Tuluğ Tırpan, geçtiğimiz ay yeni albümü My Blue Color’ı Lin Records etiketiyle yayınladı. My Blue Color, My Red Color ve My Green Color ile başlayan yolculuğun son durağı. Volkan Hürsever ve Ediz Hafızoğlu’nun da katılımıyla birlikte kayıtları İstanbul’da gerçekleştirilen bu yeni trio albümü, Tırpan’a göre, ‘şimdiye kadar açık ara yaptığı en iyi işlerden biri.’

Albümün çıkmasıyla birlikte, biz de düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz buluşmamızı, bir sonbahar sabahında Emirgan’da, Boğaz kıyısında gerçekleştirdik. Bana tüm açıklığıyla yeni albümünü, güncel projelerini, Türkiye’deki jazz dünyasıyla ilgili düşüncelerini anlattı; uzun uzun sohbet ettik. Tuluğ Tırpan, gerçekten çok değerli bir müzik ve sanat insanı. Onunla sohbet etmek, insanı sadece müzikle ilgili değil, dünyayla ilgili temel konular hakkında düşünmeye sevk ediyor.

My Blue Color, Tırpan’ın müzikal yolculuğu açısından önemli bir yapıt…

Birçok sanatçı gibi ben de zaman içinde fazla mainstream olmaya başladım; çalışımda ya da yazışımda insanların beğenebileceği bir kimlik olsun, diye düşünmeye başladım. Doğrusu, bu anlamda gerçek bir kaygım olmamıştı hiçbir zaman, ama jazz estetiği içinde insanların bazı beklentileri olabiliyor ve zaman zaman müzisyen olarak aklınızın bir köşesinde bu beklentiler yer ediyor. Bu albümde, içimdeki mainstream kaygıları bir kenara koyup, istedğim ve sevdiğim şekilde çaldım. Zaten bir hit albüm yapmak gibi bir derdim yok: mavi özgürlüğü temsil eden renktir, ben de My Blue Color’da tam anlamıyla, müzikal özgürlüğümü ilan ediyorum!

Çalarken de, kaydederken de sanatsal özgürlüğüme önem vermenin, çok doğru bir karar olduğunu gördüm. Gerçekten, inanarak bir şey çaldığında, çok daha iyi çalıyorsun; onu insanlarla paylaşırken çok daha fazla gurur duyuyorsun; geriye doğru dönüp baktığında da kişisel menkıbeni çok daha rahat bir şekilde takip edebiliyorsun. Kırklı yaşlarda böyle kaygılardan arınmaya başlıyor insan, bu albüm de benim bu alandaki kaygılarımdan arınmamın başlangıcı. Şimdiye kadar yaptığım açık ara en iyi işlerden biri. Neticede, seninle beraber o yolculuğa gelmek isteyen iki kişi daha buldun mu, yürüyüp gideceksin. Sonra isimsizsiniz, o yolculuksunuz zaten, eğer akabiliyorsanız beraber. Bence biz de akıp gittik, ilk notaları çaldığımızda, son notanın ne olacağını hiç bilmiyorduk. Çaldık sadece ve bıraktık kendimizi akışa…

Ayrıca, bu albümde ilk defa bir prodüktörle çalıştım. Yapımcımız, Eren Gümrükçüoğlu’ydu. Eren, benden yaşça çok genç, şu anda MİAM’da; modern müziği çok seviyor, Berklee’de jazz composing, film müziği ve performans dalında eğitim almış. Bu albümden önce de Eren’le çok iyi dosttuk, ama Eren’in dostluğumuzun ötesinde çok önemli bir özelliği var: Çok iyi dinliyor. Eren’le konuşmana çok gerek yok, o senin çalışını dinleyerek nereye gitmeye çalıştığını ve niye gidemediğini çok iyi anlıyor. Müdahale de etmiyor çok fazla, sadece biraz itiyor seni ve gitmek istediğin yere gidebilmen için doğru şekilde destek oluyor.

Stüdyo süreci her müzisyen için zordur, çünkü müzisyen, kariyerinin neresinde olursa olsun stüdyoya girmeden önce çok kırılgandır. Eğer kariyerinin başındaysa, o zaman başlarda olmanın korkusu vardır, kariyerinin ileriki dönemlerindeyse de, bu sefer, daha önce ortaya çıkardığı standardı yakalayamama korkusunu yaşar. Bu bağlamda Eren, işimi kolaylaştırmamın ötesinde, kendimle barışmamda çok önemli bir rol oynadı. Hatta ona, ‘Sen benim Manfred Eicher’imsin’ dedim. Ketih Jarrett’ın hayatında Manfred Eicher’in ne kadar önemli bir rolü varsa, Eren’in de benim hayatımda böyle bir rolü var.

Kısa süre önce, Ali Perret ve Romanyalı çok sevdiğim bir tenor saksafoncu olan Nikolas Simion’un da bestelerinin yer aldığı bir albüm daha kaydettik. Onun da prodüktörü Eren Gümrükçüoğlu olacak. Bu albümü de baharda yayınlamayı planlıyorum.

2

Tuluğ Tırpan

Albümün fikri anlamda gelişimini anlayabilmek için, hem Tırpan’ın sanatsal anlayışını, hem de yaşam tecrübesi sonucu oluşan duyarlılıklarını incelemek gerekli.

My Blue Color, diğer Tuluğ Tırpan kayıtlarına göre, içerik olarak farklı bir duyarlılık taşıyor: Albümün tamamı bir Balkan teması çerçevesinde gelişmiş. Trio, Jovano Jovanke, Ajde Jano ve Vec Odavno gibi üç Balkan türküsünü ve Eski Ev ve Tuluz Buluz isimli iki Tuluğ Tırpan bestesini yorumlamış.

Hayatta bazı şeylerin tesadüf olduğuna inanırım. Bunlardan biri de aynı üç müzisyenin sık sık birlikte çalması… Günümüzde, birçok müzisyen aynı zamanda çok farklı insanlarla çalıyor ve aynı insanlarla birlikte ancak senede 6-7 kez sahne alabiliyor. Şanslıyız ki, Ediz ve Volkan’la geçen sene çok çaldık. Yalnızca çalmak için, birbirimizi keşfetmek için çaldık. Çaldıkça da repertuar şekillenmeye başlıyor, çünkü birlikte çaldığın müzisyenlerin nereye gittiğini görüyorsun. Kafası çalışan bir müzisyensen zaten biraz da sen onların gittiği yere gitmeye başlıyorsun, onlar da seninle geliyor.

Trio müziğinin Hegel diyalektine benzeyen bir yapısı var. Sen bir tez sunuyorsun, diğer müzisyen bir antitez sunuyor, üçüncü müzisyen ise size bir sentezle geliyor. Eğer müziği bu üçlem içinde yaratabiliyorsan, o zaman tadına doyum olmuyor. Bizim beğendiğimiz Keith Jarrett Trio, Bill Evans Trio ya da Charlie Haden’ın triolarında bu oluşumu görüyoruz zaten. Egolar törpüleniyor, ortaya birlikte bir şeyler çıkarma endişesi kalıyor sadece.

Bizde de böyle bir durum oluştu. Henüz yolun çok başındayız, ama iyi bir yolda gittiğimizi de hissediyorum.

Ediz, Bulgaristan doğumlu. Dedesi önemli bir saz üstadı. Müziğe de bildiğim kadarıyla saz çalarak başlamış, sonra da o yörenin vurmalı çalgılarını çalmış ve birçok yöresel festivale katılmış. Ardından Türkiye’de de kariyerini devam ettirmiş ve bugün ülkenin en iyi davulcularından biri kuşkusuz.

Volkan da Kosovalı. Aynı şekilde bütün Kosovalılar gibi, beton gibi sağlam, hırçın bir insan. Bir kontrbasçıda olması gereken en önemli özellik, sağlamlığı. Bunu bana Ron Carter söylemişti. Bazı ağaçlar vardır, çok sağlamdır, gövdesine sarılamazsın. Fırtınalar kopar, etraflarındaki tüm yapılar yıkılır dağılır, ama o ağaçlar sağlam kalır. İşte biz de çalarken kopuyoruz, kaçıyoruz, uçuyoruz, ama Volkan ortada beton gibi duruyor. Biz de fırtınadan çıkıp onun çevresinde yeniden bir müzikal fikre sarılabiliyoruz. Eğer o da Miroslav Vitous’un zaman zaman yaptığı gibi başını alıp gitse, belki bir daha ortak müzikal fikir etrafında buluşamazsın, parçayı fade out ile bitirmek zorunda kalırsın.

Gülüyoruz… Tuluğ Tırpan’la buluşmaya giderken, arabada bir quintet kaydı dinliyordum. Kolay kolay bulamayacağınız bir enerjiyle çalıyorlar, ortaya çok güzel fikirler atıyorlardı. Sonra parça ilerledi, ilerledi ve fade out ile bitti. Daha bir saat önce fade out’un acısını yaşamış, yakalanan yüksek enerjinin kaçıp gidivermesini görüp sinirlenmiştim. O yüzden çok iyi anlıyordum Tırpan’ı…

Bu albümde, dağılıp giden Balkanlara karşı duyulan bir hüzün de var.

3

Tuluğ Tırpan

Ben, on yıl önceki Sırp katliamını bire bir yaşadım. Avusturya’da, Türk öğrenciler olarak, Bosna’daki vatandaşlara yiyecek, giyecek yardımı yaptık. Salzburg’da bir çadır şehir kuruldu, birçok arkadaşımız orada çalıştı. Sonuçta çok büyük bir acı duyduk. Arabayla 10 saatlik mesafede yaşanan bir katliamı oturup evlerimizde televizyonda seyrettik. Hepimiz seyrettik! Tüm dünya seyretti! Çok karanlık günlerdi…

Bu sene Sarajevo’daki Ramazan Festivali’nin açılış konserini seslendirdim, Mevlana Simyacı Senfonik Şiir eserim çalındı. O sırada Bosna’yı gezme imkanım oldu. Çok büyük bir katliam yapmışlar. Hala bomba izleri, kurşun izleri tüm şehirde görülüyor. Orada bizi gezdiren arkadaşımız “Her sabah bu travmayla uyanıyoruz” dedi. Kırk yıldır, tuzu bittiğinde senden tuz isteyen, yumurtası bittiğinde yumurta isteyen, işi olduğunda okuldan sonra çocuğunu sana gönderen komşun bir sabah uyanıyor ve silahını doğrultuyor. Ve hiç bir doğal kaynak yok. Bu kavga petrol için, bakır için, gümüş için değil. Tamamen etnik temizleme. Söyleyecek hiç bir kelime bulamıyorum; düşüncesi bile çok üzücü…

Mesela Jovano Jovanke’yi çalarken üçümüz de bunu hissettik. Bu eserlerin ne kadar yalın olduğunu ve kendi içinde ne kadar anlamlı bir hüzün barındırdığını görebilirsiniz. Bu albümde tüm bu duyguları yoğun olarak hissedebilirsin.

Ayrıca, benim yıllardır Balkanlardan gelen birçok müzisyenle yakın dostluklarım var. Uzun süre önce, Balkan Fever festivalinin açılış konserini Matilda Leko’yla birlikte çalmıştım. Müthiş bir bandimiz vardı, Hırvat bir kontrbasçı, Sırp bir davulcu, Bulgar bir trompetçi… Tam olarak Balkanları temsil ediyorduk.

Nikolas Simion ile de çok çalıştım, bana çok şey öğretti. Hatta bence dünyada yaşayan en büyük tenor saksafonculardan biridir Nikolas. Şu anda Köln’de yaşıyor, neoklasik akımının önde giden müzisyenlerinden biri. Bela Bartok’u, Gurtag’ı çok iyi bilir. Zaten Romanyalılarda hem jazz’a karşı önemli bir yetenek var, hem de kendi halk müziklerini çok iyi bilirler. Zaten Balkan jazzıyla o dönemden süregelen bir kardeşliğim vardır. En sevdiğim piyanistlerden biri de Zülfikarpasiç’tir.

Tabi My Blue Color’daki Balkan vurgusu, reklam edilen, plakatif bir şey değil, sadece albümün derinlerine işli.

Önemli bir trende dikkat çekmek gerekli bu noktada. Artık her bölge, kendi etnik müziğini, kendi yöresel duyarlılıklarını, jazz geleneğiyle birleştiriyor, jazz şemsiyesi altında yepyeni tadlar ortaya çıkmaya başlıyor.

4

Tuluğ Tırpan

Müzik endüstrisinin başında olanlar, “Küba’yı kuruttuk, hadi şimdi başka bir yeri kurutalım” diyorlar. Önce o bölgenin kulağa en hoş gelen, mainstream artistleri ortaya çıkıyor. Sonra daha derine iniyorlar, sonra bir tabaka daha aşağıya iniyorlar, biraz daha anlamlı bir şeyler ortaya çıkmaya başlıyor. O sırada da hem bunları bilen, hem de başka şeyler dinleyen bir jenerasyon oluşuyor. Ve o zaman da müzik çok daha derinleşiyor. İskandinavya da, Küba da, Brezilya da aynı şeyi yaşadı. Sıra Balkanlara ve Kafkaslara geldi. Balkanklar bizden daha ileride bu alanda, çünkü dünya jazz sahnesine çok daha entegreler, Tomazs Stanko’yla, Nikolas Simion’la… Şimdilerde Kafkaslarda da böyle bir güzellik görüyorum.

Yavaş yavaş jazz festivallerinde bir Balkan köşesi oluşacak; bizim de böyle bir köşe tutmamızda ciddi bir fayda görüyorum. Bizim mainstream çalan müzisyenlerimiz de iyi yerlere gelecek, ancak içinde olduğumuz, bize ait bir yerin olması bence çok önemli. Bu daireyi beslemek, bazı müzisyenleri buraya yönlendirmek önemli. Uluslararası arenada ancak bu şekilde gerçek anlamıyla var olabileceğimizi, bir ekol yaratabileceğimizi düşünüyorum.

Öte yandan günümüzde jazz’ın Türkler tarafından yorumlanmış şeklini yurtdışına taşıyan, uluslararası festivallerde konserler veren müzisyenlerimiz var. Bugün bir yerlere geldiğimizi düşünüyorum; Tuluğ Tırpan da bana katılıyor. Ancak hala önemli eksiklerimiz var.

Finans kaynağı çok önemli. Eğer senin yaptığın işe para akıtılıyorsa, o zaman işlerin devam eder. Ancak bu finans

Tuluğ Tırpan

Tuluğ Tırpan

kaynağın yoksa, o zaman sen de dükkanı kapatırsın, başka bir dükkan açarsın. Müzik de hep öyle gelişti. Eğer Kral II. Ludwig, Wagner için özel bir opera salonu inşa edip Wagner’e maaş bağlamasa, beş senede Parsifal’i yazamazdı! Kim beş senede böyle bir eser yazıyor?

Çok sevdiğim kompozisyon hocam Ivan Eröd, “Biliyor musun, birkaç müzisyen ne zaman bir araya gelse, her zaman paradan konuşur. Üç dört bankacı da bir araya gelince hep sanattan, müzikten konuşurlar. “derdi. Evet, bu böyle. Avrupa’da da bu böyle: Mozart saray bestecisi, Miles Davis de, “Ben bu müziği yapıyorum, çünkü Ferrarime benzin lazım” derdi.

Esasında ben film yapımcılığıyla albüm yapımcılığını birbirine çok benzetiyorum. Yönetmen bir filmi yapıyor, teslim ediyor. Ancak daha sonra o filmin tanıtımının yapılması, festivallere katılması, ödüller alması çok önemli. Albümlerin de benzer bir süreçten geçmesi gerekiyor.

Ancak popüler müziğimiz o yolculuğu yapamaz. Popüler müzik, bu topraklara ait fikirlerden oluşuyor, sadece Türkçe konuşan insanlara ulaşıyor. Ancak enstrümantal müziğin bütün dünyaya ulaşma şansı var; orada pazarlama kritik, doğru yerlere doğru albümleri yollamak, doğru zamanda doğru yerde bulunmak çok önemli.

Yeni jazzcı profili çok daha hırslı, giyimine kuşamına, albüm kapağına, radyo röportajlarına daha dikkat ediyor, popüler müzikle daha barışık.

Müziğin ‘business’ tarafında eksiklerimiz olabilir. Ancak genç müzisyenler çok kaliteli kayıtlar gerçekleştiriyor, yeni albümler yayınlıyor, yurtdışına açılmaya çalışıyorlar. Ve müziğimizin kalitesi de gittikçe artıyor…

Günümüzdeki genç jazz müzisyenlerini çok beğeniyorum. Ben ilk albümümü yaptığımda 30’lu yaşlarımdaydım ve bu zamanlamanın çok faydasını gördüm.

5

Tuluğ Tırpan

Ozan Musluoğlu’nun yeni çıkan My Best Friends Are Pianists albümünde ben de çaldım; mentorum, hocam, canım dostum Ali Perret de çaldı. Genç jenerasyondan birçok piyanist arkadaş da yer aldı. Albümün hepsini dinledim ve çok etkilendim. Herkesin bir öyküsü var ve herkes kendi öyküsünü, kendi üslubuyla anlatıyor. Mesela Uraz Kıvaner, Çağrı Sertel, Can Çankaya… Hepsi çok yetenekli, çok iyi piyanistler.

Biraz önce bahsettiğim, jazz festivalinde bir köşe yaratmak, kendi kimliğimizi yaratmak, bu kimliğimizle öne çıkmak konuları gündemde değil, ama daha dur! Şu anda çok iyi bir temel yaratıyorlar, müzikal yolculuklarının çok iyi yerindeler ve ortaya çok güzel işler çıkarıyorlar. Ortada bir ciddiyet, bir adanmışlık var. Zaman harcanmış o çalışlara, tuşelere, soundlara… Bunlar çok güzel şeyler. Beton gibi bir ritim seksiyonu vardı, her piyanistin dünyasına girip çıkabilien bir kontrabsçı ve davulcu (albümde Ferit Odman çalıyor)…. Bence şu anda Türk jazzı altın çağlarından birini yaşıyor.

Bu bir emek, bir iki yılda olacak bir şey değil. Onlarca yıl sürecek, uzun vadeli bir planlamayla gerçekleştirilecek bir gelenek yaratmamız gerekiyor. Bunun çok büyük olmasına gerek yok, ancak devamlılığın gücüne inanmalıyız. Önemli olan uzun vadeli düşünüp, bu bakışı korumak.

Bir ülkede müziğin gelişmesi için bazı öğelere ihtiyaç var: Müzisyen, yapımcı, dinleyici, eğitim kurumları, ve jazz çalınan mekanlar… Müzisyenlere, yapımcılara, eğitim kurumlarına değindik, bir de dinleyicilere değinelim.

Jazz, şehir kültürünün bir parçası. Şehir kültürü de, metrosuyla, şehirciliğiyle, kütüphanesiyle, sosyal ortamların oluşmasıyla, vergisiyle gelişiyor. Jazz da şehir kültürünün bir parçası olunca, Türkiye’deki jazz dinleyicisinin gelişimi için, şehirciliğin de gelişmesi gerekli. Ben Viyana’da yaşarken, çok jazz dinliyordum. Çünkü evimin hemen önünden, Taubstumengasse’den metroya biniyor, üç durak gidip Porgy & Bess’e gidiyordum. Niye gitmeyeyim, evimde mi oturayım? Haftada beş, altı konser izliyordum.

Canlı müzik dinlemek bir sosyalleşmedir, bu sosyalleşmeyi desteklemek için de insanlara imkan vermek gerekir. Türkiye’de de şehircilik geliştikçe, ulaşım, lojistik gibi konular daha da rahatladıkça jazz’a olan ilgi artacak.

My Blue Color projesini canlı dinlemek, eminim çok heyecan verici olacak.

Önümüzdeki yıl, Viyana’da Porgy & Bess’te çalacağız. Oraya kadar gitmişken Graz ve Salzburg’da çalarız büyük ihtimalle. Avusturya’da beş, altı konserlik bir turne olur. Bükreş Jazz Festivali’ne gitme ihtimalimiz yüksek. Onun dışında da yine Türkiye’de hem İstanbul’da, hem de diğer illerde çalarız. 30 Haziran’da Kuşadası Jazz Festivali’ne çıkacağız. Albümün prezentasyonu da Şubat ya da Mart ayında Borusan’da olacak.

Müzisyen, son zamanlarda jazz piyanistleri arasından Vijay Iyer, Gerald Clayton, Jason Lindner, Robert Glasper ve Richie Beirach’ı dinliyor. Trilok Gurtu’yla olan dostluğunun da, onun için ayrı bir yeri var.

Trilok Gurtu benim için çok önemli bir kaynak. Onunla her buluşmam, her görüşmem, benim için yeni bir aydınlanma. Bu açıdan hayatımın en mutlu yıllarını yaşıyorum diyebilirim. Geçtiğimiz günlerde, Hamburg’da onun evinde bir kayıt süreci yaşadık, sabah 10’dan akşam 10’a kadar beraberdik.

Birlikte, Miles Davis’e ithafen yaptığı Trumpets albümünü kaydettik. Albümde, iki parçayı Nils Peter Molvaer, iki parçayı Ibrahim Maalouf, iki parçayı da Paolo Fresu çalıyor. Bir parçada benim tavsiye ettiğim Hasan Kaldırım yer alıyor, çok orijinal… Bir parçada Hintli bir trompetçi çalıyor, bir parçada Amerikalı. Bir parçada da Hamburg Filarmoni Orkestrası’nın baş trompetçisi, Matthias Höfs yer alıyor.

Trilok’u gözlemlemek benim için bir okul adeta. Nasıl ‘over the bars’ çalıyor, nasıl 16 ölçü düşünüyor… Bir notayı çalarken orada, o anı sonuna kadar yaşıyor, her notanın hakkını veriyor. Her şey çok önemli onun için. Her seferinde, sanki bu son çalışıymış gibi çalıyor. Bu çok alışılmadık bir adanmışlık ve konsantrasyon.

‘Anın içinde olmak’ fikri, birçok Doğu felsefesinin en önemli öğelerinden biri. Kendimizin, hayatın, dünyanın farkında olmak, bu farkındalığı artırmak için çabalamak.  Geçmişin ya da geleceğin endişesinden arınmak, yaşanan zamanın içinde yüzde yüz olmak… Ve bir kez daha konunun, müziğin teknik detaylarından, insan olmanın temellerine gelmesi kaçınılmaz oldu Tırpan’la bu sohbetimizde.

My Blue Color, Tırpan’ın duygu ve düşüncelerini, tüm dürüstlüğüyle notalara döktüğü bir yapıt. En basit tanımıyla, dünyayla ilgili söyleyecekleri olan bir müzisyenin, düşüncelerini, kendine has üslubuyla müzikal anlamda yansıtması. Volkan Hürsever ve Ediz Hafızoğlu’yla birlikte çıktığı müzikal yolculuğun, ilk durağı…

Ben de bu yolculuğun devamını izlemeyi, Tuluğ Tırpan’la Emirgan’da gerçekleştireceğimiz bir sonraki sohbetimizi dört gözle bekliyorum.

Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ocak 2013 tarihli 68. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar