1996 yılında Columbia Records’ın yayınladığı Miles Davis & Gil Evans: The Complete Columbia Studio Recordings isimli 6-CD’lik  set ise En İyi Tarihsel Albüm dalında Grammy Ödülü’nü de kazandı.

1960’lar: Miles Davis’in İkinci Büyük Beşlisi

4

Miles Davis

1963 yılında, Miles Davis’le son topluluğunun üyeleri Wynton Kelly, Paul Chambers ve Jimmy Cobb ayrılmaya karar vermişti. Bunun üzerine, Davis hemen yeni bir topluluk kurdu ve George Coleman, Ron Carter, Victor Feldman ve Frank Butler ile birlikte 1963 yılının ilkbaharında bir albüm kaydetmeye başladı. İşte tam bu sırada Davis, Hancock’un Takin’ Off albümünü dinlemiş, onun tarzından son derece etkilenmişti. Henüz 17 yaşında olan davulcu Tony Williams aracılığıyla Hancock’la tanışan Miles Davis, bu iki müzisyeni iki hafta içerisinde topluluğuna kattı ve bu yeni ritim seksiyonuyla, yarıda kalan Seven Steps to Heaven albümünün kaydını tamamladılar. Bu albüm de 1963 yılında iki farklı kategoride Grammy Ödülü’ne aday olmuştu. 1963 yılındaki canlı kayıt Miles Davis in Europe ve 1964 kaydı My Funny Valentine da Miles Davis’in, Grammy Ödülü’ne aday olmuş albümleri arasında yerini aldı.

Miles Davis, John Coltrane, Red Garland, Paul Chambers ve Philly Joe Jones’la birlikte oluşturduğu ilk büyük beşlisinin dağılmasından yaklaşık beş yıl sonra, yine çok iyi bir jenerasyon yakalamış, post-bop döneminin en iyi topluluklarından birini oluşturmuştu. Ritim seksiyonu son derece genç olan bu topluluk, son derece dinamik ve esnekti. George Coleman’ın yanı sıra, Sam Rivers da dönem dönem toplulukta çalıyordu. Ancak, o dönemde yine kendisi gibi genç olan Wayne Shorter’ın tenor saksafonuyla ekibe katılması, ekibin daha da gelişmesine ve çok iyi bir birliktelik oluşturmasına kolaylık sağladı. Wayne Shorter, bir bakıma, Miles Davis’in Coltrane’den sonra bulduğu en yaratıcı, en özgün; hatta Miles Davis’i besteleriyle de en çok şaşırtabilen saksafoncu olmuştu.

Bu toplulukta, Hancock, Williams ve Carter, mevcut melodilerin ve armonilerin üzerine karmaşık bir ağ örerler, beklenmedik armonik ve ritmik yapılar kullanırlardı. Bebop’taki akor tabanlı yaklaşımın dışına artık tamamen çıkmışlar, Davis’in Kind of Blue’da başlattığı modal jazz denemelerini çok ilerletmişlerdi. Sağlam bir emprovizasyon kültürü oluşturmuşlardı ve tüm bunların yanında Miles Davis’in rahatça ve özgürce ifadelerini yansıtabilmesi için çok iyi bir altyapı sağlıyorlardı.

1968 yılına kadar, tüm ekip üyelerinin orijinal bestelerinden oluşan albümler kaydeden Miles Davis Quintet, bu dönemde E.S.P., Miles Smiles, Sorcerer, Nefertiti, Miles in the Sky ve Filles de Kilimanjaro albümlerini yayınladı ve iki kez de Grammy Ödülü’ne aday gösterildi. Davis, bu toplulukta liderliğini gerçekten çok ilerletmişti. Ekip üyelerinin bestecilik ve yorumculuk yeteneklerinin gelişmesi için onlara açık bir alan sunuyor, müziğin derinine inmeleri için onlara yol gösteriyordu.

Elektrik Açılımlar: Fusion

Miles in the Sky albümüyle birlikte topluluğun sound’u değişmeye başlamıştı; yavaş yavaş tamamen akustik bir sound’dan, daha elektronik, daha eklektik bir sound’a doğru yola çıkmaya başlamışlardı. Filles de Kilimanjaro albümünün son kayıtlarında Chick Corea, Herbie Hancock’ın yerine geçmiş, Dave Holland ise Ron Carter’ın boşluğunu doldurmayı başarmıştı. Davis’in Hancock, Joe Zawinul ve John McLaughlin’le 1969’da kaydettiği In a Silent Way, dört yıldan sonra müzisyenin pop listelerine dönmesini sağlamış ve bir de En İyi Jazz Performansı dalında Grammy adaylığı kazanmıştı.

Miles Davis

Miles Davis

Miles Davis, In a Silent Way’den sonra, topluluğunun sound’unu daha da değiştirmeye başladı. Artık çok daha geniş bir müzisyen kitlesiyle çalışıyor, birbirinden farklı enstrümantasyon yöntemleri deniyor ve kaydettiği albümlerdeki eserlerinin çoğunu kendi bestelemiyordu. Davis, yeni sound’uyla kendisini yıllardır ilgiyle takip eden jazz dinleyicilerinden çok, çok daha genç olan rock dinleyicilerine hitap etmeye başlamıştı. Özellikle 1970 yılında yayınlanan Bitches Brew albümü, bu değişimi net olarak göstermekteydi. Her ne kadar o dönemlerde bu albümün jazz olmadığını savunan müzik yorumcuları olsa da, Bitches Brew, hem En İyi Jazz Aranjmanı kategorisinde Grammy Ödülü’ne aday oldu, hem de En İyi Jazz Performansı dalında Grammy’i aldı.

Bu yıllarda, sound’unun değişmesiyle birlikte fusion fikrini jazz dünyasına yerleştiren Davis, artık eskisi kadar aktif değildi; o, liderlik görevini üstleniyor, hem müzik üretimi, hem de performans açısından kendisiyle birlikte çalan genç müzisyenleri ön plana koyuyordu. Bu dönemde A Tribute to Jack Johnson, Live-Evil, On the Corner ve In Concert albümlerini kaydetti. Bu albümlerde yer alan müzisyenler de daha sonra Davis’ten aldıkları ilhamlarla, dönemin en önemli fusion gruplarını kurdular ve yönettiler: Chick Corea, Return to Forever’ı kurdu; Wayne Shorter ve Joe Zawinul Weather Report’u McLaughlin ve Billy Cobham ise Mahavishnu Orchestra’da liderlik yaptılar.

1970’ler ve Sonrası

1970’ler, Davis için sağlık sorunlarıyla boğuşarak geçti. 1972’de bir araba kazası geçiren müzisyen, 1975’te albüm kayıtlarını bir süreliğine tamamen bıraktı. Bu dönemin ardından ilk kaydettiği albüm, The Man With the Horn (1980) olmuştu. Artık, sadece bir müzisyen değil, paparazzilerin bile özel hayatıyla ilgilendiği bir popüler kültür figürüydü. Bu yıllarda turnelere ağırlık verdi ve canlı kayıtlar gerçekleştirdi. We Want Miles (1982), bu kayıtlar arasında en çarpıcı olanlardan biriydi ve Davis’e En İyi Entrümantal Solo Performans dalında Grammy Ödülü’nü kazandırdı. Müzisyen, ayrıca bu dönemde Star People, Decoy ve You’re Under Arrest albümlerini de kaydetti, ancak bu albümler ciddi bir müzikal ya da finansal başarıya ulaşmadı.

30 yıl boyunca, Columbia Records ile çalışan Davis, 1986 yılında Warner Bros.’a transfer oldu ve kendisine dördüncü En İyi Jazz Performansı dalında Grammy Ödülü’nü kazandıran Tutu albümünü de kaydetti. Hatta, bu albümün 25. yılı olması dolayısıyla, İngiltere’nin ünlü Jazzwise dergisi, Miles Davis’le yapılan ancak şimdiye kadar hiç basılmayan bir röportajı yayınladı. Davis’in Columbia’yla kaydettiği bir sonraki albümü olan Aura’yla (1984) ise müzisyen, beşinci En İyi Enstrümantal Solo Jazz Performansı kategorisinde Grammy Ödülü’nü kazandı.

Miles Davis’in kariyerindeki en çarpıcı gelişmelerden biri, 1991 yılında Quincy Jones tarafından yönetilen bir orkestraya katılarak Montreux Jazz Festivali’nde, kendisi için 1950’lerde Gil Evans tarafından yazılan aranjmanları çalması oldu. Halbuki Miles Davis, bu zamana kadar kariyerinde hiçbir zaman geçmişe bakmamıştı. Bir anlamda, son zamanlarında, geçmişteki iyi dostluklarını, güzel zamanlarını, başarılarını, başarısızlıklarını; kısacası, müzik dolu, jazz dolu bir hayatı yad etmesi, bir anlamda şükranlarını sunmasıydı bu konser. Çünkü sadece birkaç ay sonra aramızdan ayrıldı Miles Davis. 65 yıllık hayatı boyunca, hem kişiliği, hem de müziği hep müzik çevrelerinde bir takım ihtilaflar yaratan, sürekli olarak kendinden söz ettiren ve gerçek anlamıyla jazz dünyasındaki birçok yeniliğe öncülük eden, çok özel bir müzisyen, çok özel bir insandı. Hatta, ölümünün ardından, rap sanatçısı Easy Mo Bee ile birlikte kaydettiği son stüdyo albümü Doo-Bop da 1992 yılında yayınlandı ve bu albümde yer alan Fantasy parçası, En İyi Enstrümantal Solo Jazz Performansı dalında Grammy’e aday oldu. 1993 yılında yayınlanan Miles & Quincy Live at Montreux ise, Davis’in yedinci ve son Grammy Ödülüydü.

Son Birkaç Söz

Miles Davis

Miles Davis

Miles Davis, hayatı boyunca, jazzı hep yeniden yaratmaya çalıştı ve 20. yüzyılda modern jazzın gidişatını en çok etkileyen toplulukları kurdu, müzisyenleri yetiştirdi. Bebop’tan post-bop’a geçişte, cool jazzın, modal jazzın ve fusionun oluşumunda başrolü üstlendi. Bir zamanlar sadece belli bir kitlenin dinlediği, belli bir zümreye ait olduğuna inanılan bu müzik türünü, elinden geldiği kadar toplumun geneline anlatmak, daha da popüler bir hale getirmek için uğraştı. Konserlerinde konuşmuyor, hatta zaman zaman karanlıkta, arkası seyircilere dönük bir şekilde, bir ayağı wah-wah pedalında, beyaz takım elbiseler içinde çalıyor; bu tavrıyla bile insanlarda bir merak uyandırıyordu.

Yarattığı tüm bu imajın ötesinde, her zaman için, insanın duygularına hitap eden, teknik açıdan patlamalar yaratmasa da, melodik açıdan çok büyük bir derinliğe sahip olan sololar çaldı, besteler yaptı. Miles Davis, belki de jazz tarihindeki gelmiş geçmiş en büyük mentordu. Miles Davis okulundan yetişen müzisyenler, hem bugün jazz dünyasındaki en büyük yenilikleri gerçekleştiriyorlar, hem de onun eklektik, yeniliklere sürekli açık olan geleneğini sürdürmeye devam ediyorlar.

Jazzın yine toplumdan uzaklaştığı, teorik kompleksliğin yoğunlaştığı, müziğin en saf halinden uzaklaşılmaya başlandığı günümüzde, Miles Davis’i hatırlamak, onun jazz adına yaptıklarını düşünmek, bizlere müziğin derinlerine inmemiz, karmaşıklaştırmak değil, basitleştirmemiz, müziğin ruhunu bulmaya çalışmamız gerektiğini gösterecektir…

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Temmuz 2011 tarihli 63. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar